Jacob’s Ladder

Ancak üçüncü izleyişimden sonra hakkında birkaç kelam edebileceğime kanaat getirdiğim oldukça etkileyici bir film Jacob’s Ladder. Internette birkaç yerden de ekstra bilgi aldım ve bir kuple paylaşayım istiyorum: Senarist Bruce Joel Rubin’in “Yapım Aşamasına Gelmemiş En İyi 10 Senaryo” içerisine giren başarılı çalışması, filmin yönetmeni tarafından fark ediliyor ve 1990 yılında nihayet hayata geçirilebiliyor (İşim zor, çünkü Jacob’s Ladder, kısa bir açıklama ile üzerinden geçilebilecek bir film değil. Yazımı uzun ve sıkıcı bulmanız durumunda bu ayrıntıyı hatırlayın isterim.).

Filme giriş yapmadan, filmin ismi ile ilgili birkaç şey söylenmeli. Birincisi: doğru ve düz çeviri ile “Yakup’un Merdiveni”, Yakup peygamberin inen ve tırmanan melekler gördüğü merdivenin ismi. Hristiyanlıkta ve Musevilikte ayrı bir yere sahip. İkinciyi şimdi geçiyorum. Filmimizin baş karakteri Jacob Singer, Vietnam savaşı gazisidir. Eski eşinden 3 çocuğu olmuş ve en küçükleri Gabe, trafik kazasında ölmüştür. Jacob artık bir postanede çalışmakta, çalıştığı postanedeki iş arkadaşı Jezebel ile de birlikte yaşamaktadır. Ara ara somatik ağrıları nedeniyle ortopedistine uğramakta ve sıkıntılı günler geçirmektedir. Her şey, Jacob’un bir metro istasyonunda “karanlık”ta  halüsinatif yaratıklar görmesiyle başlar. Garip, amorf tipler. Sağa ve sola sürekli dönen kafaları, çıkardıkları garip sesler ve en önemlisi Jacob’u takip etmeleri. Bu yaratıklar Jacob’u öldürmeye çalışmaktadırlar. Sürekli kabuslar, sürekli bir kovalamaca.. Düş ile gerçeklik arasında izleyiciyi geren, sıkıntılara sokan yolculuklar.

Jacob, Jezebel ile katıldığı bir partide bir arkadaşının isteği üzerine fal baktırır. Falcı Jacob’un avcuna baktığında ona, “Aslında sen ölüsün, aramızda değilsin” kabilinden bir şeyler söyler. Bu noktada biz henüz pek bir şey anlamıyoruz. Çünkü Jacob’un bulanık zihni, olayları karmaşıklaştıran bilinçaltı bizi gerçeklikten uzak tutuyor. Bunu Jacob’un, Jezebel’i parti sırasında bir yaratıkla cinsel ilişkiye girerken görmesinden de anlayabiliriz. Sonra Jacob’un çığlığı, yere serilmesi, 42 derece ateşle evde ölümün kıyısına gelmesi ve başta Jezebel olmak üzere birkaç kişinin daha yardımıyla evde küvete sokulması, 25 kg buzla Jacob’un ateşinin düşürülmeye çalışılması.. Bir de bakıyoruz, ortada Jezebel yok ve Jacob eski karısı Sarah ile aynı yatakta. Çocukları ile konuşuyor. Özellikle Gabe ile bir başka ilgileniyor. İzleyici açısından oldukça yorucu bir düş-gerçeklik gelgiti bu. Sonra yine Jacob’un kendisini Jezebel’in yanında bulması, istirahatle geçen birkaç günün sonunda gelen bir telefonla olayları yavaş yavaş idrak etmeye başlaması: Arama, Jacob’un Vietnam’da birlikte savaştığı arkadaşlarından birinden. O da Jacob gibi takip edildiğini, yaratıklar gördüğünü ve kendisini çok çaresiz hissettiğini söylüyor. Bar çıkışı bu arkadaşın bindiği araba patlıyor ve cenaze töreni için biraraya gelen Vietnam gazilerimizden, her birinin aynı kabusları yaşadığını öğreniyoruz. Filmin nirengi noktalarından biri bu, çünkü düşlerden ve karmaşadan “rasyonalite”ye geçiş kapısı. Jacob, ABD ordusunun arkadaşlarına ve ona birşeyler yaptığını düşünüyor. Çünkü kendisi de dahil olmak üzere hiç kimse, başlarından geçen o son korkunç geceye dair hiçbir net olay hatırlamıyor. Kopuk detaylar, bütünlüksüz kareler, hiçbir yere bağlanmayan dehşetengiz görüntülerden ibaret. Haklarını aramak için bir avukata başvuruyorlar ancak faydasız. Jacob’un bu olayı nasıl çözeceğini düşünürken biz, gelen yeni bir telefon Jacob’u da bizi de hareketlendiriyor. Telefondaki ses, yani kimyager Michael, uyuşturucu ürettiği için hapse atılmış biri. Ordu ona bir teklifte bulunmuş ve seçim yapması istenmiş: Ya askerleri daha saldırgan (“ilkel”) hale getirecek bir kimyasal madde üretecek ya da hapse razı olacak. Zaten filmde gözlerimizi dolduran en önemli sahnelerden biri de bu; kimyager de yapmış olduğu işe zorlanmış bir kurban. Herneyse, filmimizin isminin ikinci anlamını da bu esnada öğreniyoruz. Ladder, bir bölük askerin gıdalasına eklenmiş uyuşturucu BZ maddesinin ismi. İsmini, insanın en ilkeline inişten alıyor. Çünkü bu bir merdiven ve askerleri daha gözükara, daha öfkeli ama bilinçsiz hale götüren bir merdiven. Filmin müthiş finali bir spoiler ibaresi olarak burada görünmesin istediğimden, üzerinde durmak istediğim son birkaç şeyi aktarmak istiyorum:

Jacob’un metrodayken okumuş olduğu kitap, Albert Camus’un “Yabancı”sı. Metronun üst kapısının kapalı olduğunu fark edip yöneldiği alt dehliz ise, insanın bilinçaltı olarak düşünülmüş. Yani kendi ilkelimizden firar etmemizin çok da imkanı yok. Film, tüm psikopatolojik detaylar dışında cinselliğe ve dine de göndermelerde bulunmaktan geri kalmıyor: Jacob, Gabriel (oğlu Gabe), Jezebel; bunlar hep dinî isimler. Velhasıl-ı kelâm, Jacob’s Ladder seyir zevkini tümüyle size nakşeden oldukça önemli bir film bence.

Son olarak, Jacob’a hayat veren Tim Robbins’e değinmek gerek. Gerçekten tapılası bir oyunculuk çıkarmış. Oğlu Gabe rolündeki Macaulay Culkin’in ve Jezebel rolündeki Elizabeth Peña’nın da performansları bahsedilmeyecek gibi değil. Sanırım bu sıkıcı fakat doyurucu yazıyı, filmin en güzel yerlerinden birinde geçen ve Alman  teolog Meister Eckhart’a ait oluyp Radiohead & Unkle düeti Rabbit In Your Headlights’da da alıntılanan şu sözlerle bitirmek en güzeli olacak:

If you’re frightened of dying
and you’re holding on
you’ll see devils tearing your life away,
If you’ve made your peace
then the devils are really angels
freeing you from the earth
..

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

3 Comments

  1. Yakub’un merdiveni aynı zamanda cennete giden yol, ucunda cennet bulunan merdiven şeklinde de tasvir edilmiş. Jacob’un film içindeki yolculuğunu dikkate aldığımızda yine cuk oturan bir tabir olmuş. Kahramanımızın peşini bırakmayan pişmanlıkları, savaş sonrası yaşantısını büyük ölçüde şekillendiriyor. Hristiyan metinlerinde günaha davet çıkaran kadın ismi ‘Jezebel’, kahramanın duyduğu vicdan azabını başka bir boyuta taşıyor.

    Sevdiğim bir ufak ayrıntı daha var ki o da Pruitt Taylor Vince’in ufak bir rolde görünmesi. Filmin Silent Hill ve X-Files’a ilham kaynaklığı ettiğini de belirtelim. Korku desen korku değil, askeri komplo desen o da yok… Hayvan kere hayvan bir film. Üstüne ne kadar uzun yorum yapılsa da yetmiyor. Ellerine sağlık.

  2. film gerçekten çok çarpıcı . 2010 da yayınlanan “stay” filmi ile birbirlerine çok benziyor daha doğrusu ben önce “stay” filmini seyrettiğim için böyle düşüyorum . bence “stay” bu filmin farklı bir versiyonu . ama buruklyn ve buruklyn köprüsü ikisindede ortak . hayal ile gerçek arasındaki ince çizgiyi ikiside çok iyi anlatıyor . ölmeden önceki son saniyelerde insanlar neder yaşıyor çok ilginç . stay filminin dvd versiyorunun da bunada yer verilmiş 20 dk bir bölümde ölümden dönen insanlarla yapılmış kısa röportajlar var . birde her iki filmdede metro insanların bilinç altı olarak seçilmiş çok ilginç .

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir