Ju-on

Şimdiye kadar izlediğim korku filmleri arasında belki de en çok korktuğum; kıyıda köşede kalmış, Türk ve Amerikalı izleyiciler tarafından değeri tam olarak anlaşılamamış, derinine-felsefesine inilememiş, j-horror akımının prestijli üyesi Ju-on serisidir. Bir korku filminden beklenilenleri, şablonun dışına çıkarak pek de güzel yerine getiren bu sıra dışı seri; önyargısız izlemeye gönüllü olan korku severleri kesinlikle tatmin edecektir.

Serinin doğumu aslında 1995’lere kadar uzanır. 95 yılında ‘Hayalet Okul’ diye dilimize çevrilebilecek Gakko No Kaidan filmlerinin bir muadili, televizyon için 1998 yılında ‘Gakko No Kaidan G’ adıyla çevrilir. Dört kısa hikayeden oluşan garip korku filminde ‘Katasumi’ ve ‘444 444 4444’ öykülerinin senaryosu, daha sonra 9 filmlik bir zincir yaratacak olan Takashi Shimizu tarafından yazılır, yine Shimizu tarafından yönetilir. Böylece Ju-on efsanesinin temelleri atılmış olunur. İki yıl sonra ‘Ju-on: The Curse’ ve ‘Ju-on: The Curse 2’ çekilip Japon televizyon izleyicilerinin beğenilerine sunulur. Bu düşük bütçeli filmler, beklenmedik bir popülarite kazanınca 2003’de iki sinema filmi: ‘Ju-on: The Grudge’ ve ‘Ju-on: The Grudge 2’ gelir. Yavaş yavaş ünü Japonya’nın ötesine taşmaya başlayan seri, İstanbul’da if 2004’ün Nöbetçi Sinema kısmında Türk seyirciyle buluşur. J-horror çekiciliğine kendini kaptırmış, taze kan arayışındaki Sam Raimi prodüktörlüğünde, 2004-2006-2009 yıllarında serinin üç filmi daha çekilir. 2009 yapımı The Grudge 3, Ju-on: Shiroi Roujo ve Ju-on: Kuroi Shoujo  dışındaki bütün filmler, Shimizu tarafından yönetilmiş olup yönetmediği üç filmde de senarist olarak yer almıştır. Raimi’nin ‘en çok korktuğum film’ diye tanımladığı seriyi, yönetmenin henüz öğrenciyken ‘gerçekten rahatsız edici bir şeyler’ çekme düşüncesiyle yarattığını ilave edelim.

Bunca patırtının kopmasına sebep, Japonya’nın Nerima bölgesinde bulunan uğursuz bir ev aslında. Bu eve girenler, evin sahibesi Kayako Saeki tarafından lanetlenip ölüyor. Kayako’nun kim ya da ne olduğu ve başına gelenler ise, Saeki ailesinin yaşadıkları araştırıldığında ortaya çıkıyor.

Ju-on, Hollywood yapımı korku filmlerine alışmış izleyicinin adaptasyonunu olumsuz yönde etkileyecek bir sürü unsurla dolu. Dolayısıyla filmi izlediğinizde ya çok seviyorsunuz, ya da gülüp geçiyorsunuz. Korkamayan izleyicinin şikayetleri üç noktada yoğunlaşmış: Basit (kimine göre komik) makyaj ve ses efektleri, Japon gen havuzu sebebiyle kurbanların ve karakterlerin birbirine karıştırılması, ölümlerin elle tutulur bir noktaya bağlanıp çözülememesi. Bu şikayetleri anlamlandırabilmek için, shinto inancını ve Japon geleneklerini eşelemekte fayda var.

Özellikle son dönem Japon korku sineması, ‘onryo’ adı verilen intikamcı hayaletlere emanet. Shinto inancına göre ‘onryo’lar; bizdeki cehenneme karşılık gelen Yomi ile bu dünya arasında seyahat edebilen, öfke dolu ruhlardır. Nadiren erkek olarak tasvir edilirler. Fiziksel dünyada hem bedenen hem de statü bakımından zayıf olan kadınların aşk, öfke, kin veya üzüntü ile- kısaca güçlü bir duygu eşliğinde –ölmeleri durumunda bu dünyaya geri dönüp, intikam alabilen güçlü hayaletlere dönüştüklerine inanılır. Genelde bu güçlü intikam duygusuna, yaşadığı dönemde herhangi bir erkeğin ihanetinin, tutmadığı bir sözünün ya da söz konusu erkekten ileri gelen kötü muamelenin yol açtığı düşünülür. Bir başka deyişle ataerkil toplum düzeninin acısını çıkaran intikam melekleridir onlar. Sinemadan önce kabuki tiyatrolarında kendine yer bulan ‘onryo’ların, sahnede geleneksel bir betimlemeleri de mevcut: Üzerlerinde gömülürken giydirilmiş beyaz kimono (Kayako Saeki ve Sadako Yamamura’nın üstündeki sade, beyaz elbiseyi hatırlayalım); son derece uzun, siyah, dağınık saçlar ve yüzlerinde aigumi denilen beyaz-indigo makyaj. Bu makyaj, çoğu seyircinin başarısız bulduğu Kayako ve Toshio makyajının orijinidir. Yine yadırganan ses efektlerine (bilhassa Kayako’nun çıkardığı seslere), karakterlerin ölüm anında yaşadıkları tecrübelerin ışığında bakılırsa; hepsi ‘basit’ veya ‘komik’ olmaktan çıkıp anlam kazanacaktır. Zira bu sesler, o korkunç deneyimlerin yansımalarından başka bir şey değildir.

Yalnız burada belirtilmesi gereken bir durum var: Onryolar, batılı muadillerinin aksine bir ilahi adalet duyusuna sahip değiller. İntikam alırken düşünceden çok duyguyu ön planda tutuyorlar, çünkü var oluş sebepleri içlerindeki bu güçlü duygu (yoksa negatif enerji mi demeliyiz). Hal böyle olunca önlerine çıkan her şey- masum olsun ya da olmasın –gazaplarından nasibini alıyor. Bu acı çeken ruhların, kendisine acı çektireni cezalandırmak gibi öncelikli bir amacı veya bilinci yok. Onlar sadece ‘var’lar. Var oldukları süre boyunca da kendileriyle alakalı veya alakasız insanlara işkence etmeye devam ediyorlar. Bu açıdan baktığımızda Kayako Saeki mükemmel bir onryo örneği. Öyle ki eve girmediği halde küçük, masum bir erkek çocuğu bile (Nobuyuki Suzuki, Ju-on: The Curse 2) hışmına uğrayabiliyor. Yine Ringu serisinin kahramanı Sadako Yamamura, 1964 yapımı Kwaidan’daki samurayın ilk eşi, 2007 mahsulü Kaidan’ın baş hayaleti, Japon sinemasındaki en bilinen onryo örnekleridir. Çoğu korku filminde gördüğümüz hayaletlerin insani motivasyonlarını Kayako’da aramak, eylemlerinde mantık veya tutarlılık bulmaya çalışmak, işte bu sebepten dolayı beyhude. Onryoların davranışları, insan şablonuna kesinlikle uymuyor. Onları bu kadar korkunç kılan şey, belki de bu nedensizlik.

Filmde çokça eleştirilen bir başka nokta, doğru düzgün bir dramatik yapının eksikliği. Bu konuda hemfikir olduğumu belirtmek zorundayım, zira Honogurai Mizu No Soko Kara’daki zenginliği burada bulmak mümkün değil. Yine klasik film alışkanlıklarımıza uygun olarak baş karakterin veya bir dedektifin filme dahil olup olayları çözmesi, laneti durdurması beklentisi oluşabiliyor. Oysa Shimizu’nun böyle bir derdi ya da niyeti yok. O sadece Kayako’nun mutlak yenilmezliğini kabul edip, koltuklarımızda gerilmemizi istiyor. Dolayısıyla bu noktaya takılıp kalan seyirciyi büyük bir hayal kırıklığı bekliyor. Kimisine göre bu bir eksiklik olabilir, lakin bu çözümsüzlüğü son derece lezzetli bulup filmden zevk almak da mümkün.

Serinin her filmi ‘When someone dies in the grip of a powerful rage… a curse is born. The curse gathers in that place of death. Those who encouter it will be consumed by its fury.’ cümleleriyle açılıyor, böylece lanetin yayılışıyla alakalı kabaca bir fikir sahibi oluyoruz. Yine her film, ufak bölümlere ayrılmış durumda. Her bölümden önce ekran kararıyor ve söz konusu bölümün sonunda ölecek olan kişinin adı ekranda beliriyor. İzlediğimiz bölümler arasında kronolojik bir sıralama yok. Ölenlerin ev ile bağlantısını bulmak, olayları anlamlı bir sıraya koyup parçaları birleştirmek izleyiciye bırakılmış (Bu noktada karakterler birbirine karıştırıldığından, sıkıntı çekilebiliyor. Dikkatle izlemek lazım). Karışık kurgunun getirisi olarak daha önce izlediğinizde gözünüze önemsiz gelen konuşmalar, telesekretere bırakılmış sıradan bir mesaj, herhangi bir karakterin elinde gördüğünüz bant, parçalar oturdukça anlam kazanmaya başlıyor. Yine çok lezzetli bulduğum bir başka nokta da, her Ju-on filminin kendisinden önceki ve sonraki filmler ile arasında kurduğu bağlantılar- ufak detaylar. Öyle ki bir önceki filmdeki figüran, bir sonraki filmin baş kahramanı olabiliyor. Önceki filmde alelade betimlenmiş bir sahne, bir sonraki filmde farklı bir karakterin bakış açısından son derece korkutucu bir olay olarak karşımıza çıkabiliyor. Her filmin içine gömülmüş bu ufak hazineler, kendisini keşfedecek dikkatli gözleri bekliyor. Üstelik o kadar ustaca kotarılmışlar ki, Shimizu’nun bu olay örgüsünü filmleri çekmeye başlamadan çok önce kafasında detaylandırdığını seziyorsunuz. Yani bu ufak sahneler, daha sonra bir devam filmi çekmek için sündürülüp uzatılmış gibi durmuyor.

Böylesi bir devamlılık yakalamak gerçekten çok hoş, ancak aynı şeyleri maalesef Amerikan yeniden çevrimleri için söylemek mümkün değil. Sam Raimi’nin yapımcılığını üstlendiği Ju-on serisinde, filmin kendine has eklemli yapısı tamamen kaybolmuş. Sadeleştirilip anlaşılmasını kolay kılabilmek için olsa gerek, film bağlantıları da tamamen ortadan kaldırılmış. Yine onryo kavramını bilmeyen Amerikalıların Kayako’yu daha iyi anlayabilmeleri için karakterin çocukluğuna inilmiş, orijinal hikayede bulunmayan yeni bir bölüm eklenmiş. Şahsen bu sonradan eklenen kısmı hikayenin tamamına yediremedim. Pek havada kaldı. Japon yapımı Ju-on filmleri; düşük bütçesini avantaja çevirebilmiş, teknik açıdan basit ve nispeten kısa filmlerdi. Kullanılan soluk renkler, izleyicinin karamsarlığını pekiştiriyordu. Neredeyse hiç bilgisayar efekti kullanılmamıştı ve serinin yedi filmi, toplamda sadece iki tane gore sahne barındırıyordu (Ju-on: The Curse, Kanna’nın sahnesi). Bu gore sahnelere tamah etmezlik, Amerikan yapımlarında da sürdürülen bir unsur oldu. Fakat renkler ve kullanılan müzikler tamamen değişmiş olup bilgisayar efektlerine daha sık baş vurulduğunu gördük. Amerikalı oyuncuların performansları konusunda olumlu şeyler söylemek güç. Takdir edilmesi gereken noktalar da yok değil. Hikayenin Japon orijinine ve yönetmenine dokunulmamış, fanatiklerinin izleye izleye her odasını ve mobilyasını ezberlediği meşhur lanetli ev Amerika’ya taşınmamış veya daha rahat çekim yapabilmek için daha geniş başka bir evle değiştirilmemiş.

Konu üçüncü paragrafta geçtiğim özete bakılırsa son derece klişe, lakin lanetin izlediği yollar klişe olmaktan hayli uzak. (Buradan sonrası filmin sonunu açık edebilir!) Korku filmlerinde alışkın olduğumuz karanlık atmosfer, Japon yapımı Ju-on’larda kesinlikle mevcut değil. Hatta çoğu kişi gündüz vakti hava aydınlıkken veya dehliz-kuyu gibi klostrofobik olmayan mekanlarda, kimi zaman sokak ortasında Kayako’nun garezinin hedefi oluyor. Hayalet-lanetli ev temalı korkularda, genelde lanetten kurtulmanın herhangi bir yolu vardır. Kiminde bu yol lanetli mekanı boşaltıp başka bir yere taşınmaktır; kiminde rahatsızlık unsuru hayaletin cesedini bulup gömmektir; kiminde ise hayalet, öfkesinin öznesi olan kişiden intikamını alıp diğerlerini serbest bırakır. Ju-on’un en yakın akrabası sayılabilecek Ringu serisinde bile lanetten kurtulmanın bir yolu vardır: Kasedin kopyasını çıkarıp başkasına izletmek. Ama Kayako’nun lanetinden kaçmanın hiçbir yolu yok. Eve giren herkes- hatta bazen eve girmediği halde, giren birisiyle yakın temasta olan kişiler bile –ölüyor. Evden çıkmanız, bir daha asla evin semtine bile uğramamanız, Kayako’nun ruhunun huzura kavuşması için çeşitli ayinler düzenlemeniz, olaylarla ilgisi olmayan masum bir çocuk olmanız, filmin baş karakteri olmanız… Hiçbirisi sizi lanetten koruyamaz. Kayako asla unutmaz… Kayako asla affetmez… Yine klişelerden bağımsız olarak lanetlenen kişileri sıralı bir ölüm beklemiyor. Eve ilk önce giren biri günler sonra ölebilir. Söz konusu kişiden daha sonra eve giren biri, girdiği anda ölebilir. Ölüm zamanı konusundaki bu belirsizlik, onryoların nedensiz öldürme eğilimi ile birleşince izleyicide yaratılan gerilim ve dehşet hissi artıyor. Lanetlenen kişilerin sonları da belirli bir şablona uymuyor. Kimi bir anda fiziksel bir ölümü tadıyor, kimisi hayatını kaybetmeden önce Kayako’nun etkisi altına girerek aklını kaçırıyor. Kayako, kurbanlarını lanetin bir parçası haline getirip onları da onryoya çevirebiliyor. Bazılarının cesetleri hiç bulunamıyor. Kayako zamanı bükerek bazılarına kendinden önce veya sonra ölmüş-ölecek olanları gösterebiliyor. (Ju-on: The Grudge 1; dedektif Yuji’nin, kızı İzumi’yi evin içinde görmesi. Ju-on: The Curse; Kyoko Suzuki’nin, Kitada’yı görmesi) Daha da fenası, hem zamanı hem de mekanı bükerek kurbanlarına eziyet edebiliyor ( Ju-on: The Grudge 2 ve talihsiz Chiharu’nun çilesi).

Ju-on her korku severin bir kere denemesi gereken ilginç bir film. Serinin (şimdiki durumda) dokuz filme ulaşmış olması bile bir şeyler anlatıyor. İzlerken ilahi adalet duygunuzu vestiyere bırakmanız tavsiye olunur.

Author: Elif Kosemen

Share This Post On

2 Comments

  1. Elif yine kafanı yoranla kafamı yordun, çok sevdiğim serinin “onryo” tarafını öğrenip çekirdeğe inince filmin değeri bende katlandı. Emeğine sağlık, ellere sağlık.

  2. Merhaba Elif, bu filmi seninle birlikte izlemiştik. Çok güzel yorumlamışsın. Halka hakkında da(japon versiyonu tabii ki) yorum yazarsan süper olur. Eline sağlık.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir