İçimizdeki Şeytan

Antik Yunanda insanlar iyiliğin ve kötülüğün aynı tanrılardan geldiğine inanırdı. Semavi dinler ise “kötülüğün” tanrısal olamayacağını iddia etse de var olduğunu asla inkar etmemişlerdir. İnsanları kıskanıp “sonsuz iyiliğe” isyan ettiği için Tanrılar katından kovulan bir melek olan Şeytan ise zamanla bir yolunu bulup içimizde “küçük” de olsa bir yer edinmeyi başardı. Nitekim şeytan diye arattığınızda Tevrat ta 11, İncil’de 36 Kuran’da ise 63 sonuçla karşılaşırsınız. Şeytan zamanla daha da popülerleşir..
“İyi insan” olma durumu hem kendimize hem de sevdiklerimize sık sık yakıştırdığımız bir tanımlama olsa da gayet iyi biliriz ki ne biz ne de dünyada hiçbir insan saf iyilik cevheriyle donatılmamıştır. İnsanlara ifşa etmekten pek haz etmesek de vicdanımızın derinliklerinde sık sık oturduğumuz bir sanık sandalyesi vardır.
İşte Sabahattin Ali’de bu romanda masumiyetlerine bizi başarılı bir şekilde ikna ettiği kahramanlarının “şeytana uyduğu o küçük anları” ve bu anların onların yaşantılarına olan sonuçlarını gösterirken bir yandan da bu şeytanın toplumda nasıl yaygınlaştığını ve köşeleri bir bir nasıl kaptığını anlatıyor. Bana çok klasik bir cümleymiş gibi gelse de denebilir ki “iyiliğe olan inancını yitirmeyen” Sabahattin Ali umudu yine İnsan da görüyor…
Roman’da adı en çok geçen kişi olan Ömer aslında hayatı ve yaşamayı sevse de ona layık olabilmek için elinden hiç bir şey gelmeyen, içine düştüğü çaresizlik yüzünden sonunda yine hayata küsen ve aylaklığın sınırlarında gezinen üniversiteden atılmış haliyle fakir bir gençtir.
Derken günün birinde yakın arkadaşı Nihat ile bindiği vapurda bir kız görür ve ;
“… sana nasıl anlatabilirim? ‘İlk görüşte deli gibi aşık oldum, yanıyorum, tutuşuyorum!’ gibi laflar mı söyleyeyim. Fakat işin tuhaf yanı bunlardan başka da söyleyecek sözüm yok…”
Macide İstanbul’a Balıkesir’deki ailesi tarafından konservatuar eğitimi için gönderilmiş Ömer ile uzaktan akraba bir kızdır. Macide yalnızca tanrı vergisi güzelliğiyle değil roman ilerledikçe tanık olduğumuz üzere iyi ile kötüyü ayırmasını bilen doğal bir içgörü ve seneler süren yalnızlığının sağladığı sağlam bir irade ile de Ömer’in kalbini çalar.
Kendiliğinden ve doğal bir biçimde bir ilişkiye başlayan iki genç birbirlerine tutunarak küçük bir odada hayatı paylaşmaya başlarlar. Başlarda umut verici olan bu birliktelik zamanla Ömer’in “içimizdeki şeytan” diye adlandırdığı bir mahlukat yüzünden karmaşık bir hal alır
Ömer roman boyunca pek çok defa “şeytana uyar” ve kendini aslında yapmaması gerektiğini bildiği şeyleri yaparken bulur. Ömer’in dükkandan çorap çalması, arkadaşı Nihat’ın aklına soktuğu fikre dayanarak veznedarı tehtid ederek aldığı para, birlikte çıktıkları bir gece Macide’yi yalnız bırakarak ona yaşattığı korku, Bedri’ye olan çıkışı … Sanki iradesi dışında bir güçle yönlendirilerek tüm bunları yapan Ömer her bir davranışından ölesiye pişman olur… Çareyi ise kaçmakta bulur…

Volkan Akoluk

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir