İki Ada

I.

Bir dedikodu gibi gelişti kış
Dondu belleklerde bir daha unutulmadı
Hani pek uğramadığımız, uğramayınca da
Çok uzak bir ülke gibi
Bulduk ve yitirdik, bulduk ve yitirdik onu yıllarca

Örneğin iyi tanıdığımız
İç içe yaşadığımız ne varsa
Bize darıldılar da sanki arada bir
Yeniden yeniden barıştılar sonra

Görmüştük ya, bir gün de dağ gölgeleri
Bir bir kanatlanıp uçtular
O müthiş kış günlerindeki gibi
Ama aynı gün güneşle birlik
Kış çiçeklerine konu oldular.

Gene de
Hiç unutmadığımız, unutsak bile
Yeniden çıkan karşımıza bir sürpriz gibi
Yaşamımızın orasında burasında
Bir iki olay vardı ki üzmüştü hepimizi
Örneğin fener bekçisinin karısı
Yok olmuştu ortalıktan evlendiği gün
O çok sevdiğimiz yaşlı balıkçı
-sakalları gülden, alevden-
Ölüvermişti ansızın
Denizle deniz arası bir saatte
Bir tenhalıkla bir başka tenhalık arası bir saatte
Köpekler parçalamıştı cesetini
Bir iki tekne batmıştı, uzaklara gitmişti bir ikisi
Ve o dilsiz kadının iki çocuğuyla
Yapayalnız yaşayan
Damı çökmüştü karların ağırlığından
Hayır, ne ölen ne yaralanan
Olmamıştı da
Gereksiz bir hüzün sanki
Takılıp kalmıştı ruhlarımıza

Ne yalan söylemeli bir yandan da
Mutluluğa dönüşmüştü biraz
Bu olup bitenlerden sonra
İçimizdeki o tükenmez olay açlığı
Ki herkes gördüydü işte köyün delisi
Binlerce mil öteye düşürmüştü
Denize fırlattığı taşı.

Güncelliği bitmiş bir dedikodu gibi geçti kış
Yarısı açık göz kapaklarımızdan
Uyandım kalktım ki bir sabah
Yeşille yeşilin göz göze gelişi gibi
Buluverdiler ansızın birbirlerini
Gözlerimle yaz.

II.

Gövdemin iklimidir adamız
-ki işte benim adam-
Onunla birlikte solur, birlikte boğuluruz
Bugün de
Ağırlığı olmayan biriyle dibe çökmüş biri gibi
Birlikteyiz gene
Başımızı kaldırıyoruz: o sonsuz anlaşılmazlık
Başımızı eğiyoruz: işte, işte!
Kıyıya doğru -yeşimden bir tapınak gibi kıyı-
Bir pamuk fidanının büyümesi gibi ilerliyoruz
Durağan bir kap sütle sürekli akan bir süt barışıklığında
Bilinen bir mutlulukla, gizemli bir mutluluk arasında
Oluyor nasıl oluyorsa işte

Kıyıya varıyoruz
Oraya, tahta iskeleye
Gaipten bir serinlik yayıp oturuyoruz
Balıkçılar balık tutmuşlar bir yığın
irili ufaklı
Soruyor ada: balık mı onlar
Yok canım, balık olur mu hiç
bana kalırsa
Geriye doğru sayılan bir şeylere benziyorlar
der demez -tuhaftır- o anda
Yeni pişmiş ayva reçeline bakan
İki saf çocuk gibi kalıyoruz.

Denizin yüzeyindeki
şu parıltılar yok mu
Evet, var
Bu kez de ben soruyorum
Eskimesi gecikmiş yüzler mi onlar
Bir yanıt, adadan -bak bak bak, diye
fısıldayan köpük sesiyle-

İşte şu gördüğün şimdi
Fener bekçisinin karısı -az ötedeki-
Gelin tellerine sarılı
Ölümünü yineliyor durmadan
Yaşlı balıkçıysa yaldızlı bir kağıt gibi
Batıp çıkıyor güneşin altında
O uzaklıkla uzaklık arası saatte
Gördün mü
Evet
Kalıyoruz bir süre böylece
ve artık pek konuşmuyoruz
Sesler ve sözler çekip gidiyor nesnelerinden
derken kıyımıza çekiliyoruz biz de
bırakıp denizi ölüleriyle
Keçi yollarından geçip dar sokaklara giriyoruz.

Köyün evlerini geçiyoruz. Evlerini dedimse
hepsini birden bir avluya sığdırsak
herhangi bir tanrının evi olurdu belki de
Evet hiç duraksamadan geçiyoruz
adamlar duruyor önlerinde hiç kımıldamadan
kalıntı sütunlar gibi
Birlikte görüyoruz onları -ada ile ben-
ama kimileri de var ki
işte, işte, işte
Örneğin şu bir başına yürüyen
sunağına günlük götüren bir adakçı mı ne
kırışık bir çağla dümdüz bir çağ arasındaki
Ya peki bu seslere ne demeli
bir harp çalıyor da sanki sürekli
gök süslerini düşürerek
birtakım relief’leri, fresque’leri
bir bir düşürerek
çağlardan çağlara geçerek ve
kazıyaraktan çağların dibini
bir keman çalıyor ki uzaktan uzağa
çalıyor çalıyor
o çalıyorken boyuna, diyoruz
ada ile ben
bizim uğrayıverdiğimiz şimdi geçerken
çağlarda var mıydı keman
yoktu ki
öyleyse teleman’la bach’ı
mozart’la bethoven’i
daha nicelerini nicelerini
Besleyip büyüten bir tanrı sesiydi bu da.

Kesiyoruz zamanı iki ucundan
yani biz -ada ile ben-
Mor salkımla güvercin arası bir saatteyiz
sözleşip ayrılıyoruz oracıkta
o bir başına kalıyor -ada-
ben bir başıma.

III.

Denizin denizle göz göze gelişi gibi
Kalıveriyorum bir başıma
Tam sonuncu ev -benim evim-
Açıyorum kapıyı, giriyorum içeri
Söyle bir bakınıyorum, ilk kez görüyormuşum gibi evimi
Sayısız oda bir arada. sayısız
Hiçlik bir arada
Herkes kendini unutmuş gitmiş
herkes kendini unutmuş gitmiş
o kadar kalabalık
o kadar tenha
Şurada, orada, daha yakında
Fellini’den bir iki yüz -hayır, yanılmıyorum-
Bergman’dan bir kız çocuğu -kolunda çilek sepeti-
bir satranç tahtası ortada
ve Passolini’den
yere düşmüş bir elma
bir elma alıp yiyorum masadaki tabaktan
bir sigara yakıyorum
Kocaman bir manastır bahçesine dönüşüyor
sundurmam bu arada
ve çok merdivenli -sanki-
ve onlar oturmuşlar, onlar onlar onlar
mavi-beyaz şapkaları başlarında
marmelat kutuları gibi
sırıtıyorlar boyuna
ve gülüyorlar kahkahalarla ardından
sararmış dişlerini görüyorum
bürüşmüş göz altlarını, seyrelmiş saçlarını
geçiyorum masamın başına
yazacak mıyım, neyi
Neyi olursa olsun. Bir ses:
başla başla başla!

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir