İletişim’den Eylül 2011 Kitapları

SAF ve DÜŞÜNCELİ ROMANCI, Orhan Pamuk, İletişim Yayınları, 153 s., 13 TL

Pamuk, yazı yazmanın ve romancılığın otuz beş yıllık meslek sırlarını, Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinde açıklıyor. Daha önce T. S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco gibi yazarların da verdiği bu derslerde, Pamuk edebiyat ve sanat anlayışını bir bütün olarak sunuyor.

Bir romanı okurken kafamızda ne gibi işlemler yaparız? Roman kahramanlarıyla gerçek insanlar arasındaki ilişki nedir? Roman sanatı ile şiirin, resmin ve siyasetin ilişkisi nedir? Yazarın kendi sesi, imzası, özel dünyası nasıl oluşur? Romancı nerede kendisini, nerede başkalarını anlatır? Romanı gerçek yapan “gizli merkez” nedir ve nasıl kurulur? Pamuk bütün hayatı boyunca meşgul olduğu bu soruları Türk ve dünya edebiyatından örneklerle cevaplıyor.

Pamuk, bu kitapta roman okurken ve yazarken karşılaştığı harikaları, kendi kişisel deneyimleri ve hatıralarından aldığı güçle, herkesin anlayacağı bir konuşma dili ve rahatlığıyla hikâye ediyor.

ZANİYELER, Sâlahaddin Enis, İletişim Yayınları, 222 s., 17, 50 TL

Uzun yıllar gazetecilik yapan, çeşitli romanlar yazan ancak yazdıklarının çok azı günümüze ulaşabilmiş Salâhaddin Enis’in Zaniyeler romanı, bir dönemin İstanbul’unda savaş zenginlerinin hayatlarına odaklanıyor. Natüralist roman geleneğinin izlerini taşıyan Zaniyeler’de hızlı yükselişler, ahlaki çöküşler ve savruluşlar eşliğinde insan hayatlarındaki facialara tanık oluyoruz.

“… Zâniyeler romanının yeniden basılması çok yerinde olur. Çünkü bu romanın Birinci Dünya Savaşı İstanbul’unun sorumsuz, yozlaşmış, zenginlik bezgini yüksek sınıf kesitli olması yanı sıra, günün gözde edebiyatçılarının iç yüzlerini yansıtan özel bir değeri de var. Romandaki kişilerden bazılarının (Yahya Cemal, Cemal Tahir, Rifat Melik vb. gibi), Yahya Kemal, Celâl Sahir, İzzet Melih vb. oldukları anlaşılıyor. Bu cesaret, Salâhaddin Enis’in niçin sonralara geçmesinin, günümüze gelmesinin önlendiğini, bir tür unutturulmaya mahkûm edilişini de aydınlatıyor…”

Behçet Necatigil,

Milliyet Sanat Dergisi, 10 Haziran 1977.

MUHAFAZAKÂRLIK, Philippe Bénéton, çev. Cüneyt Akalın, İletişim Yayınları, 120 s., 13 TL

Muhafazakârlıktan ne anlamalıyız? Fransız siyaset bilimci Philippe Bénéton, bu soruyu sorarak başladığı eserinde muhafazakârlığın nasıl doğduğunu, nasıl geliştiğini ve dünya siyaset tarihine etkilerini ele alıyor.

Bénéton’a göre muhafazakârlık Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan entelektüel ve siyasal bir hareket. Modern zamanlarda moderniteye karşı ortaya çıktığı için doğası gereği karşı-devrimci bir ideoloji. Bu nedenle muhafazakârlar devrimin her türlü uygulamasını ve ilkelerini insanın toplumsal ahlâkına ve doğasına aykırı buldukları için kökten reddederler. Buradan hareketle aydınlanmaya, insan haklarına, daha genel olarak da modern siyaset projesine karşıdırlar.

Bénéton muhafazakârlık üzerine düşünen ve eser veren, başta  Edmund Burke, Joseph de Maistre, Louis de Bonald ve Charles Maurras  gibi dönemin önemli yazarlarının çalışmalarından da faydalanarak karşı devrimci ve gelenekselci muhafazakârlığın 19. yüzyıl Avrupası’na nasıl bir siyasal ve entelektüel katkıda bulunduğunu inceliyor ve Avrupa’nın tarihsel evrimini yavaşlatıp yavaşlatmadığını sorguluyor.

TOPLUM, İMGELEMİNDE KENDİNİ NASIL KURAR? Cilt 2, Cornelius Castoriadis, çev. Işık Ergüden, İletişim Yayınları, 344 s., 23,50 TL

Toplum, İmgeleminde Kendini Nasıl Kurar? başlıklı çalışmasının birinci cildi olan Marksizm ve Devrimci Kuram’ı yayımladığımız Cornelius Castoriadis, Toplumsal İmgelem ve Kurum’da toplum ve tarih sorununun aydınlatılmasını hedefliyor. Castoriadis’e göre, bu sorun ancak, tek ve aynı olarak, yani “toplumsal-tarihsel sorunu” olarak ele alındığında anlaşılabilir. Toplumsal-tarihsel sorununu Platon’dan başlayarak felsefi okumalara göndermelerle cevaplamayı amaçlayan Castoriadis, bu göndermeler sırasında belli imgelerden ve bu imgelerin dünyayla bağdaştırılmasından bahsediyor.

Toplumsal-tarihsel sorununun kökeninde bireylerin algı ve düşünce teknikleri yatar. Toplumun kurumlaşması bireylerin kendi yaratısıdır. Bireylerin düşündükleri kadar düşünmedikleri de bu kurumlaşmayı belirler. Ve bu süreçte bireyler hem diğer bireylerle hem de kurumlaştırdıkları toplumla sistematik bir oluşum içerisine girerler. Castoriadis, bu sistematik oluşumu kategorileştirirken düzen, ilişkiler ve zorunluluklardan bahseder.

Toplumun kurumlaşması sürecinde bireyin birey olmaktan çıkarken kullandığı dil ve dil üzerindeki kodlar gerçekliği ne kadar yansıtıyor sorusuna düşünce ve algı çerçevesinde felsefi bir cevap…

KÜLTÜR ve İKTİDAR, David Swartz, çev. Elçin Gen, İletişim Yayınları, 424 s., 26 TL

Bourdieu’nün sosyolojik araştırmasının temelinde, toplumsal eşitsizlik biçimlerinin neden güçlü bir direniş olmaksızın devam edebildiği sorusu yer alır. Bunun cevabı, Bourdieu’ye göre, kültürel kaynakların, pratiklerin ve kurumların eşitsiz toplumsal ilişkileri idame ettirme işlevi görmeleridir. Kültürün iktidarla ilişkisi, Bourdieu’nün entelektüel tasarısının merkezinde yer alır. Kültürün sınıf iktidarının üzerini örtmesine ve toplumsal ayrımların aracı işlevi görmesine ilişkin analizi, çağdaş kültür sosyolojisi için çok değerlidir. Bilhassa ideoloji ve yanlış bilinç problemini yeniden formüle etme biçimi, Bourdieu’nün modern toplumlardaki sınıf ve iktidar incelemelerine en önemli katkılarından biridir.

David Swartz, 20. yüzyılın en önemli sosyologlarından biri olan Bourdieu’nün dünyasını ve zihinsel açılımlarını ustalıkla anlatıyor. Kavramlarını, kuramsal itirazlarını, onların dayanaklarını, çıkış noktalarını, bazen çelişkilerini ve tarihsel bağlamlarını irdeliyor. Kültür ve İktidar, sadece Bourdieu’yü değil yaşanan zamanı anlamak için de bir fırsat niteliğinde.

Değerli, anlamlı ve güçlü argümanlarıyla öne çıkan bir sosyoloji kitabı…

BENİM BÜTÜN ÖRDEKLERİM, Christian Duda, çev. Bahar Siber, İletişim Yayınları, 56 s. , 13 TL

Aslında tilki Konrad’ın niyeti anne ördeği yakalamaktı ve az kalsın bunu başarıyordu da. Ama anne ördek, tilkinin geldiğini duyunca yumurtasını geride bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı. Konrad yumurtayı dikkatle eve kadar taşıdı. Karnı çok açtı ve yumurtayı sahanda pişirip bir güzel yiyecekti. Ama eve vardığında, önce yumurtanın kabuğu çatladı sonra içinden bir civciv çıktı…

Dostluk, şefkat ve fedakârlık üzerine samimi ve sıcak bir hikâye.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir