Kadın, Yazar, Derviş, Anne: Elif Şafak

Elif Şafak ismi son aylarda olduğundan da fazlaca kulağa çalınan bir isim haline gelmişken durup da “Elif Şafak kimdir abi?” diye soran, “Ben Elif’in ciğerini bilirdim de peh, çok değişti canım. Eskisi gibi değil.” diyen veya “Zaman Gazetesi’nde yazıyordu işte, olsa olsa ne olur ki ondan.” şeklinde kızan insanlar vardır tabi ki. İşbu yazı ise tüm bu insanları kucaklaması ve Tramvay Durağı’na [aşırı] gecikmiş merhabam olması dileğiyle yazılıyor efem.

Elif Şafak’a baktığımızda üç aşağı beş yukarı gördüklerimiz şunlar: Issızlık, soğukluk, dinginlik, muğlaklık. Kapalı bir kutu gibi. Hakkında pek az şey biliyoruz. Çocukluğunu dünyanın değişik ülkelerinde geçirmek zorunda kalmış bir kız çocuğu, en yakın arkadaşı kitaplar, kitapların dünyasında o kadar kayboluyor ki gözlem yeteneği çok gelişkin, insanlardan uzak, hayal dünyasına yakın.. Gençliğinde haşin, bilinmezlikler dolu, kapalıkapalıkapalı, çok fazla sorgulayan, çok az cevap bulabilen biri iken Mesnevi’ye saran, lahana gibi kat kat giyinip, siyah ve gri renklerden vazgeçmeyen genç kadın yazar. Dinci basına yakınlığıyla bilinen Eyüp Can ile yapılan bir evlilik, birinin yorgunluğunu henüz atmışken 2. çocuğa hamile olmalar, dünyaca tanınan bir yazar sıfatı, kitapların pek çok yabancı dile çevrilmesi gibi gibi.. Bana sorarsanız, ona baktığımda bir aidiyetsizlik görüyorum. Aitlik kavramı en basitinden nüfus cüzdanımızda babamızın/eşimizin memleketinin yazması olarak görüldüğünde bile ElifŞafak’a dair bu düşüncem değişmiyor. Bunun asıl sebebi de onun bir “babasız kızlar balosu” katılanı olması. Türk Edebiyatı’ndan babasız kızlar balosunun diğer müdavimlerini örneklemem gerekirse hemen fazla da uzağa gitmeden kamerayı Perihan’a çeviririm: Söz sende, Perihan Mağden! Çok tehlikeli sonuçlar doğuran iki ortak noktaları var iki kadının da ama temelde çok ayrılar birbirlerinden. Babasız büyümüş olmak ve tek çocuk olmak. Bu iki şey biraraya gelince, barut ve ateş gibi oluyor ve bum! Üstelik kadınlardan bahsediyoruz. Daha derin ve dehşetengiz bir halet-i ruhiye.. Sorgulamalar içinde geçen bir çocukluk, yara bere ve bol dengesizlik ile geçen bir ergenlik ve nihayetinde kadın olunca bunlar bitecek diye sanmak. Oysa her şeyin daha yeni başlıyor olması.. Elif Şafak da pekala Perihan Mağden’in olduğu noktadan seslenebilirdi şu an bize veya vice versa. Ama ondaki dinginlik, ruhundaki gel-gitlere geçit vermeyen yüzü sayesinde böylesi bir durumdan kurtulduk. Kurtulduk diye düşünüyorum zira 1 Perihan Mağden yeter de artar bile!

Elif Şafak, özellikle 2006 yılında, Baba ve Piç yayınlandığı zaman, gazetelerin anasayfasından düşmeyen bir hadise haline gelmişti 301’den yargılanmasıyla. Pek çok insan da o dönemde tanıştı zaten Elif Şafak ismiyle. Kafası karışık olanlar ise onu nereye koyacaklarını bilemediler. Ermeni bir kitap karakterinin ağzından Türklere hakaret [mi] ediyordu, Zaman Gazetesi’nde yazıyordu, tasavvufla ilgileniyordu, pek çok konuda fazlaca bilgiliydi. Yazdığı kitaplara şöyle bir bakıyoruz da; kah gurbetteki insanların yabancılaşması, kah yabancı kültürler, kah dinler, kah yemekler hakkında yazıyordu. Onda şöyle bir duruş var; bir konu hakkında konuşuyorsa o konuyu a’dan z’ye biliyordur. Bir de özellikle Mahrem ve Bit Palas’a baktığımızda masal anlatmayı seven bir yanını da görürürüz Elif Şafak’ın. Hatta Bit Palas’ın masalsı havası, Murathan Mungan’ın Yedi Kapılı Kırk Oda’sını anımsatmıştır. İki yazarda da masal anlatıcısı olmayı seven ama bunu insanın gözüne sokmadan, gizliden gizliye yapan bir yan var. Buna katılıp katılmadığını Murathan Mungan’a sorduğumuzda ise tipik Murathan cevabı alıyoruz: Bir gülümseme akabinde “Ama Elif Şafak hakkında söyleyeceğim şeyler dedikoduya girer.”
Elif Şafak kitabı okurken, en çok merak ettiğim nokta şuydu: Neler dönüyor o kafanın içinde? Tahmin bile edilemez. Ama takdire şayan. Düşünsenize kaçımız 30 yaşına geldiğinde 1 öykü kitabı (Kem Gözlere Anadolu), 3 de roman (Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem) yazmış olabilir/yazdı/yazacak? Hadi yazdı diyelim, bunların hepsinde değişik konulardan bahsedip insanı sıkmayan bir üsluba sahip olabilir? Sonuçta 30 yaş dediğimiz şey çok da fazla süre değil. Bir insan bu sürede bir anını bile gözlem yapmadan geçirmeyip, insanları ve mekanları inceleyerek geçirirse ancak, bu kitapları yazabilir diye düşünürüm hep. Bu açıdan hafif bir kıskançlık ve merak duymamak elde değil Elif Şafak’a karşı. Övgüleri de ne denli hak ettiği ortada. Derken derken derken..

Elif Şafak, okuyucularına ilk ayıbını [ayıp?] ilk çocuğuyla yaptı. Lakin EyübCan ile evlenmesine hiçbir zaman anlam veremeyen ben bile ortaya çıkacak sonucu [çocuk?] merakla bekledim. Tamam dedik, Şehrazat Zelda’dır, canımızdır, annesinindir cümlesinin yüklemine bile gelemeden hoop bir haber daha: Yeni bir çocuk yoldadır. Çocuklar her insanın olduğu gibi ElifŞafak’ın da şurasına dokundu. Bu konuda ona kızamayız. Ama bu bir eski/yeni karşılaştırmasıysa, “eski” ile “yeni” arasında kilometrelerce fark varsa ve en önemlisi bir ElifŞafaksever isem acımasızlaşabilirim de sanırım. Derken bu iki olay arasında hala yadırgadığım ve yadırgayanların sayısının pek de az olmadığı bir şey gerçekleşti: ElifŞafak yollarını Metis Yayınları ile ayırıp, sevgili DoğanAmca’nın Doğan Kitabına geçti. Yıllarca Elif Şafak isminin altında Metis’in sembolü kargayı görmeye alışmış gözlerimiz, hem ebatı hem de kapak tasarımcısı değişmiş “Siyah Süt”ü nasıl karşılayacağını bilemedi. Kızmak isteyenleri durduran bir etkisi de vardı Siyah Süt’ün. Çünkü ilk defa Elif Şafak’a dair otobiyografik bilgileri görecektik bu kitapta. Doğum öncesi, doğum sırası ve doğum ertesi halet-i ruhiyelerinden yola çıkarak, Parmak Kadınlar yaratan Elif Şafak bizi şaşırtmıştı. Tam da kızamamıştık aslında. Bazen dalgınlıkla kitabın kapağında Metis’in kargasını aradığımız zamanlar dışında bittabi.. Sonrasında ise Siyah Süt’e dair bir sürü şey atıldı ortaya: Kitaptaki Adalet Ağaoğluyla yapılan diyalog gerçek midir, hayalgücü olması hata mıdır, yazarın hayalgücünü işine katmasından doğal bir şey var mıdır, tüm bu olanlar doğal mıdır gibi gibi pek çok gazete/dergi/köşeyazısında tartışılan şeyler oldu. Sonuç ne oldu peki? Elif Şafak cephesinden gelen muğlak bir cevap ve tartışanlara düşen bir suskunluk.

Son romanı “Aşk”a gelirsek -ki gelmek istemiyorum aslında- gözlerimi pembe renkle barıştıran kitap diyebilirim. Etrafta o kadar fazla var ki.. Bir cafede, sahilde, otobüste, evine gittiğim pek çok insanın kitaplığında.. Her yeri bir “Aşk” hali sardı. Televizyon programlarında “Aa canım okuyorum ben şu an.” dedi şen şakrak sesiyle sunucular.. Erkek adam pembe kitap okumaz diyenlere de çözüm yine DoğanAmca’dan geldi: Aşk’ın gri renkte kapaklısı çıktı!
Baba ve Piç’i [ki yaklaşık 400 sayfadır kendisi] yemek yemeden, tuvalete giderken bile elimden bırakmadan, uyumadan aralıksız 5 saatte falan okumuş bir insanım ben. Elif Şafak kitaplarını elimde uzun süre göremezsiniz, zira hemen sonuna ulaşmak gibi bir his uyandırıyor bende. Ama Aşk hakkında ne diyebilirim? Okumadım. Düşüncelerine çok önem verdiğim bir arkadaşım “Eski Elif değil bu.” dedi. Okumadım ben de. Bunun yerine döndüm dolaştım, Mahrem’deki Nazar Sözlüğü’ni yeniden gözden geçirdim. Bit Palas’ın altını çizdiğim yerlerini okudum yeniden. Araf’ta bahsedilen şarkıları dinledim sırasıyla. Çünkü Aşk’ı ne zaman elime alsam aklıma birkaç ay önce bir televizyon programına katılmış Elif Şafak’ın görüntüsü geliyor. Diğer konuğumuz, yeniden hamile olduğu haberini duyurmuş olan Gülben Ergen. Çocuklar üzerine muhabbet etmeye başlıyorlar. Bizimkisi kreşte şöyle davranıyor, yok valla bizimki gayet sosyal vesaire vesaire. Elif Şafak daha birkaç seneye kadar buğulu bakışlarının ardında hayran olunası bir zekayı barındıran sevilen bir yazardı. Artık o buğulu gözlere baktığımda anneliğin verdiği kutsallığı görüyorum. Yorgunluğu. Huzuru. Bir de etkisini gün geçtikçe arttıran tasavvufun. İnanç ve anneliğin kesiştiği bir nokta ve Elif Şafak şu an tam orada duruyor. Geçtiğimiz aylarda bir dergi için 20’li yaşlarına mektup yazan o kadının 20’li yaşlarını ne kadar özlediğimi anlıyorum. Kitap karakterlerini, mekanlarını, dinlediği müziği. Yazımızın sonuna da bu mektubu koyarsak en bi afili son olur diye düşünüp, herkesi gözlerinden öpüyorum.

sevgili adaşım,
yirmili yaşlarım,

adaşım diyorum sana çünkü hem bensin, hem de bir yabancı. senden sonra ne çok şey değişti hayatımda. ne kadar çok düştüm, yara bere içinde dizlerim, dirseklerim. ne kadar çok doğruldum, yenilendim, zenginleştim içimde. çok şükür. sana verecek en ufak bir nasihatim bile yok. çünkü biliyorum ki dinlemeyeceksin. hatta ben ne dersem, inadına tam tersini yapma ihtimalin var. öylesine dik başlısın. asi, bireyci, ayrık otu, serseri ruhlu, göçebesin. hayatta hiç evlenmeyeceğinden neredeyse eminsin. gelinlik görmek bile suratını buruşturmana yetiyor.
beyaz rengi bile sevmiyorsun ki! hayatta beyaz giydiğini götmedim yirmili yaşım! senelerdir sadece siyah bir tişört ya da mevsime göre kazak, altında siyah pantolon, burnunda hızma, dudağında siyah ruj. çanta yerine heybe takıyor, habire virginia woolf, spinoza ve nietzsche okuyorsun. evlenmek bir kenara, hele çocuk yapmak, anne olmak filan zinhar yok aklında.
sen daima çekip gitmek, kendini yıkmak ve yeniden yoğurmak peşindesin. deli gibi sigara içiyorsun. akşamları tütün kokuyor saçların. attı mı tepenin tası, karardı mı ruhunun pusulası, gitmek istiyorsun, sadece gitmek, çok uzaklara. bugünden düne tek bir şey söyleyeceğim sana. gerisi boş çünkü. yaşaman gereken her şeyi sen nasıl olsa yaşayacaksın. sırasıyla. hatalarınla sevaplarınla. ama bir şey var ki, ne olur tut hatırında. dursun aklının bir köşesinde, kıyısında.
sakın bu kadar ciddiye alma şu anda yaşadığın aşklarını. çektiğin çekeceğin her ne aşk yarası varsa, rüzgara ver. alsın götürsün esen yel. otuzlarına geldiğinde şimdi çok aşık sandığın hallerinden, bu sevdalı demlerinden geriye bir katre bile kalmayacak. seni şefkatle kucaklıyorum.

adaşın elif.”

Author: Dide Gokay

Share This Post On

6 Comments

  1. Elif Şafak’ı en son İhsan Oktay Anar Sempozyumu’nda gördüm, iyi de bir konuşmacı ve anlattığınız gibi kafasında neler döndüğünü anlamak pek mümkün değil.. Bazı yapıtlarında -özellikle Pinhan’da- İhsan Oktay’dan etkilendiğini, Puslu Kıtalar Atlası’nın öğrencilik yıllarında kutsal kitabı olduğunu söylediğini de ekleyeyim, masalsı anlatımına katkıda bulunmuştur muhtemelen. Bu güzel yazı ve gecikmiş merhabanız için de teşekkür edeyim :) Hoşgeldiniz.

  2. (: hoş buldum. umarım daha sık görüneceğim burada.

  3. aşk’ı okudum.hikaye içinde hikaye ya da roman içinde roman çabası iki ayrı kutup yaratmış.biri ne kadar bünye tarafından kolay kabul edilebilir ama insanı rahatsız etmeyen bir aşk ise diğeri ondan esinlenilmiş havası yaratılan kolay kabul edilebilirliği sıradanlığı ile (ancak) tariflenmiş insanın içine kolayca sızamayan,kişinin sindirmek için çabalaması gerektiğine inandırdığım türden bir hikaye olmuş.
    ikisi arasında belli bir uyum yakalanamadığı için de kısmen yoruyor insanı.tek potada eritmek ya da aynı dili konuşmak denilen bir şey varsa işte o durum bu kitapta başarılamamış.

  4. güzel gözlemler var yazınızda.. bana keyif verdi doğrusu , çok fazla konuda hemfikirde olmakta bunun bir nedeni sanırım ..
    iyi günler.

  5. elif şafak ın aşk romanını şimdi bitirdim.yukarıdaki ilgili yorumun aksine en alkışlanası romanı bu bence.her cümle başlıbaşına bir şaheser.özünde ise bir derya roman.ahmet altan şöyle der:bir katil ile bir yazar arasında hiç bir fark yoktur.biri kalemini diğeri silahın aldı mı eline, şuur ortadan kalkar.eğer bu doğru değilse yani elif şafak şuurlu yazmışsa yani hissederek yada doğru ise şuursuzca içinde geldiği gibi yazmışsa AŞK ta tespit ettiği dördüncü aşamaya ermiş demektir.TEBRİKLER.

  6. Eski bir ElifŞafaksever olarak, gözlemlerinizi, tespitlerinizi ve yorumlarınızı çok yerinde bulduğumu söylemeliyim. Metis konusunda da ayrıca hassasım, Aşk ve Kağıt Helva’yı satın almış olduğum halde, baktım Doğan Yayınlarından çıkıyor kitapları, eski baskılarını bulup aldım hemen. Araf’taki, Bit Palas’taki, Mahrem’deki Elif Şafak’ı özlemeden yapamıyor insan…

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir