Kayıp Zamanın İzinde; Oslo, 31. august

 

“ve yemin ederim ki silahım ve hatıralarım yok”

                                                                      Nirvana – Come as You Are

İlk filmi Reprise ile dikkatleri üzerine çeken, 2007’de olduğu gibi bu yıl da İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde Altın Lale’ye uzanan Norveçli genç yönetmen Joachim Trier, ikinci filminde de -yine ilk filmde olduğu gibi- aynı yerlere bakarken, zaman ve mekan içi sularda gezinen alegorisini hiç bozmayarak, üstelik bir roman uyarlaması yardımı ile “Oslo, 31. august ”ta yaz aylarının Oslo’yu terk edişi metaforu üzerinden Philip’ in yaklaşık bir gününü ve görünümünü izleyiciye aktarmış.

1963 yılında Louis Mallet’ nin beyazperdeye aktardığı Pierre Drieu La Rochelle’ nin La Feu Follet kitabından uyarlanan “Oslo, 31. August” aslında Mallet gibi stilini günün sinema konjektüründen almakta. İki filmin birbirinin kopyası olduğunu söylemek güç fakat arasındaki benzerliklerden en büyüğü, Trier’ nin Mallet gibi kitabı ya da senaryosunu bir atmosfere konuşlandırırkenki ortak alegorileri denilebilir. Üstelik Mallet’ nin protagonisti Alain ile Trier’ in Philip’ i de birbirini tamamlayan cinste karakterler. İkisi de içinde bulunduğu durumu iğreti bir tatminsizlik olarak görmekte ve çözümünü kendini çevresindeki insanların yerine koyarak bulmaya çalışan, normalize  olmaya yaklaşmış tipolojiler.

Fakat 2012’ den, yani bugünden bakınca, Oslo, 31. august, birçok açıdan daha evvel eşine az raslanır temel parçalara sahip. En başta da sinemada ‘sahte hareket’ in devamlılığı konusunda izleyicisini farkında olmadan düşündürtebiliyor. Bugüne kadar birçok teorisyeni birden çok kutba çeken, belki de bu bölünmeler ile sinemaya yeni bakış açıları getiren bir sorunsalı, kendi nezdinde, günün kuralları içersinde başka bir boyuta taşıyabilmiş bir film.  En temelde, izleyici ile peliküle yansıyan üretim arasındaki organik bağı kurmak konusunda birçok fikir ve yanılgı varken, bir günü epizotlara bu denli cesur ayırabilmek hayranlık uyandıran bir şey. Ki izleyicinin idealize ettiği o filmlerdeki dünya aslında realiteden uzaklaşıp, ulaşılmaz oldukça mı sinemaya iyi gelir?  yoksa “sokaktakileri” tıpatıp anlatmak sinemanın kuralı haline gelmiş midir? gibi basit sorular ile eğer izleyicinin gerçek olmadığını bildiği bu sanat formuna (yani sinema) bu iki soruyu sormamızın gerektiği günümüz bağımsız sinemasında, özellikle Badiou’ nun (aslında Hegel’ci bi yaklaşım olsa da) yazdıklarıyla (*Başka bir Estetik: Metis Yayınları) bakarsak görürüz ki, sinema aslında gerçeklikten ne kadar çalabiliyorsa o kadar işlevsel bir mesele haline geliyor. Ama asıl Hegel estetiğinin temeli olarak, sinemayı felsefenin bir sorgulama nesnesi olarak öldürmeye yeltendiğimiz yine şu günlerde özellikle mekan ve zaman olarak aynı potada eriyebilen filmler, sadece tine ait olan güzelin bir yansıması olabiliyorsa anca Oslo, 31. august  gibi izleyicide iz bırakabiliyor. Ve Trier’ nin bu son filmi bu hafıza-duygu-hareket algısıyla olayın üstesinden rahatlıkla gelebilmiş diyebiliriz. (Steve McQueen’ in Shame ya da  Andrea Arnold’ un Fishtank filmleri gibi)

“Hayat Aşk ile aramızda geçenlerin bir yansımasıdır”

Aslında filmi irdelerken tam olarak karşımıza çıkacak şey bu tatmin duygusu oluyor. Kameranın izleyicinin gözlerinin içine doğru yüz seksen derece döndürüldüğünü farz edersek, izleyici için de baş karakterimiz Philip’ için de sıradan sayılan o yazın son günü, filmdeki arayışla beraber tam da Proust’ u Proust yapan bu delikten geçiyor. Çocuklu çiftler monoton, tekrar bir arada olanlar vicdanen noksan, kavuşamayanlar mutsuz. Evet olan biten bireysel görünüyor fakat aslında uçuşan tüm göstergeler hikayeyi yalnızca bireyselleştirmekte bu filmde. Yani gerçek ile bağı duyumsallaştırmayı kolaylaştırıyor. Böyle bir yaratıyı, bir sinematografi haline getirmek noktasında ise Trier’ nin teknik yeterliliği baş köşeye asılmalı. Ki önce filmin başındaki Oslo anıları ile aslında yönetmenimiz Trier’ nin kendi gelişmiş toplumu ile arasındaki nostaljik bağ olsa da  bir takım hesaplaşmalar ortaya çıkıyor ve ardından Philip bir Oslo topografyası haline geldikçe, yönetmenin gerçeklik ile kurduğu ilişki de sağlamlaşıyor. Philip etrafına bakıyor, eski arkadaşlarıyla hesaplaşıyor, insanları dinliyor. (örneğin cafedeki sahnenin Mallet’ nin filmine saygı duruşu olarak ne kadar müthiş bir sahne olduğunu anlat anlat bitiremeyiz. Ya da eski sevgilisiyle balkonda oturduklarındaki konuşma sahnesinin..)

Teknik yanı bir kenara bırakırsak ise, Philip asla yerinde olmak istemediğimiz görkemli kaybedişiyle bir şeylere tutunmaya çalışmaya, kendini dolaylayacak üçüncü şeylerden artık yakayı sıyırmayı denemeye, bir zamanlar melankolinin onu öldürdüğünü fark edip, Trier gibi nostalji ile nereden başlayacağını bilemeden arayışlarına devam ediyor. Hatta belki de filmin başındaki intihar bile bu arayışların bir tezahürü olarak ortaya çıkan kötü bir çözüm sayılabilinir. Fakat protagonistin arayışı yine de asıl mesele. Çünkü Philip öğrenmeyi de çoktan bırakmıştır. Üstelik karakterimiz belki de taşıdığı ağır öğretileri arasında en önemli olarak bir aşktan ötekine geçerken yasasını bellekte değil unutmada; imgelemede değil duyarlılıkta bulması gerektiğini de unutmuştur. Bunu da Johanne ile başlamakta olan ilişkisinden geçerken seziyoruz.

BELLEĞİN KENDİNİ ARAMASI

Oslo, 31. august ”a neresinden bakarsanız bakın, tüm işaretlerinin deneyimler halinde olduğunu ve bu deneyimlerin nezdinde yayılan göstergeleri algılayabilirsiniz. Çünkü film, izleyicisine bildiği yerden,  kendisinden başladığı bir yol haritasıyla, en iyi bildiği sokaklarını, yanında olmasını istediği kadınını yahut  piyanoda çalmayı sevdiği parçasını geçmiş andan farklılığı ve anın yinelemesiyle vaat etmiş. Burdaki en önemli kanıtı da, filmin henüz başındaki Philip’ in Thomas ile diyalogları. Tüm olacakların indeksini çıkartırcasına geçen uzun iki diyalog aynı zamanda konuştukları planda “bazı geceler hiçbir yere çıkmadan video oyunu oynuyoruz” demesi ve akşam  partide olmamaları da izleyicisini perdeden birkaç saniye uzaklaştırıp, tekrar kendi deneyimlerine, izleyici olarak bireyselliğine götüren nüanslardan. Buradan varılan yoldaki son durak ise final sahnesinde, Philip’ in yatağa uzandığı anın ardından onun geçtiği tüm yerleri tekrar boş görüşümüz. Trier burada da mekanları, şehirleri dolduranın kim olduğunu ve bütün film hissettirdiği boşluğu yalnız izleyicisine sorgulatmaya çalışmış ve hayli başarılı olmuştur.

Bu bulguların yanında, senaryodaki göstergelerin birbirine bağlanıp, Philip’ i götürdüğü istikamete yoğunlaştığımızda ise yönetmenimizin kendisini tekrardan belli ettiğini, uzay atmosferi yarattığı iç sesleri ile o karanlığı tam bir sessizlik halini, Philip’ in uykusuzluğunu, özlemini yani değişen Oslo’ya karşı kaotikliğini  ne kadar doğru anekdotlarla verdiğini seziyoruz. Joachim Trier bunları ilk filmi Reprise’ ta da yapmıştı. Yani ilk filmdeki Philip’ de (evet ilk filmde de müthiş oyuncu Anders Danielsen Lie’ nin ismi yine Philip idi)  bu filmdeki Philip’ten bir şeyler bularak belki de Trier’ nin Tsai Ming Liang vari author sinemasını tanımlamış da sayılabilinir.

Kısacası duyguları konusunda bu kadar bulanık bir karakterin, bariz anlarında dahi, belli bir şey bilmeden, taşıdığı hislerini izleyicisinin arayışları ile harmanlayarak, onunla benzeşerek ama yaklaşmadan film formu haline getirmesi harkulade bir deneyim olmuş. Üstelik filmin finali de yarattığı atmosferin hakkını kat kat fazlasıyla vermiş.

Not; “Yine de Ayşen’e teşekkürler”

Author: Onur Yener

Share This Post On

1 Comment

  1. admin admin karakterin adı anders canım admin

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir