İletişim Yayınları Mart 2012 Kitapları

MEMLEKET GARLARI, DER. Kemal Varol, İletişim Yayınları, 224 s., 17,50 TL

Haydarpaşa, Sirkeci, Basmane… Memleketin namlı garları. Hele Haydarpaşa: 2008’de yüz yaşını doldurduğu günden beri akıbeti konuşuluyor, hayatına bir gar olarak devam edip etmeyeceği kaygıyla bekleniyor. Hiç şüphesiz, Türkiye’nin belli başlı manzaralarından, tipik şehir peyzajlarından biri o: Haydarpaşa.

Kemal Varol’un hazırladığı kitap, sadece Haydarpaşa’ya değil, bütün memleketteki garlara bakıyor. Sadece ‘büyük’ garlara gitmekle de kalmıyor, bazı ‘ara garlara’ da uğruyor. Doğudan batıya, kuzeyden güneye, dizi dizi garlar, istasyonlar: Haydarpaşa, Sirkeci, Hadımköy, Alsancak-Buca-Seydiköy, Basmane, Akhisar, Eskişehir, Samsun, Ankara, Ulukışla, Pozantı, Adana, İskenderun, Diyarbakır, Batman, Kurtalan…

Garlara dair bilgiler, hatıralar, gözlemler… Garların peyda ettiği hayaller…

Garlar, yakın zamana kadar şehirlerin giriş kapılarıydılar. Modernizmin mabetleri arasında onlar da vardı. Şimdi biraz eskidiler, hatta biraz nostaljinin konusu oldular. Elinizdeki kitaptaki yazılar, garlara hem bu hüzünle hem de sevgiyle bakıyorlar. Garlardan vazgeçmeye kimse razı değil!

Sıddık Akbayır, Feridun Andaç, Mehmet Aycı, Orhan Berent, Ahmet Büke, Behçet Çelik, Şeyhmus Diken, Haydar Ergülen, Yonca Kösebay Erkan, Enver Sezgin, Adnan Özer, Mustafa Uçar ve Erdoğan Yener’in katkılarıyla…

ÇİN İŞİ JAPON İŞİ, Tayfun Atay, İletişim Yayınları,  152 s., 14,00 TL

“‘Erkeklik’ en çok erkeği ezer.”  Tayfun Atay’ın kitabındaki ilk yazısının başlığı, erkeklik meselesinin özünü söylüyor aslında! “Maçoluğun dayanılmaz ağırlığı” altında erkek erkeğin kurdu oluyor. Erkeklik rolünün dayatmalarının yol açtığı kasılmalar, erkekleri ebedi ergenlere dönüştürüyor. Atay, bu acıklı olduğu kadar acıtıcı da olabilen hali tasvir ederken, geleneksel erkeklik rollerinin yanı başındaki yeni rollere de göz atmayı ihmal etmiyor: Metroseksüeller, gettoseksüeller, entelseksüeller, ‘dobraseksüeller’…

“Memleketimizden kadın manzaraları”na  bakan geniş bir terası da var kitabın. Güzellik imgelerinden “helal kız” hayallerine…

Dinsellikle cinselliğin gerilimli ilişkisini (bkz. Helâl Sex Shop!) mercek altına alan yazılar da var; bir türlü gerçekleşemeyen eşcinsellik  açılımına karşılık, bir açılım olarak eşcinselliğe  bakan pencereler de var.

Kadınlık ve erkeklikle ilgili klişeler hakkında, değişen erkeklikler ve kadınlıklar hakkında, cinsiyet kimliklerinin muğlaklıkları ve geçişkenlikleri hakkında, cinselliği yaşamanın toplumsal müşkülleri hakkında capcanlı bir kitap.

BÜYÜK PETRO,  Paul Bushkovitch, Çev. Berna Akkıyal,  İletişim Yayınları, 182 s., 15,50 TL

Bana göre, doğru olan, bir hükümdarın kendisini topraklarını genişletmeye, ülkesini daha da bayındır kılmaya adaması değil, aynı zamanda, meydana getirdiği eseri ölümünden sonra nasıl koruyacağını bilmesidir.

BÜYÜK PETRO

Hakkında daima çelişkili yorumlar yapılan, delilikle dahilik, despotlukla hoşgörü, dinsizlikle sofuluk, avamilikle entelektüellik, askerlikle salon adamlığa arasında hayranlıkla ve kahırla anlatılan biriydi Petro. Güvenliği polis gücüyle sağlanan, çöpleri toplanan, cadde üstündeki binaları restore edilen, bugünkü anlamıyla belediye hizmetlerinin yapıldığı, yolların ve köprülerin sürekli onarıldığı, ulaşımın kolaylaştırıldığı, kadınların ve her sınıftan insanların sosyal hayata katıldığı bir şehir hayatı düşünmüştü, bunu yollarını açtı, uyguladı. Modern Avrupa’yı izliyordu, oralarda yaşadı, bunu şehrin kenarlarında, limanlarda, fabrikalarda bulunarak, çalışarak, bazen kim olduğunu unutturarak ve kimliğini gizleyerek yapıyordu. Bu bakımdan büyük bir hayalperestti, vazgeçmeyecek kadar hırslıydı; selefleriyle kıyaslanmayacak ölçüde mütevaziydi. Bürokratik devletle sınırlı kalmayan iyileştirmeler yaptı,  şehre, sosyeteye, salonlara farklı sınıflardan karşılaşmasını kolaylaştıracak aleniyetler kazandırdı.

Büyük Petro, tuhaf, cezbeli, inatçı, romanesk, iddialı bir devlet adamının biyografisi değil sadece. Bir doğu toplumunun  Avrupa’yla hesaplaşmasının, modernleşme seyrinin de hikayesi. Kısa, tok ve güçlü bir dönem analizi…

İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR, M. Delmas-Marty, I. Fouchard, E. Fronza, L. Neyret, Çev. Berna Ekal, İletişim Yayınları, 116 s., 12,50 TL

“İnsanlığa karşı suçlar bireyi aşar; zira tek bir insana saldırıldığında bile İnsanlık hedeflenir, İnsanlık inkâr edilir. Kurbanın kimliği, yani İnsanlık, insanlığa karşı suçun özgüllüğünü belirler.”

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi,

Erdemovic Kararı, 1996

Uluslararası hukukta 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan “insanlığa karşı suç” kavramı hem uluslararası suçlardan bağımsız bir kategoriye hem de soykırım, apartheid ya da zorla kaybedilme gibi diğer uluslararası suçlardan ayrı duran suçları da kapsayıcı bir kategoriye gönderme yapmaktadır. Nürnberg Mahkemesi İlkeleri’nde tanımlandığı üzere insanlığa karşı suç, “tüm sivil halka yönelik olarak gerçekleştirilen, savaştan önce ya da sonra, ya da siyasal, ırksal ya da dinî düzen saikiyle işlenen, işlendikleri ülkenin iç hukukunda suç olarak tanımlansın ya da tanımlanmasın, Mahkeme’nin yetki alanına giren tüm suçları takiben ya da onlara ilişkili olarak işlenen” fiilleri kapsamaktadır.

İnsanlıkdışı olana yönelik yasaklama, bazen savaş suçları ve insanlığa karşı suçların devamı olarak, bazen aşağılanan ya da yok edilen insanlık ile üretilmiş insan türü arasındaki bağın bölünemezliği şeklinde, bazen de insanların ve çevrenin birbirini tamamlaması üzerinden işletilmektedir. Bunun nedeni, insan gibi, insanlığa karşı suçların da durmaksızın evrilmesidir.

Bu alanda uzman isimlerin insanlığa karşı suç kavramını en temel sorunsalları ve tarihsel evreleriyle inceledikleri bu temel eser, ayrıca, bu kavrama ilişkin uluslararası hukukta ve ulusal ceza kanunlarında yer alan uygulamaları örneklerle ortaya koyuyor.

ANNE BABA DÜKKÂNI, Francesca Simon, Çev. Bahar Siber, İletişim Yayınları, 79 s., 11,00 TL 

Ava, anne babasının kendisine sürekli  emir vermesinden bıkıp usanmıştı.  “Yemeğini ye! Ödevini yap! Odanı topla!”  Bir gün okuldan eve dönerken,  yerde Anne Baba Dükkânı’nın el ilanını buldu. Belki de eskileri götürüp yeni bir anne baba almasının zamanı gelmişti…

“Bazen yaşanan büyük acılar, dağa-taşa, toprağa-suya ve gökyüzüne siner.

Burada çarpıcı bir Harput öyküsü yer alıyor.

Bu öyküde bir genç kızın izlerini bulacaksınız, onun dinmek bilmeyen çığlığını ve üstü betonla kapatılan bir minarenin sırrını…”

Ragıp Zarakolu

BAYAN KING’İN ESRARI / TUHAF SOKAK, Margaret Ryan, Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin, İletişim Yayınları, 64  s., 7,50 TL

Tuhaf Sokak’ta yaşayanlar  ne kadar tuhaf olabilir ki?

57 numarada garip şeyler dönüyor. Bahçedeki kulübede duran şişkin çuvalın içinden fırlayan o şey, gerçek bir ayak olabilir mi? Televizyonun tepesinde kafatasının ne işi var peki? Ya avluda bir anda beliren  o çukurları nasıl açıklamalı?  Bayan King gibi düzenli birinin evi nasıl bu hale gelmiş olabilir?

Tuhaf Sokak’ta gazete dağıtıcısı olarak işe başlayan Jonny’nin şaşırtıcı ve kışkırtıcı maceralarıyla  eğlenceye doymaya hazır olun!

DOKTOR SPHINX’İN GİZEMİ / TUHAF SOKAK, Margaret Ryan, Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin, İletişim Yayınları, 64  s., 7,50 TL

Tuhaf Sokak’ta yaşayanlar ne kadar tuhaf olabilir ki?

36 numaradaki insan boyu otların gerisinde ne saklanıyor?  Korku tünelini hatırlatan tuhaf hışırtılar nereden geliyor?  İnsanın üzerine yapışan tüm o örümcek ağları buraya nasıl gelmiş? Üzerinde tuhaf resimler olan taş kutu neyin nesi? Yoksa bitkilerin altında, gözden ırak, pusuya yatmış  korkunç şeyler mi var?

Tuhaf Sokak’ta gazete dağıtıcısı olarak işe başlayan Jonny’nin şaşırtıcı ve kışkırtıcı maceralarıyla  eğlenceye doymaya hazır olun!

HİSAR’DAN AHMET, Hüseyin Kıyar, İletişim Yayınları, 139  s., 13,00 TL

Hisar’dan Ahmet, bir acayip adam. Bir baba adam, bir çocuk adam… Saflık yastığına yatmış, hinliği yorgan gibi sarınmış… Aksiliği yalandan, heyheylenmesi yalandan – ve çok sahici bir adam.

Hisar’dan Ahmet, kelebekten bir hikâye. Eskiyip cızırdayan bir plak gibi bize Ahmet’i anlatıyor… Destursuz bağa giren amca, telvesi fal dökmeyen kahve, dervişin yevmiyesi, Ankara fıkrası, “ya yeter gözünü seveyim” misali dirliği için yavuz olan gamsızın türküsü, hayal mızrağı, resimsi bir mahalle, tuvalden evler, yana yatmış binalar, ucuz şaraplar, yerdeki kel halılar, yıkılmış seneler, menekşeli saksılar, yenilginin neşesi, esneyen devlet dairesi, mübalağa ve matrağın düzmece hıçkırığı…

Hüseyin Kıyar, edebiyat şehrengizine yeni bir ses katıyor. Mırıl mırıl, dost bir ses…

ALTI ÖYKÜ, Joseph Conrad,  Çev. Hasan Fehmi Nemli, İletişim Yayınları, 288  s.,     18,50 TL

Denizlerin sesini romanlarına taşıyan usta yazar Joseph Conrad farklı zamanlarda yazdığı öykülerini Altı Öykü’de bir araya getirmişti. Yazar, romanlarından aşina olduğumuz politik gerilimi ve savaş alanlarından, ıssız adalardan, gemilerin güvertesinden taşan maceracı ruhu öykülerine de sızdırıyor.

Kitabın, filme de uyarlanan ilk öyküsü “Gaspar Ruiz”, İspanya’daki bağımsızlık savaşları sırasında esaretten kurtulan güçlü bir askerin hayatını anlatırken bir aşk hikâyesine de uzanıyor. “Muhbir” adlı ikinci öyküde bir örgüt ajanının deşifre edilişini ünlü bir yazarın ağzından dinleyen okur, üçüncü öykü “Hoyrat”ta Conrad’dan beklenen gerçekçilikte ve sertlikte bir denizcilik hikâyesiyle karşılaşıyor. “Bir Anarşist” adlı öykü, “sözde bir anarşistin” bir adada umutsuzca “mahkûm” edilişini; “askerî bir öykü” olarak anılan kitabın en uzun hikâyesi “Düello” ise Napoléon ordusundaki iki subayın bir ömre yayılan çekişmesini anlatıyor. Kitabın son öyküsü “İl Conde” ise yazarın İtalya’da karşılaştığı cana yakın bir beyefendinin başından geçen “hazin” bir dolandırıcılık hikâyesi.

Conrad’ın romancılıktaki ustalığının izlerini taşıyan ve ilhamını, yazarın deyişiyle “gerçeğin ta kendisi”nden alan bu öyküleri, yazarının notu ve Hasan Fehmi Nemli’nin özenli çevirisiyle sunuyoruz.

“Görkemli bir kişiliğe sahip olan Conrad, kendini hayatın karanlık taraflarının karşısında konumlandırır, ancak kendi sanatı onu Shakespearyen bir nihiliste dönüştürür.”

HAROOLD BLOOM

YOL / RÊ: Dersim İnanç Sembolizmi, Dilşa Deniz, İletişim Yayınları, 384  s., 23,00 TL

Dersim, kendine mahsus bir dünya. Üst başlıklardan taşan, Kürtlerle, Zazalarla, Alevilikle ilgili etno-dinsel ve kültürel tasniflere sığmayan bir yanı var. Dilşa Deniz, Dersim’e eğilen ilk antropolojik çalışmaya dayanan kitabında, bu kendine mahsus dünyaya davet ediyor okuru. Dersim’le ilgili yüceltici ve karalayıcı efsanelerin perdesini kaldırıp, olağanüstü incelikli bir bakışla, gerçek inanç dünyasına ve “gerçek efsanelere” eğiliyor. Şu merakın peşinde:

“Orada, kendi halinde bütün baskılara ve engellere, saldırılara karşı sessiz, mütevazı, özellikle de yaşlıların omzunda ısrarla taşınan o direngen doku ve sembolleri neydi?”

Dersim’i anlamanın yoluna çıkarmakla kalmıyor bu kitap okuru… İnanç dünyasını ve inanç sembollerini okumanın, bir toplumu bunlar üzerinden anlamanın macerasına çağırıyor.

SONSUZA KADAR YAŞAYACAK MIYIZ?, Tobias Hülswitt/Roman Brinzanik, Çev. Ümit Kaya, İletişim Yayınları, 296  s., 20,00 TL

16.-17. yüzyılda dünyada bir insanın ömür beklentisi  35 yaştan fazla değildi.

18. yüzyıldan sonra, bilimde ve hayat koşullarında sağlanan gelişmeler sayesinde beklenen yaşam süresi hızla artmaya başladı. 19. yüzyıl ortasında Avrupa’nın gelişkin sanayi ülkelerinde ömür beklentisi 45’e yükseldi. 21. yüzyılda dünyanın gelişkin ülkelerinde  80 yaşı geçti bu beklenti – yoksul Afrika ülkelerinde  ise hâlâ 40’ın altında.

Belgelenmiş en uzun ömürlü kişi, 122 yıl 5 ay yaşamış. Ancak bazı bilim adamları, tıp ve teknolojideki gelişmelerle, insan ömrünün çok yakında 200 yıla kadar uzatılabileceğini söylüyorlar… Hatta 400 yıla!

Bu mümkün mü? Mümkün olsa, ‘iyi’ olur mu? Yoksa hayat anlamsızlaşır mı o zaman? Tıbbi katkılarla, protezlerle, dahası genetik müdahalelerle ‘geliştirilen’ insan, artık ‘insan’ olmaktan çıkar mı?

Elinizdeki kitapta, hekim, biyolog, fizikçi, beyin bilimci, gelecekbilimci, ilahiyatçı, felsefeci, sanatçı,  yazar on dört uzman, bu sorular etrafında  enine boyuna tartışıyorlar.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir