Kamera Obskura

“İyi bir yazar, merhametsizdir.”
William Faulkner

Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: “Klişe hep kötü müdür?”

*

Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı”nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar zamanı olan biriyseniz, sıkı bir dostun tavsiyesiyle okunacak sıkı bir kitap zihninizde derin izler bırakıp hayatınızla ilgili kararlar almanızda etkili telkinlerde bulunabilir. Şimdi kalkıp uzun uzadıya bir kitabı iyi yapan unsurlardan bahsedecek değilim, hele hele ‘sürükleyici’ tabiriyle tanıştığı günden beri arası limoni (sürüklemeyen okunur mu ki?) olan biri olduğumdan, direkt geçiyorum. Ne diyordum.. Sebastian Knight. Yani Vladimir Nabokov. Onunla tanışmama ön ayak olan herkese bir de buradan teşekkür ediyorum.

Bu şekilde girmiş olsam da, bahsetmek istediğim bir başka Nabokov eseri olan ‘Kamera Obskura’. Türkçe’ye İletişim Yayınları’ndan ilk kez 1993’te “Karanlıkta Kahkaha” adıyla çevrilen kitabın Rusça isminin kökeninden bahsetmek isterim: Camera obscura;  ‘karanlık oda’. Çok kurcalamazsak fotoğraf makinesinin, fotoğrafın ortaya çıkış nedeni. Güneşli bir günde tamamen karanlık bir odanın içinde güneş ışığının sızmasına müsaade edecek kadar küçük bir delik açıldığında dış dünyanın tüm imgelerini serbest bırakan bir sistem. Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde yansıttığının farkına varıp, çok küçük bir delikten geçen ışığın yarattığı ters görüntüyü yazılarına kaydeden ilk kişi: Sene M.Ö. 5. yy.  Sonra, Metis Yayınları’ndan 2005’te çıkmış  “İmgenin Pornografisi” isimli ulu eserinde Zeynep Sayın’ın dediğine de değinmeden geçemiyorum: “Camera obscura imgeyi bakışa açılan ve gözü edilgenleştiren bir pencereye dönüştürürken görülen imgenin ardında yatan görünmeyen gerçeğini bilerek ihmal etmiş, görünenle görünmeyeni bile isteye eşitlemiştir“. Mevcut ifadesiyle Sayın, önce sürrealizm’e, oradan da tümden algılara hitap eden şiirsel sanatın diplere sinmiş güçlü kökenine bizi bir kez daha indirmiş olsun, ve bu uzun, bitecek gibi durmayan sıkıcı girizgâhtan sonra, kitaptan bahsedebileyim.

Kamera Obskura“, Karanlıkta Kahkaha’nın ilk kez 1932’de Rusça yayımlanmış adı. Yazarı tarafından İngilizce’ye çevrilip 1960’da yeniden gözden geçirilen bu sade ama sarsıcı başyapıtta Nabokov, belki de  en fenasına Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nda tanıklık ettiğim hikâye anlatıcılığını yine yüze tokat ediyor. Elbette, bir Berlin dönemi romanı. Hatta anlatıcısı ilk cümleden kartlarını açık oynuyor ve şöyle diyor:

Bir zamanlar, Almanya’nın Berlin ketinde Albinus adında bir adam yaşardı. Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terk etti; sevdi sevilmedi ve yaşamı felaketle son buldu.

Öykünün hepsi bu kadar. Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alıp kâr elde edebileceğimizi bilmeseydik. Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.

Kuşkusuz, Nabokov çok büyük bir yazar.

Saydam Şeyler” (Transparent Things)’de, İngilizce ana dili olmamasına rağmen, silme deyim ve ‘lokal ağız” (vernacular) kullanarak çevirmenlerimizi hayli uğraştırmış bir dil ve anlatı gurusu. Kaba tabirle klasik,  alışılagelmiş herhangi bir durumdan birini, kendisine has öyle şık bir ambalajla sunuyor ki bir okur olarak  hayretlere düşmek ve sevinç nidaları atmak kalıyor size. Albinus adındaki orta yaşlı entelektüelin, aşkından öldüğü Margot için o monoton ama şahane hayatını mahvedişine anbean tanıklık ederken, Nabokov’un burjuva evliliğini yerin dibine sokarkenki  karanlık kahkahalarını duyabiliyorsunuz. Lolita ile edebiyat ve sinemada çığır açan yazar burada, sanat çevresinde alaycılığı ile ün yapmış bohem ressam Rex ile, Albinus ve Margot’u buluşturuyor. Albinus’un eşi Elisabeth, kayınbiraderi Paul, seçkin sanat camiasından müstehzî isimler (Rex’in, “Tolstoy’u okunuz mu?” diyerek iğnelediği Dorianna Karenina gibi) ve Nabokov’un herhangi biri başyapıt olan eserlerinden birinde yer bulmakla şereflendirilmiş sıradan hayatlar. Özgürlük arayışlarına masumiyetlerini kaybederek başlayan yıkılmaz görünümlü korkak sersem Albinus’la, dünyaya gözlerini açtığı ândan itibaren itilmiş olan ezik sömürgen Margot’un romanı. Pınar Kür’ün pek sevemesem de incelikli bulduğum çevirisiyle.

Acınası, üzülünesi durumlardan trajediler ve dramlar türetilebildiğini elbette biliyoruz; bize ironiler, gülünç yalnızlıklar ve hüngür hüngür kahkahalar sunacak bir yazarsa her zaman çıkmıyor. Fakat şimdi orada. Karanlıkta. Sinir bozan bir kahkaha biçiminde; Lolita’nın ayak sesi.

“Ve dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz bir duygu yoktur.”

Herkese iyi okumalar.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

2 Comments

  1. Karanlıkta Kahkaha’yı bir sahafta bulunca keşfetmiştim ben de Nabokov’u, ondan önce Lolita’nın yazarı diye bildiğim, nedense pek de ilgilenmediğim bir yazardı. Ama şimdi başucu yazarlarımdan biri. Son olarak, İletişim Yayınları’nın ocak ayında bir Nabokov sürprizi yapacağını da ekleyeyim.

  2. Nabokov’un romanı basit bir melodram gibi başlayıp incelikli bir romana dönüşüyor. Özellikle Albinus’un yaşamımın son evresinde yaşadığı körlük ve beraberinde gelişen intikam duygusu, usta işi bir anlatıcı tarafından okuyucuya servis ediliyor. Ne yalan söylemeli; roman evvela harcıalem, sıradan bir konu etrafında gelişecek izlenimi veriyor okura. Sonradan, müthiş bir okuma hazzı bırakıyor üstümüzde

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir