Honogurai Mizu No Soko Kara

22. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde tanışmakla müşerref olduğumuz Hideo Nakata incisi. O zamanlar ‘Abi The Ring diye bi film izledim, süperdi..’ nidalarını yeni yeni duyduğumuz, Uzakdoğu Sineması denilen şey ile sadece merhabamızın olduğu devirlerdi. J-horror akımı bir tık uzağımızdaydı ve Gore Verbinski sağolsun Pandora’nın kutusunu kucağımıza atıvermişti. Bu bakımdan Hollywood’a büyük eyvallahım var.

Yoshimi Matsubara kocasından boşanmış, 6 yaşındaki kızı İkuko’nun velayetini almak için uğraşan cici bir hanım. ‘Boşanmak’ fiilinin içerisini ‘yeni bir ev bulmak, yeni bir iş bulmak, kız için yeni bir okul bulmak’ gibi aktivitelerle doldurmamız lazım geliyor. Bunlardan ‘yeni bir ev bulmak’ kısmı, filmimizin korku dinamiğinin sağlandığı yer. Zira ikilinin yeni kurduğu hayata, bu yeni evden ufak bir kızın hayaleti ‘sızıyor’.

Boşanmak şüphesiz ki sancılı bir süreç. Bu süreçte yeni bir düzen yaratıp kendi psikolojisini düzeltmenin yanı sıra İkuko’yu da yaşayabileceği travmalardan korumak, bu kötü deneyimi en az hasarla atlatmak zorunda kahramanımız. Üstelik aşağı yukarı kızının yaşlarındayken, Yoshimi de aynı şeyi deneyimlemiş. ‘Okuldan en son alınan öğrenci’ olmanın nasıl yaralar açacağının farkında. O bu zor görevi gerçekleştiredursun, biz de Japon ilgisizliği denilen nanenin en nadide örneklerine rastlıyoruz. İkincil rollerde gördüğümüz insanların çoğu alakasız, yüzeysel, yargılayıcı, hatta zaman zaman saldırgan. Bütün bunlara ek olarak ‘baba’ unsurunun, velayet davasını kazanmak uğruna, avukatı aracılığıyla giriştiği yıpratma oyunları da mevcut. Filme bu noktada dahil olan hayaletimiz de anne yoksunluğundan mustarip, böylece birbiriyle benzeşen üç hikaye iç içe geçmiş bulunuyor.

Honogurai mizu no soko kara’nın başarısını borçlu olduğu önemli kaynaklardan biri işte bu üç boyutlu senaryo. Öyle ki ortada bir hayalet hikayesi olmasa, rahatlıkla etkin bir dram filmine imza atılabilirmiş. Oluşturulan kişiliklerin gerçekliğine ikna olmakta hiç zorluk çekmiyoruz. Japonya’nın Stephen King’i sayılan Koji Suzuki’nin romanından senaryolaştırılması ve bu senaryolaştırılma sürecine yazarın da dahil olması, filmin izlenilebilirliğini arttırıyor. Bir başka Nakata filmi olan ‘Ringu’nun da senaryosu aynı yazara ait. İki filmde var olan ‘saçları önünde, arıza Japon kızı’ temasının orijini bu ufak ayrıntı.

Nakata, sabır bir erdemdir düsturu edinmiş nadir yönetmenlerden. Özellikle korku filmleri söz konusu olduğunda bu tavır yönetmenin şanına şan katabiliyor, çünkü ayarının tutturulması oldukça zor. Biraz fazla kaçırıldığında film yavanlaşabilir, aksiyona boğulduğunda vasatlaşabilir. Yönetmenin bu soğuk kanlı tavrı, korkmamız gereken yerde ilgili sahnenin etkileyiciliğini ikiye katlıyor. Sevdiğim başka bir nokta da Nakata’nın izleyiciyi bu sahnelere hazırlayışı. Alttan alta izleyiciye verdiği gerilim, başka bir filmde görseniz gülüp geçeceğiniz hortlak tasvirlerini akılda kalıcı imgelere dönüştürüyor. Tek damla kan görmeden veya ani böğürtülere maruz kalmadan, efendi efendi korkuyorsunuz. Üstelik kaza ‘geliyorum, hazırlan’ da diyor.

Burada yönetmenin ağırbaşlılığının yanı sıra müzik ve renk tercihlerini takdir etmek lazım. İkuko’nun okulu da, Yoshimi’nin sinir krizleri geçirdiği avukatlık bürosu da, yeni taşındıkları eski bina da, ikisinin çevresindeki diğer insanların umursamazlığı ile uyumlu olarak gri ve siyah tonlarında tasvir edilmiş. Bu ölgün tasvir içerisinde Mitsuko’nun sarı yağmurluğu ve kırmızı beslenme çantası, unutulmaz birer korku imgesi haline geliyor. Orda bir çocukluk var uzakta. O çocukluk, bizim çocukluğumuzdur.

En gerildiğim film diyemem Honogurai mizu no soko kara için, ama rahatlıkla en sevdiğim korku filmi diyebilirim. J-horror’un eli yüzü düzgün, dört başı mamur, nadir örneklerinden biri. Kesinlikle ilgiyi hakediyor.

Author: Elif Kosemen

Share This Post On

2 Comments

  1. Martyrs ayarındaydı, ya da ben Martyrs’la benzeştirmiştim. Dediğin gibi Nakata filmleri sabır testi gibi, renkleri öyle bir gerilim unsuru hâline getiriyor ki sürekli diken üzerinde durmaktan sıtkımız sıyrılıyor. Fena filmdi Honogurai mizu no soko kara ve çok güzel anlatmışsın. Artıyoruz, güzel oluyor, sen de hoşgeldin. : )

  2. Aslında bu seçtiğin filmlerde hayaletlerden çok, insanların -yaşayan kanlı canlı insanlardan bahsediyorum- dramı hikayeyi daha da korkutucu kılıyor. Bu filmi de Ju-on gibi senin evde beraber izlemiştik. Bir çocuğun annesini arayışı, annenin hem kendi çocuğu için mücadele etmesi hem de sahipsiz bir çocuğun ruhunu korumaya çalışması çok etkileyiciydi. Bizi korkutan hayalet ruhlardan ziyade sevdiklerimizi kaybetmek diyerek (mesajımı da verdim bu arada) lafı bağlıyorum :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir