İletişim Yayınları’ndan Şubat 2011 Kitapları

SON KÜRT İSYANI, Mesut Yeğen, İletişim Yayınları, 173 s., 22,00 TL

“Kürt meselesi: Niye var?” Mesut Yeğen’in elinizdeki kitaptaki sorgulaması, bu basit ve temel soruyla başlıyor. Yıllarca etrafında dönülüp durulan ve bir türlü içinden çıkılamayan bir meseleyi ilk defa karşılaşıyormuşçasına yalın, açık seçik ortaya koymak zihin açıcıdır. Mesut Yeğen, bu “sadeleştirmeyi” yapıyor. Fakat orada kalmıyor, aynı zamanda Kürt Meselesinin somut görünümlerine, zorlu ayrıntılarına giriyor. Kürtçe eğitim, demokratik özerklik gibi en hararetli tartışma başlıkları Masaya yatırılıyor kitapta. Bu konular, reel politika aktüalitesine sıkışmadan, kavramsal bir berraklıkla ele alınıyor. Sarılmamış yaralar, tarihsel arka plan: Dersim, Şark Islahat Planı da görüş ufku içinde. Kürt Meselesinde “nispeten iyi, sakin” bir dönemden geçerken, Kürt meselesinin ağır tarihsel mirasının ve yaşanan onca “kötü zamanın” bilgisini unutmayan yazılar. “Nispeten iyi”nin değerini bilmek ve iyimser kalabilmek için…

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ, James Joyce, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, s. 295, 19,50 TL

Joyce’un yarı-otobiyografik romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, genç Stephen Dedalus’un bir sanatçı olabilme arzusuyla, hayal gücünü boğan ve yaratıcılığını sindiren kiliseye, okula ve topluma başkaldırışını anlatıyor. 20. yüzyıl edebiyatında bir devrim yaratan ve edebiyatın yarınına damgasını vuran Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, yetişkinliğe henüz varmamış genç bir adamın gözüyle dünyayı göstermesi ve bilinç akışı tekniğinin en yetkin ilk örneklerinden biri olmasıyla da edebiyat tarihinin en önemli eserleri arasında sayılmaktadır.

Joyce’un edebiyat tarihindeki yerini yok sayamayız. Hatta “Joyce’dan önce ve Joyce’dan  sonra” diye bir ayrım bile yapılabilir belki. Çünkü Joyce bir sanat olgusu, yeryüzü sanatının vardığı önemli bir aşamadır.

MURAT BELGE

MEDYA ve İLETİŞİM SOSYOLOJİSİ, Éric Maigret, çev. Halime Yücel, İletişim Yayınları, 366 s., 22,00 TL

Çağdaş dünyada gençlerin sosyalleşmesine, siyasete, hatta toplum inşasına etkisi bakımından kitle medyasının ve iletişimin rolü, gücü tartışılmaz. Ancak tam da bu sebeplerle, kitle medyası ve iletişim ciddi bir şekilde tartışılıyor. Bu alanda Fransa’nın önde gelen isimlerinden biri olan sosyolog Éric Maigret bu tartışmaya, kökleri Amerikan ampirik ekolüyle Frankfurt Okulu’nun kimi zaman kesişen tezlerine, Habermas ve Habermas sonrası kamusal alan kuramlarına, etkileşimciliğe, yapısalcı kuramlara, kültürel çalışmalara uzanan iletişim sosyolojisi açısından yaklaşıyor. İfade, egemenlik ve demokratikleşen bir dünyaya katılmanın aynı anda ve bir arada mümkün olabileceğini gösteren medya ve iletişimin bu büyük atılım sürecini Amerikan pragmatist vizyonunu da ele alarak inceliyor.
Medya ve İletişim Sosyolojisi öğrenciler için bir başvuru kaynağı olduğu kadar, medya ve iletişim alanında çalışan, düşünen, ayrıca iletişim alanında olan bitenden yeterince haberdar olmadığına inanan herkes için faydalı bir kitap.

ŞEHRE GÖÇEN EŞEK, Levent Cantek, İletişim Yayınları, 339 s., 22,50 TL

Türkiye’de popüler kültürün erken çağına, kültür endüstrisinin palazlanmasından önceki zamanlarına eğiliyor bu kitapta Levent Cantek. Geleneksel mizah öğelerinin, köklü hiciv klişelerinin modernleşme sürecini yaşadığı bir dönem bu: Nasrettin Hoca’nın eşeğiyle beraber şehre göçtüğü bir dönem…  Cantek, mizahın nasıl etkili bir ‘çaktırmadan direniş’ yolu olduğuna dikkat çekiyor, “karanlıkta kahkaha”ya kulak kabartıyor.  Alt-kültürün gücüne dikkat çekiyor. 1940’lar-1970’ler aralığının popüler kültür olgularının bir potpurisini izliyoruz kitapta: Akbaba, Nuh’un Gemisi, Gırgır gibi efsanevî mizah dergileri… ‘Kılıçbaz’ çizgi romanlar ve çizgi romanda kadın imgeleri… Siyasal kültürümüzde tahkir geleneği… Her hükümete dost Yusuf Ziya Ortaç, şeytanlaştırılan Sabahattin Ali, bir fenomen olarak Aziz Nesin… Halk terbiyesi ritüelleri… Köy/köylü imgelerinin inşası ve değişimi… Günümüze de bir bakış fırlatıyor Levent Cantek; televizyon dizilerinin mana ve ehemmiyetine dair bir çift söz ediyor. Kitabın sürpriz bir ilâvesi var. Hoş bir sürpriz: “Mizah Mahallesinde Aylak Aylak…” Türkiye’de mizahın üreticileri, mecraları, figürleri üzerine kısa değinmeler, vur-kaçlar, aforizmalar… On beş yıldır tutkuyla mizahın, çizgi romanların, argonun, avam kültürünün coğrafyasını arşınlayan bir popüler kültür ustasından, rengârenk bir yazı demeti.

KARŞIT HAFIZALAR: SOYKIRIMIN ÖNEMİ ve ETKİSİ ÜZERİNE, Dan Diner, çev. Hulki Demirel, İletişim Yayınları, 112 s., 12,00 TL

Yahudi Soykırımı, yani Holokost, gerçekleştikten ancak onyıllar sonra Batı kamuoyunun kolektif hafızasının yüzeyine çıktı ve yoğun bir hesaplaşmanın konusu oldu. Dan Diner’in bu kitaptaki sorgulamasına yön veren temel sorunun buradan türediği söylenebilir: Nedendi bu gecikme? Peşinden, bir soru daha: Öncesindeki tarih anlatıları Holokost’u dünya savaşının bir tür ‘yan etkisine’ indirgemişken, bu insanlık suçunun eşsiz vahametinin bilincine varıldıktan sonra da bu kez tarihsel ve siyasal bağlam tamamen gözden yitiyor mu? Tarih bilinci açısından bu da tehlikeli değil midir? Zamanımızın önemli tarihçilerinden Dan Diner, Holokost’un yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasının başka hafıza politikalarına da aynı sorunun ışığında eğiliyor. Batı ve Doğu Avrupa’nın Soğuk Savaş çağındaki farklı ‘zamanlarıyla’ ilgili, Batı–dışı dünya ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin tarihsel deneyimleriyle ilgili hafıza kırılmalarına bakıyor.
Diner’in temel meselesi, 20. yüzyılın büyük insanlık felaketlerini kimlerin ne zaman görüp tanıdığını incelemek, bu büyük mağduriyetlerin tanınmamasının, göz ardı edilmesinin arkasındaki tarihsel bağlamı ve politik zihniyet yapılarını araştırmak. Geçmişle hesaplaşma politikalarının hararetli tartışmalara konu olduğu bir dünyada ufuk açıcı, yol gösterici bir eser.

PETERSBURG ÖYKÜLERİ, Nikolay Gogol, çev. Ergin Altay, İletişim Yayınları, 252 s., 16,50 TL

19. yüzyıl Rusyası’nı anlatan bu öykülerde Petersburg’un ünlü sokaklarını arşınlarken sıradan Rus memurların evlerine, soyluların akşam davetlerine konuk oluyor; bir ressamın ve bir delinin zihninin sınırlarına çarpıyor; kopmuş bir burnun peşinde gerçeküstücülüğün izinde bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gogol’ün ironisiyle, insanın kimlik arayışını bir hiçlik mertebesine yükselttiği en ünlü öykülerinden; “Nevski Bulvarı”, “Burun”, “Portre”, “Palto”, “Fayton” ve “Bir Delinin Hatıra Defteri”nin yer aldığı Petersburg Öyküleri, klasik olmanın hakkını veren, defalarca okunabilecek bir eser…

Edebi tarzı, tıpkı uzay gibi bükümlüdür; ama Gogol’ün büyülü karmaşasına, çekince ve pişmanlık duymadan balıklama dalabilen az sayıda Rus okuru vardır.

Gogol’ün “Palto”su, yaşamın belirsiz örüntüsü içinde kara delikler açan, grotesk ve korkunç bir kâbustur. Yüzeysel okur bu hikâyede, maskaranın tekiyle ağır şekilde dalga geçildiğini düşünecektir; ağırbaşlı okurlarsa, Gogol’ün esas niyetinin, Rus bürokrasisinin dehşet vericiliğini ifşa etmek olduğuna kesin gözüyle bakacaklardır. Ama ne doyasıya gülmek isteyenler ne de “insanı düşünmeye zorlayan” kitaplara içi gidenler anlayacaktır, “Palto”nun mevzusunu. Yaratıcı okur beri gelsin; bu hikâye onun içindir.

VLADIMIR NABOKOV

DUBLİNLİLER, James Joyce, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, 231 s., 16,00 TL

Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Joyce’un bütün eserlerinde, İrlanda ve Dublin, esin kaynağı olarak, özellikle insanlarıyla öne çıkar.

İlk önemli eseri Dublinliler’de İrlanda’nın ruhsal tarihinden kapsamlı bir kesit sunan Joyce, sevgili şehri Dublin’e çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplumsal hayat düzeylerinde bakmış, şehrinin ruhsal yoksulluğunu sergilerken ilginç bir yazı kuramı oluşturmuştur. Joyce yaşanan gerçekliğin özüne varmada, önemsiz gibi görünen sıradan yaşantıları ve bunlardaki ayrıntıları ustaca düzenleyerek, derinlerde yatan önemli sorunlara göndermeler yapar.

Bu hikâye kitabının, başka birçok hikâye kitabından farkı, değişik esinlemelerle yazılmış hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşmasıdır. Bütün hikâyeler arasında tematik bir ortaklık ve gelişme vardır (…) “Dublinli olma” hali gibi bir tema çerçevesinde bakıldığında bu özellik çarpıcıdır.

MURAT BELGE

Zola’nın metni bir babanın elimizden tutarak bize “Bak şu binaya ve düşün,” demesine benzer. O binanın anlamını belki apaçık söylemez, ama sezdirir. Joyce’un metni ise bizi, o binanın duvarına çarptırır. Metin uzaktan gülümseyerek bakar ve karşısında yapayalnız kalırız.

ORHAN PAMUK

ÜÇ DÖNEM BİR AYDIN: BURHAN ASAF BELGE (1899-1967), Aytaç Yıldız, 326 s., 22,50 TL

Burhan Asaf Belge, imparatorluktan Cumhuriyet’e geçerken yetişen ve bu dönüşümün getirdiği etkilerle şekillenen bir kuşağın üyesiydi. Ülkenin kaderinde söz sahibi olabileceği ihtimaliyle hareket eden, gücünü böylesi bir ihtimal üzerinde yoğunlaştırmaya çalışan bu kuşak, siyasal alanın kuruluşunda önemli roller oynadı. Ancak rejimin kendi taleplerinin karşılığını oluşturmak ya da rejime yön vermek ancak iktidarın müsamahası ile söz konusu olabileceği için, bu müsamaha gösterilmediğinde fertlerin rolleri sınırlı kaldı. Burhan Asaf Belge, Kadro dergisi etrafında bir araya gelen isimlerle ve Kadro hareketinin faaliyetleri ile tanınıyordu.

Kapitalizmle sosyalizm arasında bir yol öneren, milli kalkınmacı bir perspektifle üretilen Kadro fikriyatı, rejim tarafından kabul görmediğinde, dergiyi bir araya getiren isimler farklı siyasal çevrelere dağıldılar.

Burhan Belge, hayatının sonraki döneminde gazeteciliği ile öne çıktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazizme ve faşizme karşı bir dil kullandığı radyo programları yaptı. Çok partili döneme geçildiğinde Demokrat Parti çevresinde yer aldı. Zafer gazetesinde DP politikalarına dair, CHP ile polemiklere yoğunlaşan yazılar yazdı; DP’den milletvekili seçildi. 1960 darbesinin ardından tutuklandı; yazıları ve konuşmaları nedeniyle yargılandı.

Gençliğinde Spartakist görüşlerle girdiği siyasal arenadan sağ muhafazakâr bir perspektifle ayrıldı. Aytaç Yıldız, Üç Dönem Bir Aydın: Burhan Asaf Belge’de Cumhuriyet’in kuruluş devrinin ve ertesinin bir panoramasını, çok ayrıntılı bir biyografi üzerinden, kapsamlı bir analizle çiziyor.

BABALAR: MODERN BİR KAHRAMANLIK HİKÂYESİ, çev. Fikret Doğan, İletişim Yayınları, 351 s., 21,00 TL

Dieter Thomä Babalar’da geçmişten günümüze “baba” kavramının kültürel tarihini ele alıyor. Sadece babalar için yazılmış, bir babanın mutluluğunu anlatan, babalığın ne kadar zor olduğunu gösteren bir kitap değil bu.

Çocuklarla babalar arasında tarih boyunca devam eden bitmez tükenmez kavgayı esas alan, bu çatışmanın ataerkide yarattığı gerilemeye odaklanan bir çalışma.

Aydınlanma’dan modern toplumlara uzanan süreçte babalık hallerindeki dönüşümü gözler önüne seren Babalar, erkekliğin ve babalığın krizini canlı bir dille tartışıyor. Babalık görevlerini yerine getirmemekle, yeterince sert olmamakla, çocuklarını ihmalle ya da bunların tam tersi suçlamalarla karşı karşıya kalan babaların dünyasına kapsamlı bir bakışla yaklaşıyor.

Temel görevi aileyi doyurmak olan, çocukları üzerinde mutlak hâkimiyete sahip adamdan bir tür “yaşam koçu”na evrilen babaların hikâyesini anlatan Thomä, baba olmanın karmaşık dinamiklerini sergilerken romanlardan filmlere, popüler baba figürlerinden ’68’lilerin dünyasına, Sovyetler Birliği’ndeki aile anlayışından günümüz gençlerinin baba olmaya karşı isteksizliğine kadar uzanan geniş bir yelpazeyi gözler önüne seriyor.

SANAT MEZAT: 12 Milyon Dolarlık Köpekbalığı. Çağdaş Sanatın ve Müzayede Evlerinin Tuhaf Ekonomisi, Don Thompson, çev. Renan Akman, İletişim Yayınları, 394 s., 25,00 TL

Küreselleşmeyle birlikte, kültürün özelleştirilmesi ve finansın ekonomide egemen olması sonucu, sanat da önemli bir finans aracına dönüştü. Finans dünyasını yöneten spekülasyon giderek sanatı da teslim aldı. Bu süreçte müzayede, sanatın değerlendirildiği bütün diğer ortamların önüne geçti.

Müze, fuar, bienal ve galerilerin işleyişi üzerinde, hatta sanat tarihi ve eleştiri yazınında bir hegemonya oluşturdu. 1990’larda tırmanan bu gelişmeyi çağdaş sanatın yoğun olarak piyasalaştırılması izledi. Sanat bir lüks, sanatçı da bir girişimci olmaya yönlendirildi. Aralarından işini bilen bir azınlık, tarihte hiçbir sanatçının hayal edemeyeceği servetler kazanırken, çoğunluk kaybetti. Don Thompson, Sanat Mezat kitabında, “çağdaş sanatın ve müzayede evlerinin bu tuhaf ekonomisi”ni araştırıyor.

Müzayedeci, Mark Rothko’nun “Beyaz Merkez” adlı tablosu için 72,8 milyon dolara çekici indirdiğinde, salondan uzun bir alkış yükselmişti. Kutlanan neydi? Alıcının zenginliği mi? Egosunun zaferi mi? Estetik beğenisi mi? Yeni bir rekor fiyat mı? Müzayede çekici indiğinde, fiyat değere eşitlenmiş olur ve bu, sanat tarihine geçer. Fiyat, sanat tarihinin artık bir çek defteriyle ne kadar kolay yeniden yazıldığını göstermektedir.


TURUNCU GEÇMİŞİN KIYISINDA, Melih Özeren, İletişim Yayınları, 301 s., 19,50 TL

“Ömrümden, sürüye sürüye yanımda en çok kendimi getirdim. Bugün ve geçmişin teknesinin temel direğiyim ben. Pas dolu bir limanda, paslı bir direk…”

“Veda gününe kadar, artık her şeyi bir kere yapıp on kere aklımıza yazacaktık ki unutmayıp hatırlayalım. Evin yokuşundan son kez çıkacaktım mesela; anahtarlarını son kez kaybedecek ve bir daha hiç yaptırmayacaktım.

Ada vapuruna son kez binecek, Marika’yı evinde son kez görüp dönüş vapurunun üstünde onu son kez özleyecektim.

Bir akşam onun evinde kalıp ertesi akşam kendi evime dönecek; karanlık basınca gündüzünü, güneş doğunca gecesini özleyecektim.”

Azınlıklar ve Rumlarla ilgili romanları genellikle sevemedim. “Bizi anlamadılar” duygusu hep öne çıktı. Melih Özeren’in yazdığı Turuncu Geçmişin Kıyısında’yı okumam ise farklı oldu. Önyargı ile başlamakla birlikte sayfalardan çıkıp gelenler beni sarstı ve duygulandırdı. Sevdim bu romanı.

İnsanı ve hayatı anlamaya uğraşırken; toplumsal bir gerçeklik olan ayrımcılığın sarsıntısını da anlatmaya çalışan bir kitap bu. Bu tür anlatılarda karşılaştığımız etnik savunma mekanizmalarını veya ötekini dolaylı olarak yerme ihtiyacını bu romanda hissetmedim.

“Geçmiş” sayabileceğimiz bir dönemi, İstanbul’un eski sakinlerini ve en başta insan yanları öne çıkan, yanı başımızda yaşamış kahramanları yakından tanıyacak; memleketlerinden uzakta ihtiyarlamış bu insanların nasıl da birer hafıza işçisine döndüklerini görüp, yazar gibi siz de seveceksiniz onları.

HERKÜL MİLLAS

Author: Burak Kartal

Share This Post On

4 Comments

  1. Şubat ayı listesi çok güzelmiş, özellikle Joyce’ları yeniden basmalarına çok sevindim.

  2. Kısacık şubata ne güzel kitaplar sığdırmış iletişim. Joyce’lara ben de çok sevindim.

  3. İletişimin Joyce’u basmasına çok sevindim. Dublinliler’in doğru düzgün bir baskısını bulmak çok zordu. Bir de Yusuf Atılgan’a armağan’ı bassalar ne güzel olur.

  4. Yusuf Atılgan’a Armağan ne güzel olur gerçekten. Yeri gelmişken Yapı Kredi de Tezer Özlü’ye Armağan’ı bassa keşke.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir