Inception

Christopher Nolan rüyalar âlemine dalıyor Başlangıç/Inception ile. Çok da iyi yapıyor. Cobb insanların rüyalarına girerek onların sırlarını çalar. İşi, kendi hayatını alt üst etmeye başladığı anda evine çocuklarına dönmek ister, bunun içinse şu ana kadar yaptığından farklı bir şey yaparak -çaldığı bir şeyi yerine koyar gibi- bir insanın aklına fikir ekmelidir.  Bir soygun operasyonu gibi hazırlanılır fikir ekme işlemine, bir çete kurulur, görev dağılımı yapılır, her şey ince ince hesaplanır. Bu noktadan sonra rüya katmanları arasında savrulup durur ekip. Kendi nesnelerine tutunurlar kaybolmamak için, izleyici de aynı nesnelerden birine ihtiyaç duyar.

Öncelikle Nolan’ı filmi üç boyutlu çekmediği için tebrik etmek istiyorum. Üç boyutun görsel etkileyiciliği için sinema duygusundan ödün vermediğinden olsa gerek bütün efektlerine rağmen bir film izlediğimi hiç unutmadım. Nolan’ın çok zeki bir yönetmen olduğunu düşünüyorum, hiçbir mantık hatası yapmadan böyle bir senaryonun altından kalkabilmesini de bu sinema zekâsına borçlu sanırım. Filmin olay örgüsü oldukça karmaşık, bu nedenle diyaloglar fazla açıklayıcı gibi geliyor bazen, ama buna rağmen yine de aklımıza takılan sorular oluyor. Ama böyle bir filmi bir kez izleyip de aklımızda kalan sorular yüzünden yönetmeni ya da senaryoyu suçlamak sanırım çok büyük bir haksızlık olur. Bu film en azından ikinci bir kez izlenmeyi hak ediyor.

Filmin kadrosuna ise diyecek yok. Leonardo DiCaprio sonunda oyuncu olduğu hatırladı ve iyi filmlerde yer alarak kariyerini iyice toparladı. Bir zamanlar yüzünü görmeye katlanamayan benim gibi birini bile artık oyuncu olduğuna ikna etti. Marion Cotillard rüya gibi. Sadece Ellen Page’de bir olmamışlık var, ama Ariadne karakterinin oturmamış olmasından kaynaklanıyor belki de bu. Genç ve zeki mimarın işin içine hemen girivermesinde bir inandırıcılık sorunu var.

Film 148 dakika, ancak süresini hiç hissettirmeden geçiyor ve izleyiciye kendi rüya deneyimleri üzerine düşünme fırsatı sunuyor. Yönetmenin en iyi filmi değil belki, çünkü Nolan her filmiyle çok daha olağanüstü bir film çekeceği vaadinde bulunuyor. Bize düşen de heyecanla beklemek.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

5 Comments

  1. Filmi gösterime girdiği gün izledim ve beğendim. Ancak aklıma takılan bir şey oldu. Nolan filmleri gösterime girmeden önce çok fazla imdb gürültüsü koparılıyor ve bu sayede aslında zihnimize bir fikir ekilmiş oluyor. Rüyalar aleminde bu kadar dolaşmayı seven bir yönetmen olunca ister istemez bu imdb olayının bilinçli yapılıp yapılmadığını merak ettim.

  2. Ben de genel olarak filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Ellen Page’in oynadığı karakter ve kendisiyle ilgili sevmediğim şeyler oldu, senaryo ve kurgunun mantık hatası yapmaya elverişli bir yapısı var aslında, buna rağmen iyi kurtarmış diyebilirim. Beklentilerim doğal olarak yüksekti, ancak sizin de belirtiğiniz gibi yönetmenin en iyi filmi olduğu düşünmüyorum, iyi bir film ama Prestige varken pek şansı yok :) Ayrıca 3D bence bu senaryoda pek etkili olamazdı, iyi bir tercih olmuş.

  3. Nolan’ın oyuncu kadrosunu hep tanıdık yüzlerle kurması pek süpriz değildi, ve iyiki e öyle olmuş. Oyunculuk açısından hiçbir falsosu olmayan bir film diyebiliriz. Belki Saito rolündeki asyalı iş adamının aksanı dışında, ne konuştuğu çok zor anlaşılıyordu bence.
    Joseph Gordon-Levitt, 500 Days of Summer’daki rolününden farklı bir karakterde yine çok iyiydi. Juno’dan tanıdığımız teenage aktris’imiz Ellen Page sanki filme biraz tatlılık katmak için alınmış gibi. Sanki rüya inşa etme olayını detaylı açıklayabilmek için icat edilmiş bir rol. Marion Cotillard’sa Hollywood a iyice ısınmış. Public Enemies ve Nine dan sonra 3. büyük projesi olmuş, gerisi gelecektir..

    Görsel efektlerin çok ölçülü kullanıldığına (belki son sahne dışında) inanıyorum. Sırf efekti pazarlamak için yapılmış dev bütçeli kofti filmler de izledik biz..

    Ve Nolan’ın sinema dilini kullanarak işlediği temalar işin sanat yönünü de ortaya çıkarmış. Her zaman en derin olan baba-oğul ilişkisi, aile hasreti, aşk ve ihanet, takım çalışmasının aşamaları ve “koşulsuz güven”, hayattaki zamanlamalar, fedakarlıklar, vs…

    Filmin sonunda Nolan hikayeyi düğümlememiş, topacın 35 saniye dönmesiyle ve araf konusunda seyircinin kafasına yerleştirdiği sorularla filmi bitirmemiş, hikayenin gerisini seyircinin hayal gücüne ve merakına bırakmış. iyi de etmiş.
    Bir garip macera filmiydi, başladı ama bitmedi…

  4. Baştan belirtmeliyim ki onca tantanadan sonra Fischer’a yaşatmak istedikleri türden bir arınma yaşamak istedim ben de. Onun için filmin son karesi canımı sıktı biraz. Yani Nolan’ı görsem yakasına yapışıp “Neden abi, neden?!” diye soracağım böyle. Son saniyede topacın dengesini yitirdiğini farz ederek olanların rüya olmadığına inanmak istiyorum ben.

    Ayrıca Rasih Nuri’nin imdb olayıyla ilgili söylediklerine de katılıyorum. Nolan sevdiğim bir yönetmen olunca Inception’ın fragmanını izler izlemez “Ben bu filmi severim abi” demiştim kendi kendime. İzleyince de öyle oldu. Sevdim filmi. Fakat bence de en iyi filmi değil. Arafta kalan insanlar misali filme yabancılaşmamak için yağmurlu havada araba kullanan şöförler gibi açık tuttum algılarımı. Salondan çıktığımda beynim bulamaç gibiydi.

    İnsanları rüyalarından uyandırmak için dürtmelerine de epey güldüm. Hoşuma gitti yani. Gayet mantıklıydı :)

    Genel olarak oyuncuların alayını başarılı bulmakla birlikte Cillian Murphy ile Joseph Gordon-Levitt’i özellikle beğendim. Zaten Cillian Murphy’yi seyretmek ayrı bir keyif vermiştir bana, On the Edge’den beri. Joseph Gordon-Levitt de fena karizmatik geldi bana. Birilerinin rüyalarına falan girecek olsam kendimi emanet ederdim o adama.

    Fischer’ın zihnine girildikten sonra olaylar daha da deli dehşet bir hal alıyordu. Nefes almaya bile çok az fırsat verdiler.

    Son olarak; Arthur’un yer çekimsiz koridorlarda adamları patakladığı sahne çok hoşuma gitti.

  5. Ben de filmi sevenlerdenim, zaten Nolan’ın her filmi benim için önemlidir. Diyaloglar zaman zaman boşluklu gelse ve genel kanının aksine oyunculukları çok yeterli bulmasam da, hala filmi düşündüğüme göre zihnime bazı fikirler ekmeyi başardığı söylenebilir.

    Rüyalar ve bilinç arasında böylesi bir yolculuk ederken kendi rüyalarımı ve rüya görme halini düşündüm sık sık, büyüleyici bir tarafı var bunun, sınırları olmayan bir âlem gerçekten. Dürtmek, rüyayı tasarlamak, en gizli sırrın hayali bi kasada saklanması öngörüsü, kendine rüyada bir başka hayat kurup zaman zaman oraya gidebilmek ve bir süre sonra uyumak/rüya görmek için uyuşturulma gereği duymak gibi pek çok yaratıcı fikir için sevebilirim bu filmi.

    En çok dikkatimi çeken şeyse karakterlerin birlikte kurdukları mükemmel rüyadan bile sıkılabilmeleri ve gerçeğe geri dönmeyi istemeleri oldu (En azından Leonardo’nun). Hayalin hakikat kadar mükemmel olamayacağına dair önemli bir vurgu. Beni düşüncelere sevkediyor, biraz daha kafa yormalıyım buna. :)

    Bende üzerine düşünme isteği uyandıran her filmi önemsiyorum. Umarım Nolan inandığı işleri yapmaya devam eder.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir