İstiklal Kitabevi de Kapanıyor
Adının Arkadaş’tan İstiklal’e değişmesine bile üzüldüğümüz kitabevi şimdi tamamen kapanıyor. 17 Nisan’da Emek’i geri alalım derken bu sefer de kitabevimiz gidiyor. İstiklal Kitabevi’ni alan D&R; Mephisto, Simurg ve Robinson Crusoe 389′un yaşamasına izin verecek mi? Yoksa karşısına yeni açılan Virgin Megastore’a özenip büyüdükçe büyüyecek mi?
Artık çok çok yakında Beyoğlu’nda, her yerde bir benzerini gördüğümüz dükkanlardan, büyük markaların şubelerinden başka ufacık bile bir yer kalmayacak. Belki başka AVM’ler de açılacak. Alkazar Sineması’nın önünden her geçtiğimde “burası kapanırken biz ne yapıyorduk?” diye düşünüyorum. Daha fazla hayıflanmamak için birlikte ses çıkarma zamanı.
Emek Sineması’nın yıkımına karşı yürütülen mücadelenin önemi Demirören’in nazarlıklı ucube yapısı ve İstiklal Kitabevi’nin de kapanmasıyla daha fazla artmış durumda. Emek’i kaybetmezsek, değişen, dönüşen, içi boşalan İstanbul’a/Beyoğlu’na dur deme gücümüzün olduğunu anlayacağız. Bu nedenle 17 Nisan Pazar günü Saat 18.30′da Taksim Tramvay Durağı‘nda olalım. Emek için, Beyoğlu için, İstanbul için…
Not; Fotoğraf mutlukent.wordpress.com



İstiklal Kitabevi Neden Kapandı ya da Benerci Kendini Niçin Öldürdü?
İstiklal Kitabevi’nin bir çalışanıydım. Ayın birinden on beşine kadar bu soru
kulaklarımızda çınladı. Aklıma hep kitap isimleri geliyor, her şeye kitap
isimleriyle yanıt verirdik biz aramızda. Yanıtım da bu oldu: Benerci Kendini
Niçin Öldürdü’ydü?
Burası açıldığında yirmi yaşındaydık, bazılarımız daha küçük, biz burada
büyüdük, kitaplardan dünyalar kurduk ilk sayfalarında umutlarımız vardır hep.
Kitabevi açıldığı yıllarda aydınlık için bir dakika ışığı kapatmaya yarardı
ampuller, henüz patlamamış ve Körlük her yere yayılmamıştı; henüz medeniyet,
demokrasi diye insanları, akla karayı bir Taraf’ta toplamamışlardı.
İlk ne oldu, ilk kim gitti bilmem. Önce sanat galerimiz kapandı, demek ki ilk
onlar gitmiş. Sanat artık kimin umurundaydı ki. ‘İlk kedi gitti… Sonra tuhaf
adamlar doluştu…’ belki de Ece Temelkuran’ın kitabındaki gibi, kedimiz gitti
ve öyle başladı… Önce orası kitabeviydi mağaza değil, önce okurlar gelirdi
‘Müşteri her zaman haklıdır’ diyen müşteriler değil, önce insanlar kitap sormak için girerlerdi oraya adres sormak için değil; ellerinde yiyecekler ve tekstil poşetleriyle gelen Arap turistler değil, ellerinde festival katalogları
akıllarında bir şiir dizesi ya da dillerinde bir romanın ilk cümleleriyle
gelirler, kitaplardan bahsederlerdi bize. Ve bizlere de tezgahtar gibi davranılıp
şu kitabın özeti, daha küçüğü var mı diye artık şaşmayacak kadar alıştığımız
şeyler sorulmaz, kitapçı gibi davranılırdı, kitapların içindekiler sorulurdu.
Biz de para kazanmak için değil bir kitap okunsun diye aracıydık. Tüm derdimiz
bir kitap bir insandı.
Ve o gittikçe azaldığımız hem kitapçı hem okur olarak sürüldüğümüzden arta
kalanlarımız yetemedi, çalışan olarak biz o iyi insanları göremiyor olduk, o iyi
insanlar da tüm bu karmaşa da bizi. Körlük bize de geçti ama Küçük Prens’in
dediği gibi, önemli şeyleri gözle değil yalnızca kalple görebilirdik… Ve bağ
kurmak, emek vermek, yaratmak. Çocuktuk bu kitabevinde büyüdük, umut ettik
burası hep var olsun istedik, evi terk ettik ama gitmesek de orada olsundu.
Sadece son yıllar çalışanların değil ilk açıldığında çalışanların da umutları,
aşkları, kırgınlıkları, iyilikleri ve çok çok emekleri vardır rafların
aralarında kalmış. Birileri tüm bunlar için çıkıp kötü şeyler söyleyebiliyor ya
şaşıp kalıyorum halen. Çalışanların duygularını ifade etmeleri en doğal şey
değil mi de çıkıp çirkince düzeysizce yorum yapıyorlar bilmedikleri şeyler
hakkında. Her şeyi, iyi olan her şeyi tüketip yok-muş yapıyorlar.
Ve artık kimsenin kültürle, okumayla, aydınlanmayla kısacası ‘İnsan Neyle
Yaşar’la ilgisi yoktu. Kültür başkenti yapılıp da, kültür merkezlerinin
kapatılması; sinemaların, kitabevlerinin, tarihi dokunun olduğu pek çok yerin
ortadan kaldırılması başka bir yerde karşılaşılacak şey değildir herhalde.
Kitabevi niye kapandı… Patronumuz dedi ki: çağa ayak uyduramıyormuşuz…
Ampuller patlamış körlük hastalık gibi değil de iyi bir şeymiş gibi yayılmışsa,
minik Nar’ın düşündüğü gibi, bir yer ancak karanlık olunca kapanıyorsa, biz bu
çağdışı çağa nasıl ayak uyduralım, nasıl kızmayalım sesimizi çıkarmayalım?
Aklıma son okuduğum kitaplar, Köy Enstitüleri geldi; Onlar da çağa ayak
uyduramamışlardı, ülkenin en aydınlık geleceği orada yetişmişti ama… Onlar
sermayeye insan değil insanlığa insan yetiştiriyorlardı. Önce baskı ve iftiralar geldi, sermaye yedek gücü olan cehaleti o zaman da kullanmıştı. Biz de
uyduramadık ayaklarımızı, kültür biriktirmekti artı değer bizde, para
biriktirmek değil. Olan şeyler bizim maaşlarımızı, oranın kirasını ödeyemeyecek
hale gelecekti bu gidişle…
Şimdi ne olacak? Nasıl alışacağım bu hayata, neresinden tutacağız? Şimdi ne
olacak, ‘işimizi yapacağız, kitapçıyız’…
Nar birkaç yıl daha belki, kitapların arasında Osman’ın saklandığını düşünüp
oraya girecek, arayacak ama kapıdaki güvenlik görevlileri ‘insanlar hiç
kitapların içine saklanır mı?’ diyecekler. Ama Nar kalbiyle hep bilecek
kitapların sayfaları arasındadır yaşam…
Ay Can