İnfaza Çağrı

İnfaza Çağrı, Vladimir Nabokov, İletişim Yayınevi, 2007 baskısı

“ ‘Sormamın nedeni merak değil’ dedi Cincinnatus. ‘Korkakların hep meraklı oldukları doğrudur. Ama sizi temin ederim… Ürpertilerimi filan denetleyemesem de –bu bir şey ifade etmez. Binici, atının titremesinden sorumlu değildir. Bilmek istediğim şu, ölüm cezasını telafi eden, kişinin ne zaman öleceğini bilebilmesidir. Gerçi büyük ama özgürce kazanılmış bir lüks. Oysa ben, ancak özgür yaşayanların kabul edebileceği bir karanlıkta bırakılıyorum.”

s.15

“Cincinnatus karanlıkta ağlarken ‘Oysa öyle özene bezene biçimlendirilmiştim ki’ diye geçiriyordu aklından. ‘belkemiğimin kıvrımı öyle kusursuzca öyle gizemle hesaplanmış ki. Baldırlarımın zemberek gibi gerildiklerini duyumsuyorum. Ömrüm süresince kim bilir daha kaç mil koşabilirdim. Başım da öyle güzel oturmuş ki yerine…”

s.20

“Cincinnatus, küçüklüğünden başlayarak garip ve mutlu bir rastlantı sonucu içinde bulunduğu tehlikenin ayırdına varmış ve belirli bir özelliğini özenle gizlemeyi başarmıştı. Başkalarının ışınları karşısında geçirimsizdi, bu nedenle hazırlıksız yakalandığında birbirlerine saydam ruhlar dünyasında bir kara engelmişçesine yabancı bir izlenim uyandırıyordu; ancak zamanla bir tür karmaşık göz aldatımı dizgesinden yararlanarak yarı saydam gibi görünmeyi öğrendi, ama kendini unutmaya görsün öz denetimi bir an elden kaçırsın, kurnazca aydınlatılmış yüzeylerin, ruhunu döndürdüğü açıların ayarında en ufak bir hataya düşsün, anında tehlike çanları çalmaya başlardı. Kendini tam bir oyunun coşkusuna kaptırmışken yaşıtları duru bakışlarının, şakaklarının gök mavisinin sinsi bir aldatmacadan başka bir şey olmadığını, Cincinnatus’un gerçekte saydamsız olduğunu sezmiş gibi durduk yerde onu bırakıp giderlerdi. Bazen apansız bir suskunluğun ortasında öğretmeni kırık bir şaşkınlık içinde, gözlerinin çevresindeki tüm deri rezervlerini toplayıp ona uzun uzun bakar ve sonunda ‘Neyin var Cincinnatus’ diye sorardı. Bunun üzerine Cincinnatus kendine gelir, öz benliğini bağrına basıp güvenli bir yere götürürdü.”

s.21-22

“Her şeye karşın seni sevmiştim ve o zaman bile –diz üstü omuzarım geride, tabanlarım cellada dönük kaz boynumu uzatırken- sevmeyi sürdüreceğim. Ve ondan sonra da –belki en çok ondan sonra- seveceğim seni ve bir gün her şeyi kucaklayan gerçek bir açıklama bulacağız ve işte o gün belki sen ve ben her nasılsa bir araya geleceğiz ve birbirimizi öyle dönüştüreceğiz ki tek bir şekil olup bilmeceyi çözeceğiz: A noktasından B noktasına bir çizgi çekerek… bakmadan ya da kalemi kaldırmadan… ya da başka bir yolla… noktaları birleştirecek, çizgiyi çekeceğiz ve senle ben özlemini çektiğim o benzersiz deseni oluşturacağız.”

s. 54-55

“O var, benim düşsel dünyam, o var olmalı, çünkü kuşkusuz bu beceriksizce kopyanın bir aslı vardır. Düşsel, yuvarlak ve mavi, yavaşça bana doğru dönüyor. Hani bulutlu bir günde gözleriniz kapalı, miskince uzanırsınız, derken ansızın göz kapaklarınız ardında karanlık dalgalanır ve yavaşça ilkin tembel bir gülümseyişe, sonra sıcacık bir gönül hoşnutluğuna dönüşür ve güneşin bulutların ardından çıktığını anlarsınız. Benim dünyam tıpkı böyle bir duyguyla başlar. Puslu hava giderek açılır ve öyle ışıl ışıl titreşen bir sevecenlik kaplar ki ortalığı ve ruhum anayurdunda öyle özgürce yayılır ki. Ama sonra, ya sonra? Evet işte bu çizginin ötesinde denetimi yitiriyorum… Bir kez açığa çıkarıldı mı sözcük patlıyor, tıpkı yalnızca derinlerin basınçlı karanlığında soluk alıp alev alev yanan balıkların ağla yukarı çekildiklerinde patladıkları gibi…”

s.85

“Yineliyorum (yinelenen büyü sözlerinin ritmiyle güç kazanarak) yineliyorum: Bildiğim bir şey var, bildiğim bir şey var, bildiğim… Daha çocukken beni ve yüzlerce başka çocuğu, yaşıtlarımın hiç zorlanmadan, acı çekmeden dönüşüverdikleri yetişkin birer kukla olarak güvenli var olmayışa hazırladıkları, kocaman, kanarya sarısı soğuk bir evde yaşarken; daha o zaman o kahrolası günlerde, bez kitaplar alacalı bulacalı okul gereçleri, ruhu donduran cereyanlar arasında bilmeden biliyordum, şaşmadan biliyordum, kişi kendini nasıl bilirse öyle biliyordum, bilinmesi olanaksız olanı biliyordum – üstelik bugünden daha büyük bir açıklıkla bildiğimi bile söyleyebilirim, çünkü hayat beni yıprattı: Sürekli tedirginlik, bilgimi gizlemek, yalan içinde yaşamak, korku, düş kırıklığı yaratmamak, avaz avaz ilan etmemek için bütün sinirlerimin acılı zorlanışı…”

s.86-87

“ ‘Her şey yerine oturdukça beni uyuttu her şey, her şey. Bu yaşamın çıkmazı bu ve onun sınırları içinde kurtuluş yolu aramamalıydım. Kurtuluş yolu aramış olmam ne garip. Tıpkı düşlerinde gerçekte hiç sahip olmadığı bir şeyi yitirdiği için üzülen ya da ertesi gün düşünde onu bulacağını uman biri gibi… İşte matematik böyle yaratılmıştır: Ölümcül bir kusuru vardır. Ben bunu keşfettim. Yaşamın incecik çatlağını buldum, kırıldığı noktayı, bir zamanlar gerçekten yaşayan, anlamlı ve yüce bir başka şeye lehimlenmiş olduğu yeri –onlara billursu anlamlar sığdırabilmem için sıfatlarım öyle geniş kapsamlı olmalılar ki… İyisi mi birtakım şeyleri hiç dile getirmemeli.”

s.187-188

nezaket@tramvayduragi.com

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Nabokov okumadığım için gerildim resmen bu alıntıları okuduğumda, en kısa zamanda okumak istiyorum, heyecanla..

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir