Inhale

Festivaller sayesinde tanıyıp sevdiğimiz İzlandalı yönetmen Baltasar Kormákur’un Amerika’da çektiği ikinci film -filmekimindeki adıyla- “Nefes Nefese”. Daha önce İzlanda’da geçen “Bataklık” (Mýrin, 2006) filmiyle polisiye-gerilim türünü çok iyi bildiğini göstermişti yönetmen. Bu filmiyle başka ülkelerde de karanlık ve gerilimli bir atmosfer kurabileceğini ispatlıyor.

Paul (Dermot Mulroney) ve Diane Stanton’ın (Diane Kruger) kızları akciğer hastalığı nedeniyle ölmek üzeredir. Akciğer nakli için sıraları bir türlü gelmez. Adaletten yana bir savcı olan Paul, kızına akciğer bulmak üzere Meksika yollarına düşer. Daha sınırı geçer geçmez başına bir sürü iş gelir. Tam kızını kurtarmak üzereyken ise ahlaki bir soruya kıskıvrak yakalanır.

Filmin olağanüstü hızlı bir temposu var. Hem bu tempoyu layıkıyla yansıtması hem de yönetmenin önemsediği sorular yüzünden sıradan bir organ mafyası öyküsü olmaktan kurtuluyor film. Üstelik belki ta İzlanda’dan gelmiş olması nedeniyle “Amerikalının gözünden Meksika” sınırlarını aşmayı başarıyor yönetmen. Meksikalıların sorunlarına duyarlı ve gayet gerçekçi sahneler çekmeyi başarıyor burada. Bazı aksiyon klişelerine yer veriyor vermesine, ama filmin izleyiciyi bıraktığı yer öyle önemli ki bu klişeler pek önemsiz hale geliyor. Filmin karakterleri durumun içinden çıksa da izleyici olarak filmden çok sonra bile çıkmak mümkün olmuyor. “Kızının hayatını kurtarmak için yasaları çiğner misin?” sorusunu aşıp “Kimin hayatı daha değerli?” gibi iddialı bir soruyla noktalıyor filmini Kormákur. Ve bildiğimizi sandığımız soruların cevaplarının hiç de kolay verilemeyeceğini olanca sertliğiyle yüzümüze vuruyor.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

2 Comments

  1. Spoiler olabilir ama bu filmle ilgili en sevdiğim şey yönetmenin tavrı oldu. Bize doğruyu-yanlışı öğütleyen büyük yaratıcı gibi değil de olayın içinde kalarak, doğru ya da yanlışın şartlara göre değişebileceğini anlatıp ahlak satmadan filmi bitirmesini sevdim. İlk filmini izlememiştim, merak ettim, onu da bulup izleyeceğim.

  2. Teknik imkanlar bakımından aksiyon öğeleri “Myrin”den daha heyecan yüklüydü.

    –spoiler–
    Baba’nın gizli çekimleri yapıldıktan sonra film için alternatif senaryo oluşma ihtimali çok yüksek. Kameranın Jefe’ye çok odaklanması tahmin edilebilir son sıkıntımızı peyda etti. Bu sırada yine Jefe’nin senaryoya abartısız ve göze batmadan iliştirilmesi durumu kurtaran bir noktaydı.

    Filmin sonu içinse o iki yol ayrımı hakikaten vurucuydu. Fakat; “Hangi baba o durumda o kararı verir?” sorusu da sorulmayacak soru değil. Juarez’e kadar gidip bir de üstüne gizli kasedi çekilen bir savcı için bu ayrımı sırf savcı olduğu için, adaletsizliğe karşı olduğu için aldı kararını düşünmek çok yavan kalıyor.

    –spoiler–

    Ek olarak sosyal mesaj kavramını gerçek istatistiklere ve çarpıcı sahnelere dayandırarak işlemek ve bunun altından kalkmak izlediğimiz diğer örneklere göre- her yiğit yönetmenin harcı değil.

    Reykjavik-Rotterdam’da görüşmek üzere :}

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir