I’m Here

Spike Jones imzalı Being John Malkovich‘i izlediğimde henüz çocuktum. Böyle bi filmle karşılaşmak beni çok sarsmıştı. Bir başkasının hayatını elinden alacak denli ihtiras duymayı, kendin olmaktan vazgeçebilmeyi çok garipsemiştim. ‘Aşık olduğu kadının onu sevmesi için kendine ait olmayan bir bedene hapsolmayı, o kadının istediği kişi olmayı’ anlayamamıştım. Yedibuçukuncu kat zekasını reddetmeden ama insanın karanlığına dair hiçbir şeyin ilgimi çekmediğini, hatta beni hayli hırpaladığını da görerek, filmi bir daha hiç izlemedim. Yine de bu durum, Jones’un işlerini merak etmemi engellemiyor, çünkü yönetmen her seferinde derdi olan ve zekice kurgulanmış filmler yapmayı başarıyor.
 
Asıl bahsetmek istediğim filmse yönetmenin yakın zamanda !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında bonus track olarak gösterilen 30 dakikalık kısa filmi I’m Here. Bizim gibi ‘gündüz çalışıp gece ölen’ insanların teşrif edemediği İstanbul Modern’deki gösterimlerinin ardından, artık kendi sitesinden de izlenebilen bu ‘kısa film irisi’ dev yapım (özellikle masa başında ve robot karakterlerin oluşturulduğu animasyon aşamasında kocaman bir ekiple çalışılmış), bildik bir konuyu farklı bir teknikle anlatıyor.
 
Her gün 5000 kişilik bir kotayla gösterime giren (sanal sinema salonu dolduktan sonra kimsenin içeri alınmadığı anlamına geliyor bu) ve yapımcılığını ABSOLUT adlı vodka markasının üstlendiği filmi izlemek için, önce gayet yaratıcı bir şekilde tasarlanmış olan siteye girip alkol alabilecek yaşta olduğunuzu kanıtlamanız, sonra da gişeye doğru ilerleyip Movie sekmesine tıklamanız gerekiyor. İnteraktif şekilde hazırlanmış olan bu enteresan intronun yanı sıra filmle ilgili birkaç aparata ulaşmak da mümkün. (Siteye girip temaşa edilebilmesi için ser verip sır vermiyorum.)
 
I’m Here, iki robot arasındaki yakınlaşmayı anlatan bir film ve her anlamda “tek vücut olabilmek”le ilgili olduğu söylenebilir. Filmi bilhassa farklı anlatımı sebebiyle kayırıyorum aslında. Ama yine de izlediğimiz şey ‘muhteşem bir aşk hikayesi’ yerine, ‘tek taraflı bir fedakarlık öyküsü’ gibi geliyor bana. Çünkü aşk ve fedakarlık kavramları tümüyle erkek karakterin omuzlarına yüklenmişken, kadın karakterse “uğruna can verilen sevgili” prototipini simgeliyor. Bir gün köşeden bir kadın görünüyor ve olaylar gelişiyor. Bu anlamda, sinemada artık daha farklı hikayeler izlemek istediğim için tema olarak kendime yakın bulmadığım film, hikayesini alışılageldik olmayan bir tarzda anlatması sayesinde kotarılmış. Zira karakterlerin robot olmasının getirdiği zenginlik, filmin atmosferine de yansıyor. Bunun dışında, erkeğin kendini kadın uğruna feda ettiği/yok ettiği kurmacalara Jonze’un filmografisinden aşinayız zaten.

Yönetmenin, son uzun metrajlı çalışması Where The Wild Things Are‘ın ardından mola vermek ve biraz keyiflenmek için çektiği filmde yer alan robotların, son model cyborglar gibi değil de, tasarımdaki sadelik sayesinde nostaljik ve eldendüşme robotlar gibi görünmesi hoşuma giden ayrıntılardan. Filmdeki en göze çarpan şarkı ise Spike Jonze’un aynı zamanda arkadaşı da olan, Los Angeles’lı müzisyen Aska Matsumiya’ya ait There Are Many Of Us.

İlk söylenmesi gereken şeyi hep en sona saklarım: http://imheremovie.com/

Author: kristensenn

Share This Post On

2 Comments

  1. gidemediğim için üzülmüştüm, izleyebileceğim için sevindim.

  2. ben filmi istanbul modern de izlemiştim. konusu pek bilindik idi.. ama robotların tasarımları özellikle sevişme sahnesi için dahi izlenmeye değer.. şu charlie kaufman ve spike jones tekrar sevişselerde bizde mutlansak.. bir de yasemin moriye klip çekse.. ah aah!

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir