İletişim Yayınları’ndan Mart 2011 Kitapları

EZBER BOZMAK, Stephen Kinzer, çev. Sulhiye Gültekingil, İletişim Yayınları, 293 s., 20,50TL

Türkiye ve Ortadoğu üzerine önemli çalışmalarıyla tanınan usta gazeteci Stephen Kinzer, Ezber Bozmak’ta ABD’nin Ortadoğu politikasına dair bir tartışma açıyor. Öncelikle Amerikan “ezberini” hatırlatan Kinzer, Amerika’nın Ortadoğu siyasetinin Soğuk Savaş’tan bu yana değişmediğini, Suudiler ve İsrail’le uyumlu bir biçimde geliştiğini anlatıyor.  Daha sonra ise ABD’nin mevcut siyasetini farklılaştıracak yeni bir güzergâh ve işbirliği haritası çiziyor. İran ve Türkiye’nin 20. yüzyıl tarihlerini yeniden ele alarak, bu iki ülkenin söz konusu yeni yapılanma içinde anahtar rolleri olduğunu ileri sürüyor.

ABD’nin Ortadoğu politikasını İran ve Türkiye merkezli düşünmesi gerektiğini düşünen Kinzer, geçmişteki hatalı politikaları, süregiden tutumları ve kendini tekrar eden söylemleri başkalaştıracak, ezber bozacak, sil baştan başlatacak bir işbirliği politikası hakkındaki tasarımlarını aktarıyor. Türkiye tarihinin “dışarıdan”, Amerika’dan nasıl göründüğüne dair bir yorum olmasının ötesinde Kinzer’in kitabı, Türkiye’nin bölgesinde bir aktör olarak nasıl anlaşıldığını da gösteriyor.

Ezber Bozmak, Ortadoğu barışı ve geleceği hakkında İran ve Türkiye’yi önemseyerek yapılmış bir siyaset revizyonu önerisi. Obama sonrası Amerika imgesinin bir örneği… Dikkat çekici ve tartışmacı bir “global siyaset” kitabı.

Zaten hemfikir olup olmamak bakımından değil, Türkiye’nin nasıl göründüğünü, nasıl yorumlandığını öğrenmek bakımından önemli, bu kitap.

İSMAİL BEŞİKÇİ, der. Barış Ünlü-Ozan Değer, İletişim Yayınları, 616 s., 34,50 TL

İsmail Beşikçi, Türkiye’de “düşünce özgürlüğü” sorununun simgesidir. 1970’lerin başından bugüne dek kitaplarına, yazılarına sürekli dava açıldı, on yedi yıl hapiste yattı.

İsmail Beşikçi, Türkiye’de Kürt sorununun “tabu” oluşunun da simgesidir. Kürt sorunuyla ilgili öncü çalışmaları, onun hep “mahkemelik” olmasına ve üniversitede barındırılmamasına yol açtı.

Barış Ünlü ve Ozan Değer’in emeğiyle ortaya çıkan bu kitaptaki yazıların bir bölümü, İsmail Beşikçi’nin -veya onu aşk ve hürmetle sevenlerin yıllarca verdiği adla “Sarı Hoca”nın- kişiliğiyle ilgilidir. Kitabın geniş bölümünü ise, onun eserinin ilhamıyla, Kürt sorununun farklı dönemleri, farklı bağlamları üzerine yazılar oluşturuyor. Kürt sorununun aynasında Türkiye’de demokrasi, insan hakları, üniversite sorunlarını tartışan yazılar da bu çerçeveyi tamamlıyor.

Kürt sorunu üzerine yüklü bir muhasebe olduğu kadar, İsmail Beşikçi’ye bir saygı armağanı…

Kaya Akyıldız, Gökçen Alpkaya, Kerem Altıparmak, Ahmet Aras, Ruşen Arslan, Abdurrahman Aydın, Fikret Başkaya, Oya Baydar, Mehmet Bayrak, Murat Belge, Hasan Bildirici, Hamit Bozarslan, Martin van Bruinessen, Handan Çağlayan, Ozan Değer, Temel Demirer, Yücel Demirer, Şeyhmus Diken, Ragıp Duran, Şakir Epözdemir, Işık Ergüden, Ümit Fırat, Cevat Geray,  Haluk Gerger, Sabahattin Güllülü, İbrahim Gürbüz, Talat İnanç, Zeri İnanç,  Levent Kanat, Karin Karakaşlı, Ruşen Keleş, İoanna Kuçuradi, M. Malmîsanij, Recep Maraşlı, H. Mem, Murathan Mungan, Baskın Oran, Ahmet Önal, İzzettin Önder, Hüsnü Öndül, Sibel Özbudun, Ünsal Öztürk, Necmettin Salaz, Esra Sarıoğlu, Murat Sevinç, Ahmet Soner, İlhan Tekeli, Mustafa Topal, Bedahet Tosun, Barış Ünlü, Nabi Yağcı ve Halit Yalçın’ın katkılarıyla.

KADINLIK MI? ANNELİK Mİ?, Elisabeth Badinter, çev. Ayşen Ekmekçi, İletişim Yayınları, 184, 14,50 TL

Annelik, kadın olmanın bittiği nokta mıdır? Eğer günümüzün “ideal anne”sinden söz ediyorsak, evet… Beklentiler öylesine ağır ki kadının anneliği “hak etmek” için ekonomik özgürlüğüyle birlikte sosyal ve cinsel hayatından da vazgeçmesi gerek… Hayatından ödün vermeye yanaşmayan “anne-kadın”ın ise sinirleri sağlam olmalı. Çünkü Elisabeth Badinter’in de ortaya koyduğu gibi, “vicdan azabı” ideal annelik Şablonuna uymak istemeyenler üzerinde gerçekten etkili olan bir baskı aracı… Bugün kadınlar, mücadele vererek geldikleri noktadan, tip camiası ve aile kurumunu yücelten kesimler tarafından uzaklaştırılıyor. Üstelik emzirmeyi ve annelik rolünü öven feminist akımların işbirliğiyle!

Kadınları bu modern kölelik düzenine sürükleyen ne? Badinter’e göre, kadının profesyonel hayattaki yeri hâlâ sağlamlaşmış değil. Öte yandan, bitmez tükenmez annelik yükümlülükleri kadına sürekli evinin yolunu gösteriyor. “Yeşil” siyaset ve idealleştirilen natüralizm nosyonu ise, “doğal” doğum yapmasını, hazır mama, bez ve biberon kullanmamasını, kısacası, hayatını kolaylaştıran her şeyi bırakmasını telkin ediyor.

Sonuçta kadına iki seçenek sunuluyor: Ya “çocuk-egemen” bir yaşama razı gelmeli ya da çocuk yapmaktan bütünüyle vazgeçmeli. Doğum oranlarındaki düşüş ikinci şıkkın güçlendiğinin ispatı. Badinter Kadınlık mı? Annelik mi? sorusunun kadınlar için nasıl tehditler içerdiğini etkileyici bir biçimde gösteriyor: Bu tercih dayatması, sonuç en olursa olsun, kadınlara mutsuzluktan başka şans tanımıyor…

APARTMAN BOŞLUĞU, Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları, 254 s., 18,50 TL

Yatak odasında dikkatimi çeken bir diğer ayrıntıysa duvarın orta yerindeki portakal büyüklüğündeki delikti. Emlakçı o tarafa doğru bakmasına ve gördüğü her şey üzerine makineli tüfek gibi yorum yapmasına rağmen delikten bahsetmiyordu. Bir an için deliği sadece kendimin gördüğünü düşündüm. Sadece bana görünüyor olabilir miydi? Ürpererek bakmaya devam ettim. Emlakçı önce bana, sonra baktığım yere baktı. Neyse ki o da görüyordu. Yan yana durmuş, gözlerimizi deliğin arkasındaki karanlığa dikmiştik. Sanki içerden bir ses ikimize birden seslenmişti: “Hişşşt, siz ikiniz!” Bir an için kendimi duvarın arkasından, deliğin içinden gördüğümü hayal ettim. Karanlığın ortasındaki yuvarlağın merkezindeki suratım şaşkındı.

Huzursuz biri var karşımızda… Orta sınıftan, eğitimli, eski reklamcı, uzayıp kısalmayan bir cover grubunda şarkılar söyleyen Arif… Beste yapmak için daha sessiz bulduğu yeni evine kapandığında kendini sıfırlamaya karar veriyor… Başka bir hayatı olsun istiyor, anlamlı ve yaratıcı olduğu yeni bir şeyler yaşamayı aklına koyuyor. Dışarısı kalabalık ve tekdüzelikler dolu, bazen herkesten ve her şeyden korkuyor Arif, en çok da kendisinden… Sonra rüyalar âleminden çıkıp gelmiş bir makara gibi o duvardaki delik çıkıyor ortaya… Apartman boşluğuna açılan bir delik… Evden tuhaf sesler çıkıyor. Ve giderek paranoyaklaşan bir müzisyenin seslerle kurduğu hastalıklı ilişki başlıyor.

İnsanın insandan korkusu…

Hakan Bıçakcı’dan boşluğun ve tedirginliğin romanı…

ÖFKENİN ŞENLİĞİ, Jaklin Çelik, İletişim Yayınları, 110 s., 11,00 TL

İstanbul’a, yıllardır uğramadığı sokağına ve evine eski bir hayaleti gömmeye dönmüştü. Cebinde; Harput’ta annesinden ve kardeşlerinden koparılmış küçük bir çocuğun, şimdi sahibine ve toprağına dönmek isteyen, eski bir gazetenin arasına konmuş bir tutam saçıyla…

Geçmişinden ve tarihinden miras kalan, şimdi sıçanların yuva edinip çürümüş tahtalarını kemirdiği bu evi, şüpheli bir emlakçı ve onun daha da garip sevgilisi satın almak için ısrar ediyorlardı. Ramela’nın, odalarında dolaşıp duvarlarına sırlarını fısıldadığı, her Paskalya’da ismi hatırlanmayanlara yemekler pişirdiği bu evi satabilecek miydi?

Zamanın izinde ve bugünün aynasında üç kadın… Geçmişe doğru katman katman sarılan Öfkenin Şenliği’nde Jaklin Çelik, Ramela ve Şake’nin hikâyesini iç içe ilerleyen bir ağıt, yükselen bir çığlık gibi anlatıyor.

İVAN DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ, Soljenitsin, çev. Mehmet Özgül, İletişim Yayınları, 157 s., 13,50 TL

Soljenitsin, Stalin Rusyası’nda esaret altında yaşayan milyonlarca Rus’un ortak kaderini hem paylaşmış hem de bu kitap aracılığıyla dünyaya duyurmuştur.

Bir parça ekmeğin, bir kâse suyun, bir çanak lapanın, tek bir parça çaputun bile hayatta kalmak ve yaşamaya devam etmek anlamına geldiği sürgün koğuşlarının tüm gerçekliğini büyük bir edebi başarıyla aktaran ve okuyucuya hissettiren Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Soljenitsin; Rusya’nın ücra bir köşesindeki bu buzlar ve karlar altındaki soğuk çalışma kampını ve esirlerin hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.

Doktor Jivago’ya kadar hiçbir ilk roman modern Rus edebiyatında, nadide bir eser olan İvan Denisoviç’in Bir Günü kadar heyecan uyandırmamış ve fırtınalar koparmamıştı.

DAVID STEWART HULL

EKÜMENİK PATRİKHANE, der. Cengiz Aktar, İletişim Yayınları, 253 s., 18,40 TL

6. yüzyılda ekümenik sıfatı, Konstantinopolis Patriği’ne, Roma İmparatorluğu başkentinin episkoposu olduğu için verilmişti. Fethin ardından Fatih Sultan Mehmed, Bizans’tan Osmanlı’ya hiçbir değişime uğramadan devrolan tek meşru kurum olan Büyük Kilise’yi ihdas ederken, söz konusu makamın temsil ettiği evrenselliği siyasetine dahil etme niyetini ilan ediyordu.

Doğu Roma’dan Cumhuriyet dönemine dek kesintisiz süren Patrikhane’nin dinî olduğu kadar siyasi yeri ve anlamı, Cumhuriyetçilerin dini devre dışı bırakan laik siyaset anlayışıyla sona erdi. Lozan Antlaşması’nda Patrikhane’nin ekümenik sıfatı ve bundan kaynaklanan ruhani yetkileri, münakaşa konusu yapılmadıkları ölçüde onaylandı. Ancak Patrik ve Patrikhane, siyaseten yeni ulus-devletin, dinen de laikliği dünyevi din mertebesinde telakki eden pozitivist tasavvurun, tıpkı hilafet gibi “öteki”si oldular.

Lozan ile başlayan bu Patrik ve Patrikhane “takıntısı” günümüzde, İslâm’ın yaygın olduğu Türkiye’de Ortodoks Patrikhanesi’nin dinî sıfatının ne olmaması gerektiği konusunda abes bir tartışma halinde sürüyor. Ekümenik Patrikhane’de yer alan yazılar konunun tarihî, dinî, hukuki ve siyasi boyutlarını ele alırken, bilgi eksikliğini gidermeyi ve bilgi kirliliğini temizlemeyi amaçlıyor.

Alexis Alexandris, Baskın Oran, Cem Sofuoğlu, Cengiz Aktar, Elçin Macar, Emre Öktem, Kürşat Demirci, Panteleimon Rodopoulos, Paraskevas Konortas ve Samim Akgönül’ün makaleleriyle…

İSTANBUL’LA YÜZLEŞME DENEMELERİ, Jean-François Pérouse, çev. İlknur Kurşunlugil Tuncer, Yasemin Yıldız, Selim Sezer, Işıl Nart, İletişim Yayınları, 394 s., 24,80 TL

İstanbul, yalnızca “masalsı” görüntülerin peşinde koşanları ya da her köşe başında bir suç yuvası görmeyi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacak pek çok “sıradanlığı” barındıran bir megapol. Birbirinden kopuk dokuların, kenti dönüştürme hırsının ve pek de “egzotik” olmayan manzaraların bileşiminde; göçle oluşan devasa ilçeler, kendilerini “diğerlerinden” soyutlamak isteyenler için inşa edilen pahalı kaleler, gayrimüslimlerle birlikte ruhunu da yitirmiş mahalleler, Avrupa yoluna düşmüş göçmenlerin sığındıkları viraneler, kimselerin sahip çıkmadığı tarihî yapılar ve daha neler var…

Jean-François Pérouse’un 1990’ların ortasından bu yana yürüttüğü çalışmaların bir özeti olan İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri, İstanbul hakkında yazılan kitapların hemen hepsinde baş köşeyi alan tarihî, turistik ve şık semtlerin sınırları dışına çıkarak kentin yüzölçümünün %95’ini ve toplam nüfusun %90’ını içeren “çeper”lere odaklanıyor.

Pérouse, kentin birbirinden koparılmış, belli gruplarca sahiplenilmiş bölgelerini, gündelik yaşamını, dünyanın başka kentleriyle kurulan ilişkileri, kent sakinlerinin kentsel politikalara ve pratiklere müdahalelerini detaylı saha araştırmaları ışığında inceliyor. Ortaya çıkan, ne rengârenk bir Doğu masalı ne de kapkaranlık bir kâbus anlatısı. Bu “gri” gerçeği oluşturan parçaların çeşitliliği daha fazla zorluyor gözü ve aklı…

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir