Khaneh siah ast

Khaneh siah ast

Allah’ım beni yarattığın için sana şükrediyorum. Annemi, babamı yarattığın için sana şükrediyorum. Akan suları ve meyve veren ağaçları yarattığın için sana şükrediyorum. Bana çalışabileceğim eller verdiğin için sana şükrediyorum. Dünyanın mucizelerini görecek gözler verdiğin için sana şükrediyorum. Güzel melodileri dinleyeceğim kulaklar verdiğin için sana şükrediyorum. İstediğim yere gidebileceğim ayaklar verdiğin için sana şükrediyorum.

Bazen, sanatlarına çok dahil olamasak da yeteneklerini reddedemediğimiz insanlarla, isimlerle karşılaşırız. Söyleyip ruhumu kurtarayım: ben karşılaşıyorum. Ortada nefret ya aşk olmasa da, sinemasını, müziğini, edebiyatını benden bir parça sayamadığım nice isim geliyor aklıma. Böyle durumlarda konumumu netleştiremiyor, duracağım yeri belirleyemiyor, sabitleştiremiyorum. Bu seçiçi geçirgen algı içre faşistik bir sevimsizlik göveriyor, utanır oluyorum. La mort dans l’âme.

Yakın zamanda, alkolün ve müziğin edebiyat ve özellikle şiir sohbetini harladığı, yorgunluğun gevezelik, boşboğazlık ve bilgiçlikle birleşip bedenime nüfuz ettiği ve oradan da dilime ulaştığı hafta içi bir gün, Tezer Özlü ve Füruğ ile ilgili söylediklerimi anımsadıkça kızarır, tebaama gücenir oluyorum. Çünkü eserlerine çok dahil olamadığım ve meyvelerinden nasibimi alamadığım ama bir yandan da anlamak, algılamak namına pek mesai harcamadığım yazarların, şairlerin, yönetmenlerin isimlerinin üstünü bir anlık hiddetle çizmelerimi, mesnetsiz bir kıyasla sanatları hakkında laf-ı güzaf kabilinden fikir beyan etmelerimi sevmiyorum. Galiba karakterin beğenmeye, takdir etmeye tam olarak açık olamayan bir yanı var; asla onarılmayacak bir araz gibi. Orada öyle kesin, net, bütünlüklü bir varlık ama içi, özü, çekirdeği çürük: mızrağı kırık şövalyeler gibi eleştiriyoruz. Hasletlerine erişemediklerimizi bize, kendimize benzetme savaşımız tarih kadar eski. İnsanın rengini, tarafını, kutbunu belirleyen de inşasındaki bu tilki delikleri sanırım.

Füruğ’nun şiirini kucaklamamı engelleyen ben, sinemasını başımın üzerine koymama, iyi ki, engel olmuyor. İkinci kez izlemekten pişmanlık duymadığım ‘Ev karadır‘, dokümanter yanı ağır basan neredeyse bir film noir. Türe hiçbir şekilde dahil olmayan ama türün tüm kaotikliğini taşıyan, Buñuel’in ‘bütünüyle üstgerçekçi tek film’ olarak  anılan Un Chien Andalou‘sunun  ‘usturalı’ açılışına benzer bir girizgâh ile izleyicisinin mil çekilmiş gözlerinde şimşek misali patlayan bir film. Josef Koudelka’nın Village Idiot’una andıran keyifli ve mağrur anları birarada içeren. Öyle ki empatiyi ve vicdanı aynı ringde karşı karşıya getirdiği anlarda adeta evrensel bir yaraya dönüşüyor. Tod Browning’in 1932 yapımı sansasyonel Freaks‘i bile perifer vizyonumuza (ki amacı bu iken) böyle ürkütücü bedenler, yüzler, dokular göstermedi derim ve haksız sayılmam umarım.

Khaneh siah ast2

– Bize anne ve baba verdiği için Allah’a neden şükretmeliyiz?
– Bilmiyorum, annem ve babam yok.

Kara veba. Lepra. Hansen hastalığı. Miskin hastalığı. İlletin diğer adları. Yanmış gibi duran eller, dudaklar, yanaklar. Ayaklar sanki mayına basmış, kollar yamuk, gözler farklı yönlere bakıyor, iniltiler sancılı. Bir çirkinlik gettosu. Sarkık insan derisi ve yerinden fırlamış tırnaklar. Kimliksiz tenleri dağlamış, ciğerlere işlemiş, duyuları yarım bırakmış, insan elbisesine dair her şeyi darmadağın etmiş ama kalbi ele geçirememiş bir düşman: cüzzam. Bildirimi zor, tedavisi ise filmin çekildiği zaman için bir mucize olan hastalığa karşı cehennemin en dibinden cenneti düşleyen, yakaran, şükreden, parçalanmamak için direnen insan. İşte burada Füruğ’nun anlatısı medikal bir desteğin, tıbbî bir tanının ya da tedavinin değil içgörüden filizlenen felsefî bir çemberin üzerini çiziyor. Şiirlerini okurken sesleri olmayanlara ses, gözleri olmayanlara göz oluyor. İnsan üzerinden topluma taşlama, toplum üzerinden insana rücu. Hastalığın yok ettiği organlara, amorf bedenlere, deforme kaslara çıplak elle korkusuzca dokunuyor. Yine de kılıfın çirkinliğinin ve yüzüne bakılmazlığının, insanın insan olma faziletinin yanında ne denli kof kaldığının resmini yaparken gönderme dedektörlerini kapatmıyor, dönemin İran’ına çala kamçı girişiyor.  Katlanılmaz acılar içerisindeki bedenleri ahiretten önce dünyada huzura kavuşturması gerektiğini biliyor. Onlara kol kanat geriyor, onları ötelemiyor, ötekileştirmiyor, unutmuyor. Aklımıza yeni yollar açıyor. Terentius hümanitarizmin en bilinen mottosunu iki milenyum önce söylemişti: Homo sum, humani nil a me alienum puto. (İnsanım ve insanî olan hiçbir şey bana yabancı değil”). Adorno,  karşı çıkmıştı: Humanism is the ideology of dehumanization (“Hümanizm insansızlaşmanın ideolojisidir”). Belki de bu ikisi arasında dengeyi yitirmemek adına tampon bir reaksiyon geliştiriyoruz. O bize deneyimlemediğimiz müddetçe anlayamadığımız, anlayamadığımız için anlamlandıramadığımız türlü insan halleri içerisinden en ağırını, muhtaçlığı gösteriyor. Fırlatılanı, yaşama ait ara bir renk olarak kalanı. Dermanımıza sorular soruyor.

– Bana dört tane güzel şey söyle.
– Ay, güneş, çiçekler, oyun.

Sokaktan geçerken gördüğümüz, iyi bakmadığımız için unuttuğumuz, unuttuğumuz için de her gün yeniden tanıştığımız vicdanımıza kurulmuş bir tuzak. Total çirkinliğe bir yerinden müdahil olmalarımızın, cesaretsizliğimizden cüret edememelerimizin, sahip olduklarımızla yetinmemelerimizin, kazandıkça daha çok isteyip kaybettikçe daha çekilmez olmalarımızın üzerine yürüyor. İncelikli ama incitici, sepya tonlarda ama göz alıcı bir yağmur: şiddetleniyor.

– Bana üç çirkin şey söyle.
– Eller, ayaklar, baş.

“Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyordum: Evin bütün odalarını yalın ayak dolaşmak zorundaydım sanki.” der başyapıtı Bûf-i Kûr’un bir yerinde Sâdık Hidâyet.. Zaten Sâdık  Hidâyet kitapları biraz yalnızlıkla biter. Yazarın yalnızlığının bittiği yerde, bizimki başlar. Kapatılamayan o son sayfa ile gözlerimiz  arasındaki mesafe, nihai postürümüzü belirler. Se katre hûn (Üç Damla Kan) Goceste Doj ile nihayete erdiğinde, kim Heştun’du kim Rûşenek, artık hatırlamaz oluruz. Madde ile manâ, ruh ile beden, gerçek ile hayâl karışmış ve doğru ile yanlış barışmıştır. Sansürlere, yasaklara, aforozlara göğüs geren, insanın ipliğini pazara çıkaran “Doğu’nun Kafka’sı”ndan sonra İran edebiyatı, şiirde ölçünün ve ritmin reddedilerek terk edildiği ‘yeni’ bir akımın ve onun temsilcilerinin ellerinde yeşerecektir: Khaneh siah ast (aka. The House is Black), Sohrab Sepehri ile birlikte dönemi domine eden en önemli isim sayılan Forough Farrokhzad’ın çektiği ilk ve tek filmdir. İnsan olmanın bulanık, sisli yanlarını oyan ses, kamerasını Tebriz’e, orada bir bakımevine, o evde yoksulluğun, olanaksızlığın, hastalığın kalbine çevirecek, kendi sesinden şiirlerine ve İbrahim Gülistan’ın dış ses katkılarına rağmen ortaya kor karanlık, hiç umut içermeyen bir eser çıkaracaktır.

Grafik şiddetten çok daha sarsıcı.

– İçinde ‘ev’ geçen bir cümle yaz.
– Ev karadır.”

İyi seyirler.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir