İletişim Yayınları’ndan Yeni Kitaplar

SIĞINMACILAR (LONDRA, 1990-2000), Gün Zileli, İletişim Yayınları, 380 s., 23,80 TL

“Bu büyükçe parklarda, işsiz siyahlara olduğu gibi, bizim Türkiyeli sığınmacılara da rastlardınız. Sokaklarda ya da parklarda, kafasında köylü kasketi, üstüne bol gelen ceketi ve pantolonu, uzun sarkık bıyıklı, yaşlı Alevi köylülerine rastlamak insana hüzün verirdi. Kim bilir hangi rüzgâr savurmuştu onu köyünden alıp bu yabancısı olduğu diyarlara. Elleri arkasında, parmaklarına tespihini dolamış, başı havalarda, öylece, tek başına dolaşırdı. Belki de konuşacak birilerini arardı… Sığınamamış sığınmacının heykeli gibi bir taşın ya da bankın üzerine oturmuş olurdu. Çaresiz, umarsız, yalnız, ne geldiği yere ne kendi içine ne de dilsiz kaldığı bu ülkeye sığabilen acılı sığınmacının…”

Gün Zileli

Gün Zileli’nin 1946-2000 yıllarını kapsayan uzun soluklu otobiyografisi elinizdeki bu ciltle tamamlanıyor. Önceki dört ciltte, gençlik yıllarını, 1960, 1970 ve 1980’lerdeki siyasal mücadelesini anlatan Zileli, bu ciltte 1990 yılında gidip yaklaşık on beş yılını geçirdiği Londra’daki “sığınmacı” yaşamının on yılını konu ediyor. Yalnızca kişisel anılarını aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda “göçmenlik” gerçeklerine Türkiyeli bir sığınmacının gözünden tanıklık etme fırsatı sunuyor okuyucuya. ’90’lı yılların Londrası’na ait bir panorama ortaya koyması da cabası…

Sığınmacılar, benzersiz bir yaşam anlatısının beşinci ve son halkası. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın dönem sol siyasal geçmişinde aktif bir yere sahip olan Zileli’nin Londra’daki Türkiyeli göçmenlerin yaşamına içeriden tanıklığı.

BEDENİ, TOPLUMU, KÂİNATI YAZMAK, İrvin Cemil Schick, çev. ve yay. haz. Pelin Tünaydın, İletişim Yayınları, 392 s., 24,50 TL

Çağdaş Türkiye’nin kültürünün kökenleri kaçınılmaz olarak tarihinde aranıyor. İrvin Cemil Schick’in daha önce İngilizce yayımlanan kitaplarda ve süreli yayınlarda yer almış olan makalelerinin derlendiği bu kitapta, pek çok bileşene sahip kültür “alaşımı”nın birkaç boyutu işleniyor. Schick’in makalelerinde, Türkiye kültürünün özellikle İslâm dininden ve kültüründen miras aldığı bazı öğeler, örneğin yazının merkezî önemi, kılık kıyafeti belirleyen kurallar, harem kurumunun anlamı, cinselliğin edebi dışavurumları farklı açılardan inceleniyor.

Bu çalışmaları birbirine bağlayan ve kitabın bütünlüğünü sağlayan temel unsur, konu birliğinden ziyade metodoloji ve bakış açısı birliği. Michel Foucault, Edward Said, Raymond Williams gibi düşünürlerin izlerini taşıyan incelemelerde kültüre bir temsiller sistemi olarak yaklaşılıyor; toplumsal gerçeklik, belirli siyasi konumlara sahip “yazar”ların sürekli ürettiği ve yeniden-ürettiği bir metin olarak ele alınıyor. Schick’e göre, ortaya çıkan bu metinleri, konumlarına göre farklı şekillerde okuyan çeşitli kesimlerden insanlar ise toplumsal hayatı başka biçimlerde tecrübe ediyorlar. Schick’in dilbilimsel yaklaşımı toplumsal gerçekliğin maddiliğini sorgulamıyor; tam tersine, yazarın bu kitapta yer alan makaleleri her şeyden önce metinlerin maddi temellerini vurguluyor.

DÜNDEN KALANLAR: Türkiye’de Hemşirelik ve GATA TSK Sağlık Meslek Lisesi Örneği, Leyla Şimşek-Rathke, İletişim Yayınları, 223 s., 17,50TL

“Biz insan hayatıyla birebir iç içeyiz. Ama işte karşımızdaki insanlar nedense hiçbir zaman hemşireleri pek iyi gözle görmüyorlar. Hep, her zaman böyle olmuştur. Çalıştığımız yerlerde de öyle. Nedendir bilmiyorum bir laboranta bakış açısıyla bir hemşireye bakış açısı o kadar farklı ki. Aslında biz onlardan daha yoğun çalışıyoruz, daha fazla çalışıyoruz. Buna rağmen ama, bakış açısı ve verilen değer çok farklı. Bunlara çok üzülüyorum.”

Hemşirelik, kadın emeğinin görünmezliğinin evle sınırlı olmadığını bize en berrak gösteren örnektir herhalde. Ücretli bir emek türü olmasına karşın, görünmez. Çünkü onlarınki, “bakım emeği”dir! Yani kadınların “zaten”, “oldum olası” yapageldikleri işler. Hemşire söz konusu olduğunda tıbbi bakım, evde annenin, kız kardeşin yapıp durduğu işten pek de farklı bir şey değilmiş gibi düşünülür. Hemşire istediği kadar eğitim almış, yıllarca tecrübe biriktirmiş ve kimi zaman doktorun hatasını fark edecek kadar konuya hâkim olsun, o, “kız kardeş”tir.

Elinizdeki kitap, hemşirelere kulak veriyor, onların sesini duymamızı sağlıyor. Bu sesin anlattığı, sadece bir mesleğin çilesi değil. Bu sese kulak vererek cinsiyete ve sınıfa dair iç içe geçmiş düzenlemeleri “teknik” gerekliliklerden ve bilimsellikten ayırt edebiliyoruz…

BİZ ve ONLAR: Hayvanlarla Bağımızı Anlamak, Leslie Irvine, çev. Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, 262 s., 18 TL

İnsanlar neden hayatlarını hayvanlarla paylaşma ihtiyacı duyarlar? Diğer insanlarla kuramadıkları bağı ikame etmek, insanlarda bulamadıkları duygusal tatmini onlarda bulmak için mi? Sınıfsal statülerini ve zenginliklerini sergilemek için mi? Bakımlarına muhtaç olan bir canlıya “efendilik” taslayarak iktidar ve tahakküm heveslerini tatmin etmek için mi? Yoksa onlarla birlikte yaşamak, altında başka bir saikin aranmasına hacet olmayan, kendine özgü ve benzersiz bir ilişki deneyimi yaşattığı için mi?

Leslie Irvine, Biz ve Onlar’da bu sorulardan yola çıkıyor. Önce insanların hayvanlarla herhangi bir fayda veya çıkar beklentisi olmadan kurdukları ilişkilerin tarihine bakıyor. Bu kitapta, insanların asırlar boyu “etinden, sütünden, yününden” yararlandıkları evcil hayvanların değil, insanlara “yoldaş” olan hayvanların hikâyesi anlatılıyor. Hikâye kadim dönemlerde başlıyor; avcı-toplayıcılardan Mısır’ın kutsal kedilerine, Ortaçağ’ın cadılarına, Viktorya döneminin “iffetli” köpeklerinden günümüz kentlerinin “pet”lerine ve evsiz köpeklerine uzanıyor. Irvine bize, hayvanların her çağda, insanın kendi benliğini ve “büyük harfle” İnsan’ı inşa etme sürecinin ayrılmaz parçaları olduklarını gösteriyor. İnsanın insan olma sürecinde hayvanlarla kurduğu etkileşimin ortak zeminini gözler önüne seriyor.

CANAVAR YARIŞMASI, Guy Bass, çev. Mercan Yurdakuler Uluengin, İletişim Yayınları, 96 s., 8,90 TL

CANAVAR OLMAK SANILDIĞI KADAR KOLAY BİR İŞ DEĞİLDİR!

Gormik, Genç Canavarlar Yarışması’’’na katılmak için sabırsızlanıyordu.  Sonunda en korkunç kükremesini, en güçlü fırlatışını ve en fena ezişini herkese gösterebileceği harika bir fırsat yakalamıştı!

Yarışma günü geldiğinde, Gormik birinciliği kazanacak kadar canavarsı olabilecek miydi?

KAHRAMAN CANAVAR, Guy Bass, çev. Mercan Yurdakuler Uluengin, İletişim Yayınları, 88s., 8,90 TL

CANAVAR OLMAK SANILDIĞI KADAR KOLAY BİR İŞ DEĞİLDİR!

Gormik, amcası Krak ziyarete geleceği için çok heyecanlıydı. Ne de olsa Krak, ona göre dünyanın en cesur, en gözü kara canavarıydı! Gormik, onunla maceraya atılmak için sabırsızlanıyordu.

Krak ile kamp kurmaya giden Gormik’i, unutamayacağı bir macera bekliyordu…

AÇLIĞIN SOFRASINDA, Muhsin Kızılkaya, İletişim Yayınları, 239 s., 16,70 TL

Yeryüzünde vuku bulmuş ne kadar tatsız, ne kadar can acıtıcı, ne kadar yürek yakıcı hadise varsa meğerse hepsi yemek yüzünden çıkmış. Her türlü savaşın, her türlü kavganın temelinde “ekmek  davası” yatar çünkü. Toprağın bu kadar kutsal bir şey olması, hatta insanoğlunun üzerinde yaşadığı tapulu mülküne “vatan” adını vermesinin temelinde de bu “karın doyurma” dürtüsü yatar. Toprak besin verir, besin karın doyurur, doymuş insan mutludur, açlık ise beladır. Ondan olsa gerek Albert Camus, “İnsan aç kalmayagörsün, inançlarını bile yer,” demiş.

Çocukken soğuk kış gecelerinde, soba ateşinin etrafına kurulup dinlediği hikâyeler, masallar, destanlar, belleğinde yer ederken, öykünün bir yerine sızmış olan yemek bahsinin hep özel bir yeri olmuş Muhsin Kızılkaya için. Kulağına çalınan onca kan, gözyaşı ve acının arasından, buram buram yemek kokuları dolmuş burnuna… O hiç var olmayan yemeklerin tadı kalmış damağında.

Açlığın Sofrasında, bizi düğünlerden alıp mir konaklarına götürüyor, beylerin şölen gibi sofralarından kaldırıp bir içli köftenin insanın başına neler açtığını gösteriyor. Kulağına dolanlara dengbêj olup ses veren Muhsin Kızılkaya, ecinnilerden Nasturilere uzanan türlü hikâyeler anlatıyor ve diyor ki: “Hikâyeler pek iştah açıcı değilse bile, insanoğlunun birbirini yerken pek iştahlı olduğuna bir kanıt gibidir hepsi.”

Buyurun sofraya!

NEDEN SOSYALİZM?

Marksizmde Örgüt Sorunu: Leninist Parti Burjuva Modelinde Bir Örgüttür,

Mehmet Ali Aybar, İletişim Yayınları, 365 s., 22,50 TL

Aybar’ın 1979 ve 1987’de yayımladığı, içerikleri itibarıyla bir bütün oluşturan iki kitabı Neden Sosyalizm? veMarksizmde Örgüt Sorunu’nu bir araya getiren bu kitap, sadece sosyalist bir örgütlenme modelinin “nasıl olmaması” gerektiğine değil, aynı zamanda “nasıl bir sosyalizm” sorusuna da odaklanıyor. Demokrasi, özgürlükler, sosyalizm ideali ve ilkeleri konusunda kuşağının büyük çoğunluğunun ilerisinde olabilmeyi başaran Aybar’ın, insanı ön plana çıkaran ve bunları ana kaynak Marx’ta temellendiren düşüncelerini daha yakından tanımak için önemli bir çalışma. Hukukçu, akademisyen, gazeteci, siyasetçi kimlikleriyle bir döneme damgasını vuran isimlerden olan Mehmet Ali Aybar “başka türlü” bir sosyalistti:  Kullandığı “güler yüzlü sosyalizm”, “Türkiye’ye özgü sosyalizm”, “özgürlükçü sosyalizm” kavramlarıyla; sadece sistem içinde değil sosyalizm uygulamaları, teorileri içinde de gördüğü çarpıklıkları ifade etmekten hiç çekinmemesiyle; ülkedeki Kürt sorununa değinen belki de ilk siyasetçi olmasıyla; “yatay örgütlenme” modelini savunmasıyla…

ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak için kurulan Uluslararası Russell Mahkemesi’nde üyelik yapacak uluslararası saygınlığı, entelektüel donanımı, kültürü, bilgisi olan Aybar, ömrünün sonuna kadar sosyalizm mücadelesinden vazgeçmedi. 15 milletvekiliyle Meclis’e girmiş Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanı Aybar’ın her koşulda altını çizdiği bir gerçek vardı: “Sosyalizm insanlar içindir; insanlar sosyalizm için değil…”

“TA EZELDEN TAŞKINDIR…” ANTEP, der. Mehmet Nuri Gültekin, İletişim Yayınları, 656 s., 33 TL

Büyük yazar Orhan Kemal, “Antep” denince aklına her şeyden önce kırmızı ve yeşilin geldiğini yazmış: “Toprağı kıpkırmızı, üstündeki bitki yemyeşil…” Onunla beraber tabii fıstık gelirmiş aklına… siyah üzüm… cartlak kebabı, sarımsak kebabı… rakı, şarap… Ve tabii “Gazi” adını getiren “kahramanlık”…

Çağrışımları, imgeleri, mitleri bol, renkli bir yer Antep. Mehmet Nuri Gültekin’in hazırladığı elinizdeki derleme, Antep’in çok renkli, çok cepheli kimliğinin hakkını veriyor: Antep imgesinin zaman içindeki seyrine bakıyor, Karayılan’dan Şahinbey’e, kahramanlık mitlerinin değişimini sorguluyor… Etno-kültürel yapıyı, aşiretleri, Barakların ‘oturuşunu’, göçlerin etkilerini inceliyor… 16. yüzyıl eşrafından günümüz sermayesine, kapitalizmin Antep’e nüfuzunu; zengin vitrinin ve ‘marka şehir’ imgesinin berisindeki yoksulluğu görüyoruz – özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden… “Ağalara, sömürücülere karşı” kalkışanlardan muktedirlerin siyasetine dek, Antep’in politik yaşamına bir bakış da eksik değil. Ayrıca Antep’in edebiyatçıları… Kırmızı-siyah Gaziantepspor… Elbette Orhan Kemal’in bereketli ve ehlikeyif Antep imgesinde de sağlam bir yeri olan mutfak kültürü… Ve “Antep diye uğrun uğrun ağlamak”la “Goncalarla süslüdür yolların Antep senin” aralığında izlenimler,  hatıralar…

Emin Baki Adaş, Mustafa S. Akpolat, Suavi Aydın, Kemal Bakır, Zeynep Başak, Coşkun Çelik, Musa Dağdeviren, Hamdi Doğan, Osman Elbek, Şerife Geniş, Mehmet Nuri Gültekin, Ayşe Gündüz-Hoşgör, Meltem Karadağ, Yücel Karadaş, Orhan Kemal, Şenay Leyla Kuzu, Leslie Peirce, D. Şirin Saracoğlu, Muhsin Soyudoğan, Ahmet Talimciler, Ayşen Uysal, Ahmet Ümit, Halil İbrahim Yakar, Ayşe Seda Yüksel ve Mezher Yüksel’in katkılarıyla…

ZAFER: Bir Ada Hikâyesi, Joseph Conrad, çev. Armağan İlkin, İletişim Yayınları, 380 s., 22 TL

Joseph Conrad’ın yarattığı kahramanların en ünlülerinden biri, Zafer’in başkarakteri Axel Heyst’tir. Bir kömür şirketinin ortağı olan Heyst, işleri bozulunca, zaten hep içinde taşıdığı “hayattan elini eteğini çekme” dürtüsüne boyun eğer ve Malay Takımadaları’ndan birinde inzivaya çekilir. Bir kadına âşık olup inzivasının kapısını biraz aralamaya kalktığında ise karşısında, aşina olduğumuz o karmakarışık “Conrad dünyası”nı bulacaktır. Joseph Conrad bir mektubunda, bu romanı yazarken yoğun bir şekilde Schopenhauer okuduğunu, Axel Heyst’in yabancılığında ve münzeviliğinde de bunun çok etkili olduğunu söyler. 1915 tarihli bu güçlü romanı, Armağan İlkin’in çevirisi ve Conrad’ın kitaba farklı zamanlarda yazdığı iki önsözle sunuyoruz.

“Zafer, Conrad’ın klasikleşmeyi talep eden kitaplarının başında gelir ve deha beklentisine en doyurucu cevabı verenlerden de biridir.”

F.R. LEAVIS

“Axel Heyst, Conrad’ın yarattığı karakterlerin belki de en ilginç ve karmaşık olanıdır. Zafer’i Conrad’ın en iyi romanlarından biri yapan şey, Heyst karakterinin derinliğidir.”

JOCELYN BAINES

KAYIP DESTAN’IN İZİNDE, Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji, Erkan Irmak, İletişim Yayınları, 267 s., 19,50 TL

Nâzım Hikmet, Cumhuriyet döneminin tamamına damgasını vurmuş en önemli edebi ve siyasi şahsiyetlerden biri. Şiirleri, hem getirdiği biçim hem de seçtiği içerikle kuşaklar üzerinde bugün dahi etkisini sürdürüyor. Ancak Nâzım Hikmet şiirleri üzerine etraflı incelemelerden halen yoksunuz. Erkan Irmak, Kayıp Destan’ın İzinde başlıklı çalışmasında bu meşakkatli işin bir kısmını üstlenerek şairin Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları eserlerini ele alıyor. Destan’ın yazıldığı koşulları, bu koşulların etkisiyle şairin yaşamı arasındaki bağı, Memleketimden İnsan Manzaraları’na uzanan süreçte Nâzım Hikmet’in şiirlerinin “modern epik” formuna nasıl kavuştuğunu inceliyor ve bu şiirlerin edebiyat tarihi ve edebiyat eleştirisi açısından nasıl değerlendirilebileceğini gösteriyor. 2009 Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü’ne de layık görülen Kayıp Destan’ın İzinde, Nâzım Hikmet’i ve şiirini “okumak” için de kapsamlı bir çerçeve çiziyor.

İKTİSADI FELSEFEYLE DÜŞÜNMEK, der. Ozan İşler-Feridun Yılmaz, İletişim Yayınları, 228 s., 18,50 TL

İktisat ile felsefenin ilişkisi, bir baba-oğul veya aşk-nefret hikâyesine benzetilebilir. Pek çok sosyal bilim alanında olduğu gibi iktisat da felsefeden farklı ve kendine özgü bir hayat alanı açmayı amaçlamış, tarihteki ayrışma hatlarına bakılırsa, bunu oldukça keskin bir tarzda yapmıştır. Felsefeyi spekülatif bulmak, pozitivist referansların dışında kabul etmek ve şüphecilik ile eleştirelliği de iktisadın dışına itmek, söz konusu ayrışmayı pekiştiren popüler yargılardandır. Bu yüzden geçtiğimiz yüzyılda felsefeyi yönlendiren isimler arasında iktisatçılar anılmamışlardır. Yakın dönemde sosyal bilimleri birbirine yakınlaştıran yöndeşme, iktisatla felsefe arasındaki tarihsel ilişkiyi yeniden hatırlatan gelişmelere vesile olmuştur. İktisadi düşünce tarihi konusunda uzmanlaşmış bir grup Türkiyeli akademisyenin oluşturduğu “İktisadi Düşünce Girişimi” bu kez iktisadı felsefeyle düşünmeyi hedefleyen bir kitapla karşımızda.

Eyüp Özveren, Feridun Yılmaz, Metin Arslan, Ozan İşler, Kaan Öğüt, Ragıp Ege, Ercan Eren, Bahar Araz Takay, Gülenay Baş Dinar, Derya Güler Aydın kitaba katkıda bulunan iktisatçılar.

İktisatla felsefe arasındaki ilişkinin kökenlerini sorgulayan, iktisatçı felsefecileri tartışan ufuk açıcı bir başvuru kitabı daha…

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir