Igby Goes Down

2002 yapımı bir Burr Steers filmi. Home Alone’la yıldızı parlamış Macaulay Culkin’in kardeşi Kieran Culkin‘in Igby rolünde üstadlara taş çıkartır bir performans sergilediği, müthiş kadrolu üzen bir drama.

Akıl hastası bir baba (Bill Pullman) ile gayet sorunlu bir aristokrat anne (Susan Sarandon)’nin 2 erkek çocuğundan en küçüğüdür Igby.. Bir akıl hastanesine yatırılan babası, faşistlik ile milliyetçilik arasında gidip gelen abisi (Ryan Philippe) ve vaftiz babası (Jeff Goldblum) onun hayatının köşetaşlarıdır. Farklı bir çocuk olduğu için gittiği okullardan tek tek atılır ve ceza olarak askeri okula yollanır. Sonrasında vaftiz babası D.H.’in gözetiminde, baskıcı annesi ve hiç sevmediği abisinden bir nebze de olsun uzakta, kafasına göre takılmaya başlar. D.H.’in partisinde tanıştığı, kendisinden yaşça büyük bir kız olan Sookie (Claire Danes) ile yakınlaşırken, diğer yandan da D.H.’in metresi Rachel (Amanda Peet) ile zaman geçirmektedir. Igby için okula gitmek ya da insanların zorlamasıyla eğitim görmek saçmadır. O, öğrenmek istediği her şeye kendisi ulaşmak ister ve fakat maddiyat hayatın kahrolası bir gerçeğidir. Aslında gerçekten istediği tek şey, olduğu yerden uzağa gitmektir. Kafası karışan, yaşamından memnun olmayan herkesin aklına gelen ilk seçenek yani: Kaçmak. Aklını da yanında götürdüğü sürece, bu firarının birkaç santimi geçmeyeceğini bilmektedir bir yandan da. Sookie’yi de istemektedir. Ona aşıktır, onun için yapamayacağı yoktur. Abisi Oliver’ın Sookie ile yakınlaşması, Igby’nin canını fena halde sıkmaktadır. Bir düşünün, sizden yaşça büyük birine aşıksınız ve ondan gelen yanıt da şu: “Igby, ama biz abinle yaşıtız..”

Yani, Igby goes down (ve Igby düşer)..

Babasından kalan servetin, kendisine düşen payını alıp gitmek istemektedir artık. Ölümcül bir hastalığa yakalanan annesinin ise, onu hiç sevmeyen küçük oğlundan son bir isteği vardır: Ötenazi esnasında onun yanında olması. Son bir defa.

Neyse sevgili okuyucu, diyeceğim o ki, Igby Goes Down hayatım boyunca izlemiş olduğum tüm filmlerdeki en fena pişmanlık sahnesini barındırıyor. Zeki, farklı, hisli, önemseyen, farkında bir teenage’in hayatının ‘laçkalaştırılmadan’ anlatılması çok hoşuma gitti. Bu bağlamda What’s Eating Gilbert Grape ile benzer yönler taşıdığını da söylemeliyim. ‘İşlevsiz aile içindeki ayrık otu‘nu anlatan, Catcher in the Rye soslu bir bağımsız film. Jeff Goldblum ve Bill Pullman’a olan sevgimi katmerlendirdi. Ryan Philippe’e daha da uyuz oldum. Fakat nen çok, Coldplay’den Don’t Panic eşliğinde, nereye olduğunu bilmediği yerlere yürümesi vardı ki Igby’nin, orada bir miktar düşündüm.

firat@tramvayduragi.com

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir