Kaçkınlar
Ferit Edgü’nün ilk kitabı Kaçkınlar’da yer alan IV. Kaçkın, öykü anlatıcısının evden kaçmak için geceyi beklediğini söylemesi ile başlar. Öykü anlatıcısı, gece karanlığının yardımıyla kaçıp içindeki sıkıntının kaynağına ulaşmayı amaçlar. Anlatıcının kaçmak için özellikle geceyi beklemesi dikkat çekicidir. İnsanların fare deliği evlerine[1] çekildikleri bu saatler, toplumun dışında kalmış kişilerin tekelinde olan saatlerdir.
“Bir otobüse bindim. Bir yığın insanın, insanın içinde düştüm. Sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürtünüyordu. Bu bende ürperti uyandırıyordu. Solukları dayanılmaz bir koku taşıyordu. Pis. İçlerinin, beyinlerinin, düşüncelerinin kokusu. Kurtulmak için çabaladıkça etleri etime daha çok yapışıyordu. Etleri… Kadınların ve erkeklerin. Erkeklerin beyaz etleri. Bayılacak gibi oldum.”[2] diyen öykü kişisinin anlattığı bu otobüs toplumun bir aynası gibidir. Tıpkı içinde yaşadığı toplumda olduğu gibi kendini bir insan yığını arasında bulan öykü anlatıcısı bu kalabalık içinde kuşatılmışlık duygusuna kapılır. İnsanların bedenlerinden olduğu kadar kokularından da iğrendiğini söyleyen anlatıcı, otobüsteki insanların düşüncelerinin de kokusunu duyar. Anlatıcının duyduğu bu koku, toplumun yozlaşmış düşüncelerinin kokusudur. Öykü anlatıcısın, bu insan kalabalığının içinde bayılacak gibi olduğunu söylemesi toplumun düşüncelerinin ve değerlerinin onu ne kadar bunalttığını gösterir.
Anlatıcının öykü boyunca iyilikle andığı tek kişi Yusuf’tur. “Cam bir şişe gibiydi karşımda.”[3] sözleriyle okuyucuya tanıtılan Yusuf, cam gibi berrak ve şeffaf olması dolayısıyla dikkat çeker. Yusuf’un böyle anlatılması, onun içinin de dışının da temiz olması ile ilgilidir. Herkesten uzaklaşmak isteyen öykü anlatıcısının Yusuf’un yanına gitmek istemesi de anlatıcının kendini Yusuf’a yakın hissetmesi ile açıklanabilir. “Az sonra bütün insanlardan uzakta olurum. Onların üstünde, bir kule gibi, ayaklı bir kule gibi yürürüm. Onların ayakları yerde. Üstlerinden uçarcasına geçerim. Herhangi birini tırnaklarımın arasında ezebilirim. Hiçbirinden hoşlanmıyorum.”[4] diyen öykü anlatıcısı kendini diğerlerinden ne kadar üstün gördüğünü de bu sözleriyle dile getirir. Anlatıcının kendini bir kule gibi görmesi, onun üstünlüğünü simgelemesinin yanı sıra ne kadar korunaklı bir hayata sahip olduğunu da gösterir.
Dışarıdayken tiksintisini insanlara yönelten öykü anlatıcısı evin içine girdiğinde ise bu tiksintisini eşyalara yöneltir. “Sessiz bir mekânın içinde, eşyalar sanki biçimlerini değiştirmiş, sofaların, odaların sınırlı boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. Çokluk bunları birbirlerine çarpıp kırasım gelirdi. Bu nesneleri. Cansız. Bu iğrenç nesneleri.”[5] diyen öykü anlatıcısı bu eşyaları da insanların kurduğu ve kendinin uzaklaşmaya çalıştığı toplum değerlerinin bir parçası olarak görür. Bu öyküde eşyaların düzenli bir ev hayatını simgelediklerini söyleyebiliriz. İnsanların olmadığı yerde onların oluşturduğu değerleri simgeleyen nesneler yer alır.
Başkalığını, diğer insanlardan farklılığını sıklıkla dile getiren öykü anlatıcısı “Bir dağın tepesine oturmuş, ayaklarımın dibinde oynaşan pirece küçük insanlara hükmediyorum.”[6] sözleriyle bir kez daha kendini diğer insanlardan ne kadar üstün gördüğünü dile getirir. Anlatıcı kendini herkesten ayrı tutmakla beraber bir yarı Tanrı olarak görür. Her fırsatta üstünlüğünü dile getiren öykü anlatıcısının bedeninden de diğer insanlarda olduğu gibi bir koku yükselmesi, onun gitgide toplum değerlerine uymaya başladığını gösterir. Herkesten farklı ve üstün olduğunu düşünen öykü anlatıcısının aslında herkes gibi olduğunu fark etmesi ise onun kişisel bir hesaplaşmaya girmesine neden olur. Anlatıcının karşısında artık iki yol vardır; ya bu kokuştuğunu düşündüğü toplumun bir parçası olmamak adına intihar edecek ya da bu toplumun bir parçası olmayı kabul edecektir. Öykü anlatıcısı intiharı düşünmekle beraber bundan vazgeçer. “Kötüler de yaşar. Kötüler de. Ben de onlardan biriyim. Herkes benden tiksiniyor. Ben de tiksiniyorum. Herkesten ve kendimden. Çaresiz kendimden. Sürüp giden yaşamaktan.”[7] sözleriyle intihardan vazgeçişinin nedenlerini dile getiren öykü anlatıcısı iğrendiği toplumun bir parçası olmayı seçer. Fakat öykü anlatıcısının bu cümlelerinin sonuna eklediği “Ah, niçin o anda…”[8] cümlesi onun verdiği bu karardan dolayı pişmanlık duyduğunu gösterir. Anlatıcının eylemlerinden pişmanlık duyması ise onun verdiği kararların sorumluluğunu taşıyacak bilince kavuşamamış olmasıyla ilgilidir. Kişinin bir seçim yaparken sadece kendi için değil tüm insanlık için bir seçim yaptığını söyleyen Sartre, “Şöyle ya da böyle olmayı seçmek bir bakıma seçtiğimiz şeyin değerli olduğunu belirtmek demektir. Çünkü hiçbir zaman kötüyü seçmeyiz. Hep iyiyi (iyi sandığımızı) seçeriz. Herkes için iyi olmayan şey bizim için de iyi olamaz.”[9] der. Sartre’ın bu sözlerinden yola çıkarak öykü anlatıcısının seçimini gözden geçirdiğimizde ise, onun bu seçimiyle sadece kendi hayatı ile ilgili bir karar vermediğini, aslında toplumun sürüp giden yaşantısını da onaylayan bir seçimde bulunduğunu söyleyebiliriz.
Öykü anlatıcısının hastaneye yatırılması da onun bu topluma adapte olmasını sağlamak amacıyladır. Hastaneye yatmasıyla hayatında yeni bir dönem başlayan öykü anlatıcısı hastaneden herkes gibi olduktan sonra çıkabilecektir. Öykü anlatıcısı her ne kadar içinde yaşadığı dünyadan tiksiniyor gibi görünse de hastaneye yatırıldıktan sonra dışarıdaki hayatını özlemeye başlar. “Dışarıdaki hayatımı, irkintili, tedirgin hayatımı özlüyordum. O akıp giden kalabalıkları. Bu özlemimi açıklayamıyordum. Dışarıdayken bucak bucak kaçtığım bu sıkıntımın kaynakları burada… Gün geçtikçe bu sıkıntıların benim bir parçam olduğunu anladım.”[10] diyen öykü anlatıcısının benliğini oluşturan temel özelliğinin sıkıntısı olduğu açıktır. Sıkıntısı olmadan hayatının bomboş olduğunu fark ettiğini söyleyen öykü anlatıcısı anlamsız, boş bir hayatı ardında sürüklemekle ne elde ettiğini kendi kendine sorar.[11] Yeniden bir varoluş sorgulamasına giren öykü anlatıcısının böyle bir sorgulamaya girişmesi de kişisel bir buhranın habercisidir.
Öykü anlatıcısı, toplum değerlerine ayak uydurması için yatırıldığı hastaneden kendi benliğini oluşturan tüm değerleri kaybetmiş olarak çıkar. Öykü anlatıcısı bu durumu “Hastaneye girdiğim ilk günden beri dışarıda olmayı istemiştim. Ama böyle bom-boş mu? Evet, bom-boş.”[12] sözleriyle dile getirir. Öykü anlatıcısı bom-boşluğundan şikâyet ederken ailesinin ise bu durumdan son derece memnun olması dikkat çekicidir. Bu durum Kierkegaard’ın bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerektiği görüşüyle açıklanabilir. Bireyciliğin ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirdiğini ve korunduğunu[13] söyleyen Kierkegaard’ın bu görüşleri, sıkıntısını kaybedince herkes gibi olan öykü anlatıcısının durumuyla benzerlik gösterir. Öykü anlatıcısı, bir türlü kurtulamadığı sıkıntısından hastaneye yattıktan sonra kurtulur ve sıkıntısını kaybettikten sonra toplum değerlerinin simgesi haline gelen aile kurumuyla arasındaki çatışmayı kaybeder. Böylece, toplum, kendinden ayrı düşmüş, kendi değerlerini benimsemeyen birini daha saflarına katar. Fakat bu durum öykü anlatıcısının hayatını bir kez daha gözden geçirmesine neden olur.
“Pencerenin kenarına oturmuş, bütün bu olanları düşünüyordum. Hepsi bana anlamsız geliyordu. İyileşmeden önce kendi elimle kendi ömrünü kısaltan bir adam olduğumu söylüyorlardı. Şimdi bu sağlıklı ömrümle ne yapacaktım? İçimde uyanan isteklerden kaçmak… Böylece kurtuluşumu, bu saçma kurtuluşumu sürdürmek. Bir yalanın peşinde Gerçekten hayatım büyük bir yalan olabilir. Bir yalan mıyım?”[14] diyen öykü anlatıcısı böyle bir hayatı yaşamaktansa intihar etmeyi tercih eder. Öykü anlatıcısı bu hareketiyle topluma karşı kaybettiği savaşı geri kazanmayı amaçlar. Bununla beraber varoluşçu metinlerin sık kullanılan temalarından biri olan intihar; kişinin yaptığı eylemlerin sorumluluklarından kaçması olarak da yorumlanabilir.
IV. Kaçkın öyküsü, ’50 Kuşağının diğer öyküleri gibi yine varoluşçuluğun temel problemlerinden sıkıntı, bunaltı, birey olma çabası, bireyle toplum arasındaki çatışmaları ele alan bir öyküdür. Bu dönemde özellikle varoluşçuluğun dönem yazarları üzerinde son derece etkili olması ise hem dönemle hem de Ferit Edgü’nün, “Bizler tam anlamıyla bir yalnızlıkta yazdık. Bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, birer aykırı olarak, birer horlanmış olarak yazdık. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdık. Bizim dilimizden anlayacak kişiler için yazdık.”[15] sözleriyle açıklanabilir.
[1] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, Kaçkınlar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 75.
[2] A. g. e. s. 75.
[3] A. g. e. s. 75.
[4] A. g. e. s. 76.
[5] A. g. e. s. 76.
[6] A. g. e. s. 76-77.
[7] A. g. e. s. 78.
[8] A. g. e. s. 78.
[9] Sartre, Jean Paul, “Seçiş”, Varoluşçuluk, çev: Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 41.
[10] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, Kaçkınlar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 78.
[11] A. g. e. s. 79.
[12] A. g. e. s. 80.
[13] Sartre, Jean-Paul, “Varoluşçuluğun Kökeni”, Varoluşçuluk, çev: Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 11.
[14] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, Kaçkınlar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 80.
[15] A. g. e. s. 84.

Son Yorumlar