İletişim’den Yeni Kitaplar

HİKÂYEDEN ÇOCUK, Onur Caymaz, İletişim Yayınları, 240 s., 17,50 TL

1999, Kasım. Edirne’de bir otel.

Soğuk odada, hatıra ile anının farkını defterine yazmaya çabalayan adam, yıllar evvel aklına takılan soruya; kırdığı, sevdiği insanların arasından, kitaplarından derlenmiş bir seçki ve hatıralarıyla cevap veriyor.

Hikâyeden Çocuk, Onur Caymaz’ın yayımlanmış ilk yazısının üzerinden geçen on beş yılı kutluyor; kibir vesikası değil, dağınık masasının mütevazılığı olarak okunmalı!

Caymaz, bu özel kitapta, yazdıklarının yanında yazarlık hikâyesini açıyor okura.

Gülten Akın’dan Orhan Pamuk’a, Selim İleri’den Attila İlhan’a, Memet Fuat’a dek uzanan günleri, Kadıköy kahvelerindeki edebiyat matinelerini, Beyoğlu’nun küçük İskenderli şiir akşamlarını, şair arkadaşlarını, bir dönemin edebiyat dergilerini, ödüllerini, şaşkınlıklarını, kavgalarını iyilik dolu bir dille anlatıyor…

Hikâyeden bir çocuğun nara, incire, şiire, aşka, güzellemesi…

WANSA, Irak Öyküleri, Tecelli, İletişim Yayınları, 134 s., 13,50 TL

Irak Öyküleri’nde kadim bir coğrafyanın gelenek ve göreneklerinden, dinî inanışlarından  beslenerek bir halkın acı ve isyanla özdeşleşen hikâyelerini aktarıyor Tecelli. Wansa adlı Yezidi kızın imkânsız aşkını ve onurlu direnişini, Bağdat’taki kadınların parasızlık yüzünden başvurdukları yöntemleri, Halepçe katliamını, canlı bombaları, kimyasal silahları anlatırken gerçeğin edebiyat aracılığıyla aktarımının başarılı örneklerini sunuyor.

Tecelli, Güneydoğu Anadolu’nun bir dervişi, bir masalcı babası gibidir. Onun öyküleri bana, ilk gençliğimin Gorkilerini, Panait Istratilerini, Şolohof ya da Orhan Kemallerini çağrıştırır. […] Tecelli, son zamanlarda edebiyatımıza musallat olan içe dönük, bireyci, kısır yinelemeciliklerden, süslemecilik kaygılarından uzak, dümdüz anlatımıyla, halkın dertlerini, acılarını ve folklorunu vermesini biliyor.

Erhan Bener


KUZEY, Burhan Sönmez, İletişim Yayınları, 309 s., 21 TL

Yokluğun bilincinden söz edemeyiz. Âşık, sevgiliyi tanımadan önce içinde bulunduğu yokluğun farkında değildir. Oradan çıkıp varlığa ermesi, kendini bilmesi ancak severek mümkün olur. Varoluşun başı döndürmesi bundandır, yıldızlı gökyüzü gibi, insanın aklını alır.

“Aşkı tattıktan sonra sevgilisini kaybeden âşığın içine düştüğü yalnızlık ise gerçek yalnızlıktır. Bu, Tanrı’nın evreni yaratmasından önceki yalnızlığı gibi yokluktan değil, varlıktan doğar. Önce varlığa ermiş, sonra yitirmiştir. Nasıl ki Tanrı evreni yok edip artık yalnızlığa geri dönemezse, âşık da geri dönülmez bir yerdedir. Aşk sayesinde kendini var etmiştir, ama kendi varlığının Tanrısı değildir, çaresizliği, acıları buradan gelir.”


RÜYA GÜNLÜĞÜ, Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları, 152 s., 13,50 TL

Rüyamda benim rüyalarımı gören birini görüyorsam ya da gerçek yaşamım sandığım yalnızca rüyamda gördüğüm kişinin rüyasıysa. Haluk yalnızca bir rüya kahramanıysa. Gerçekten yaşamıyorsa, soluk alıp verişi rüya icabıysa…

O zaman kendimi çimdiklemem anlamsız. Birinin rüyayı göreni çimdiklemesi gerekir. Bunu benim yapmam mümkün değil.

Yine bir Bıçakcı apartmanı, yanıp sönen sarıbeyaz ışıklar, komşu evlerden duyulan konuşmalar ve tıslamalar… Uzun merdivenler, flulaşan seyirler, yüzleşmeler,

çok tanıdık gelen tuhaf şeyler… Mantığa sığınan tekdüzelikler, bıkkınlıklar, birbirine benzeyen sokaklar, iç içe geçen rüyalar, “yazarsan kurtulursun”, çaresizler,

gevezeler ve uzun suskunluklar…

Komşularım bir hayal olabilir mi? Sevgilim, dostum, annem nerede? Ben kimim?

Hayat bir rüya… Genç bir adam başkasının hayatını rüyasında yaşarsa ne olur?

Biz kimin rüyasıyız?

Haluk, rüyasında bir başkasının hayatını dikizliyor. Bir rüya dedektifi gibi bu adamın peşine düşüyor… Ve giderek takip ettiği adama dönüşüyor. Her şey birbirine karışıyor…

Hakan Bıçakcı, muğlâklığı kullanarak kesinliği, gerçeklikten kaçarak gerçeği anlatıyor. Rüya Günlüğü, Bıçakcı külliyatının sarsıcı duraklarından biri…

İMKÂNSIZ ÖZERKLİK: Türk Şiirinde Modernizm, Yalçın Armağan, İletişim Yayınları, 159 s., 14,50 TL

Sanatçının kendisine sorduğu “sanat, toplum için midir, sanat, sanat için midir” sorusuna verilen cevap, sanatçının “özerk” alanını kısıtlar. İkinci Yeni şiirine gösterilen dirençten yola çıkılarak eleştirel bir “anlatı” kurmayı amaçlayan İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm,1950’li yılların ikinci yarısında Türkçe edebiyatta yaşanan “modernist” dönüşümü anlamak için bu edebiyata verilen tepkilerin nedenlerini sorguluyor. İkinci Yeni’nin özerk bir şiir dili inşa etmesinin bu şiire gösterilen direncin asıl nedeni olduğunu iddia eden Yalçın Armağan, özerklik karşıtlığının hangi saiklerle ve nasıl şekillendiğini göstermeyi deniyor. Yazar, Türkiye modernleşmesinin ilk döneminden başlayarak, kendi hassasiyetleri nedeniyle, edebiyatın ve daha özelde şiirin özerklik karşıtlığı ile kendini var etmeye çalıştığını ileri sürerken, bu karşıtlığın inşası sırasında hangi taktiklerin geliştirildiğini inceliyor.

İmkânsız Özerklik: Türk Şiirinde Modernizm, İkinci Yeni üzerine çalışanların kendilerini 1950’li yıllarla sınırladığı ve bu şiiri genellikle Batılı referanslarla anlamaya çalıştığı bir ortamda, İkinci Yeni’yi Tanzimat’tan günümüze Türkiye modernleşmesine özgü hassasiyetler açısından yorumlamayı deniyor. Richard Rorty’nin “Bizi olanaklı kılanlar neyi olanaklı kılmakta olduklarını bilemezlerdi” sözüne bağlı kalarak , “bugün”ün içindeki “dün”ün ayrıştırılması ve bu sayede “bizi olanaklı kılan”ın ne olduğunu göstermeyi hedefliyor.

KARŞI ANILAR, André Malraux, çev. Ömer Laçiner, İletişim Yayınları, 531 s., 27,50 TL

Karşı Anılar 20. yüzyılı şekillendiren büyük tarihsel olayların birçoğuna ya aktif olarak katılmış ya da yakından tanık olmuş bir büyük yazarın, André Malraux’nun bu arka plan eşliğinde yaptığı bir çağ muhasebesi olarak okunmalıdır öncelikle. Son derece renkli, derinlikli bir politik pratik ve entelektüel hayatın kazandırdığı bilgi, deneyim zenginliği ve olgunlukla, çarpıcı anılarla harmanlanmış bir sorunun, “20. yüzyıl neydi?” sorusunun cevabını arıyor burada.

Malraux bu kitabında bizi Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan İspanya İç Savaşı’na, Nazizme karşı Direniş’ten toplama kamplarına, Çin, Vietnam ve Hindistan’ın devrim-kurtuluş mücadelelerinden sömürgeciliğin tasfiyesi sürecine götürüp getirirken; bu sürükleyici anlatıya insanın ve insanlığın ezeli sorunlarının, umut ve hayal kırıklıklarının gerilimini yüklemeyi de ihmal etmiyor. Bunu yaparken olayların cereyan ettiği ülke, kültür ve uygarlıklara ilişkin derin bilgisini, anı ve düşüncelerini, o olaylara güçlü birikim ve kişilikleriyle yön vermiş De Gaulle, Mao Zedung, J. Nehru ve Ho Şi Minh gibi liderlerle yaptığı özel sohbetlerle harmanlıyor. Ve böylece bize sadece bir 20. yüzyıl tarihî freski sunmakla kalmıyor, aynı zamanda, bizi bu yüzyılda birbirleriyle çatışmanın yanı sıra tarihte ilk kez birbirlerini gerçekten anlamaya, insanlığın ortak hazinesine kattıklarını görmeye çalışan başlıca kültür/uygarlık, inanç dünyalarının bu tanışma sürecinin göz alıcı yolculuğuna çıkarıyor.

KUŞAKTAN KUŞAĞA AKTARIM, Will Lahaye, Jean-Pierre Pourtois, Huguette Desmet, çev. Z. Canan Özatalay, İletişim Yayınları, 341 s., 23 TL

Aile tarihi, kuşkusuz, kişinin değerlerinin ve sosyal alışkanlıklarının şekillenmesinde en önemli etkenlerden biri. Her kuşak, içine doğduğu ailenin aktardığı genetik ve psişik yapıya, sosyokültürel modele dayanarak sosyalleşiyor ve kendisini bu çerçeve içinde tanımlıyor. Öte yandan, bir kuşaktan diğerine geçişte, toplumsal değişime paralel olarak, pek çok ekonomik, sosyokültürel, sembolik, psikolojik ve pedagojik dönüşüm de  yaşanıyor. Her kuşak, aileden devraldığı bilgiyi yeniden üreterek yeni düşünme, olma ve yapma biçimleri geliştiriyor. Bu süreçte, aile mirasının bazı unsurları dönüştürülerek muhafaza edilirken, bazıları da terk edilerek yok oluyor. Böylece kuşaklar arasındaki aktarım bir yandan devamlılık izleri taşırken, diğer yandan da kesintiler, kopukluklar ve dönüşümlerle belirleniyor. Peki değişimlerle kopukluklar arasında işleyen bu çift yönlü süreç kaçınılmaz mıdır? Özgürlük ile belirlenimcilik arasında kalan bireyin rolü nedir? Tarihinin basit bir eyleyeni midir, yoksa onun bir aktörü haline gelebilir mi? Bu kitap, işte bu can alıcı soruların izini sürüyor.

Aile eğitimi ve sosyal pedagoji üzerine çalışmalar yürüten Willy Lahaye, Jean-Pierre Pourtois ve Huguette Desmet, Kuşaktan Kuşağa Aktarım’da “Her aktarım aynı zamanda bir dönüşümdür” fikrinin etrafında kuşaklar arasındaki ilişkiyi ele alıyorlar. Otuz beş yıla dayanan uzun soluklu bir araştırmanın ürünü olan bu kitapta yazarlar, aynı ailenin üç farklı kuşağını inceliyorlar. Ailenin yapısını karakterize eden özellikleri tespit ettikten sonra, bunların yeni kuşaklara ne ölçüde ve hangi yollarla aktarıldığını araştırıyorlar. Yazarlar sabit olduğu ve sürekli aktarıldığı varsayılan kuşaklar arası ilişkileri ve kalıpları, toplumun kendisi gibi sürekli bir dönüşüm içinde kabul etmenin önemine dikkat çekiyorlar.

21. YÜZYILDA ÇİN, Jeffrey N. Wasserstrom, çev. Hür Güldü, İletişim Yayınları, 198 s., 17 TL

Çin’in 21. yüzyılda oynayacağı rol tüm dünyanın merakını cezbediyor. Büyük ve tehdit edici bir ekonomik güç olarak kazanacağı siyasi manevra alanı diğer ülkelerde tedirginlik uyandırıyor. Oysa Çin hakkında bilinenler çeşitli anekdotlar, kalıplardan oluşuyor; binlerce yıllık bir kültür, zengin bir tarih, bunların şekillendirdiği gelenekler ve bu geleneklerin geçirdiği dönüşüm anlaşılmadan Çin’i “bilmek” mümkün değil. Jeffrey N. Wasserstrom, 21. Yüzyılda Çin: Çin Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey başlıklı kitabında bu “ayrıntı”ları ele alıyor. Felsefecilerden devrimcilere, siyasetten kültüre, diplomasiden ekonomiye çeşitli ufukları tararken, olabildiğince yalın bir şekilde kapsamlı bir anlatım sunuyor. Konfüçyüs’ü de Mao’yu da, Tibet sorununu da Yasak Kent’i de aynı hassasiyetle ele alıyor. Çin İmparatorluğu’ndan Çin Halk Cumhuriyeti’ne, “Asya’nın hasta adamı”ndan süper güç olma yolunda ilerleyen Çin ekonomisine kadar zengin bir alanı gözlerimizin önüne seriyor. Çin’i merak edenler, araştırmacılar ve sorularına cevap arayan okurlar için bir başvuru kaynağı…

OSMANLI ANCIEN REGIME’İ, Ariel Salzmann, çev. Ayşe Özdemir, İletişim Yayınları, 309 s., 21,50 TL

Sultan Ahmed Camii’nden yükselen ezan Divan Yolu’nda yankılanırken, bu sesle dikkati dağılmış kapı görevlisi, ancien régime tarihçisi ve modern devlet uzmanı Alexis de Tocqueville’in sessizce yanından geçip Başbakanlık Arşivi’ne girdiğini fark etmedi. Tocqueville koridor boyunca hızlı ve uzun adımlarla yürüdü ve merdivenlerden bir kat yukarı çıkıp sola, okuma salonuna doğru ilerledi. Gidip odanın arka tarafındaki masaların en son sırasına oturdu. Bir önceki araştırmacı, masanın üzerinde bir yığın kırmızı ciltli defter bırakmıştı. Tocqueville merakla en üstte duran evrakı açtı…

Alexis de Tocqueville İstanbul’u da arşivleri de elbette ziyaret etmedi. Salzmann, bu oyunbaz ve garip görünen varsayımdan yola çıkarak, onun ünlü klasik eseri L’ancien régime et la Révolution’daki düşüncelerini Osmanlı devlet yapısını inceleyerek irdeliyor.

Fransız İnkılâbı gibi modern devletin de sadece Batı Avrupa olgusu olabileceği tespitini yapan Tocqueville yanılıyor olabilir mi? Modern devlet, Batı Avrupa dışındaki yabancı topraklarda sadece akültürasyon/kültürlenme, kapitalizm veya Batı’ya has sömürgecilik vasıtalarıyla mı yerleştirilebilir? Tocqueville, Osmanlı arşivlerine girseydi, devletin nasıl işlediğine dair elinde veriler olsaydı, farklı düşünebilir miydi? Modern devlet kuramına dair ezberlerimiz doğru mu? Merkezî devlet zayıfladıkça taşra güçlenir mi? Yoksa taşrayı merkeze karşı güçlendirdiği söylenen “Malikâne” sistemi ancien régime altında dolaylı merkezileşme stratejisinin somut bir ifadesi miydi?

Son derece zekice yazılmış, mukayese eden, mukayesesinin hakkını veren heyecan verici bir tarih çalışması var karşımızda. Yeni ve merak uyandırıcı…

İMDAT, ÖĞRETMENİM KÜÇÜLDÜ, Sabine Ludwig, çev. Tuvana Gülcan, İletişim Yayınları, 192 s., 12 TL

“Üzerinde çok fazla düşünmeden Bayan Schmitt-Gössenwein’ı kolumdan cımbızla bir böcek alır gibi almış ve ceket cebime tıkmıştım. Cebin ağzını elimle kapadım. Cebin içinde mızırdandığını, kıpırdandığını hissedebiliyordum. Bir an önce ortadan kaybolmalıydım, birileri ne halt ettiğimi fark ederse yanmıştım.”

Ara tatili öncesi son okul gününde, Felix’in başına gelenler akıl alır gibi değildi. Adıyla bile sınıfta alay konusu olan bu çelimsiz çocuğun, herkesin korkulu rüyası matematik öğretmenini dize getirdiğine kim inanırdı? Hem de ne dize getirmek! Felix, öğretmeninin boyunu 15,3 cm’ye getirip cebine atıvermişti… Bunu nasıl becerdiğini kendisi de anlayamasa da, kesin olan bir şey vardı: Felix tatilinin bir karabasana dönüşmesini istemiyorsa, bu dertten bir an önce kurtulmalıydı.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Hiç Onur Caymaz okumadım ama internet üzerinden yazdıklarını takip ediyorum. İnternet’ten takip ettiğim yazarları nedense ciddiye alamıyorum. Böyle garip bir algı oluştu bende. Aşmam lazım sanırım (:

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir