Hennoz

Bukowski’den aşinayız; fakat buralarda böylesi yaşamların olduğuna pek ihtimâl vermeyiz.

İlker Karakaş kitabı Hennoz, kendisine yeni bir mecra arayan son dönem öykücülüğümüze enteresan bir katkı. Savruk, boşvermiş, umutsuz, toplumla uyuşamayan öyküler. Bol bol içki ve karamsarlık, bol bol günah çıkarma. Samimiyeti okuru düşündüren. Anlatım tekniğini zorlasam da sevemediğim birkaç öykü hariç, psikiyatr koltuğu gibi bir öyküler toplamı. Alışıldık değil fakat çekici de değil gibi. Türü sevmeyenler için değişen pek bir şey olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Ve fakat paylaşmak istediğim, kitabı açan ve kitaba adını veren o öykü. Buyursunlar.

Öykü yazmaktan hoşlanmam. Yaşadığım öyküyü de sevmiyorum, keşke değiştirebilsem, şiirlerdeki gibi yaşamak isterdim. Beklemek sıkıcı çünkü. Yaşamöykünü değil, yaşamşiirimi yazmak isterdim.

Akşam olmasını bekliyorum. Olsun ki, beyazpeynirin yanında rakımı yudumlayabileyim. Havanın kararmasını beklemek veya rakıya başlamak günlük alışkanlığımdı artık. Bir de sınav sonuçlarını bekliyordum. İte kaka hukuğun son sınıfına gelmiş, yıl sonu sınavlarına da girip sonuçlarını beklemeye başlamıştım.

Çok uzun sürmezdi sonuçların gelmesi. Sonra… Okul bittikten sonra mı? Avukat, giderek hâkim bile olabilecektim. Vay anasını. O zaman öğleden sonraları bir iki cin tonik çakmanın bile sakıncası olmazdı. İşler yoluna girecekti kuşkusuz. Daha normal ve saygıdeğer bir bekleyen olabilecektim. Güzel kıçlı esmer bir karım, çocuklarım, çok param, büyük bir evim ve dostlarımın olmasını bekleyecek, sonra başarılı olmayı, daha çok param olmasını, daha daha… Bekleyip duracaktım.

Bütün gece rakı içip radyo dinlerken beklediğim sınav sonuçlarının iyi gelmesi durumunda daha sonra neleri bekleyeceğimi hayal edip durdum.

Neyse… Her sabah akşamda kalma uyanıyor, o berbat baş ağrısına katlanıyor, dişlerimi fırçalıyor, saçlarımı tarıyordum. Posta kutusuna gidiyor, sonuçların gönderileceği resmi damgalı, sarı zarfın gelip gelmediğine bakıyor ve gelmediğini görünce ertesi günün gelmesini bekliyordum.

Bu böyle sürüp gidecekti anlaşılan. Bir süredir birlikte kaldığımız yaşlı anneannem benimle uğraşmayı ihmal etmiyordu. Sabahları erkenden uyandırıyordu. O sabah da erkenden uyandırdı. “Kalk,” dedi. “Bir işe yara bari. Git bakkaldan ekmek al.”

Giyindim, dışarı çıktım. Bakkalı geçtim, fırını da, sonra öbür bakkalları da. Saatlerce yürüdüm. İnciraltı’na kadar gittim.

İnciraltı’nda iki tür insan vardı: Öğrenciler ve balıkçılar. Üç bin kişilik öğrenci yurdu ve çevresinde öğrenci kahveleriyle hemen yurdunun yanında eski balık hali ve balıkçıların ucuz meyhaneleri.

Eskiden olsa öğrencilerin yanında takılırdım, bu kez balıkçıları seçtim. Deniz kıyısındaki taburelerin üstünde balık ekmek yiyip şarap içtim balıkçılarla. Bildikleri şeylerden konuşuyorlardı, balıktan, denizden… Akşam oldu, o gece birlikte eski ağların üstüne kıvrılıp uyudum. Eski bir battaniye attılar üstüme.

Ertesi gün, daha ertesi gün yine balıkçıların yanındaydım. Sonra… İnciraltı’ndaki balıkçılarla denize açılmaya başladım. Böylesi beklemekten daha iyiydi. Taze tuz kokan Ege’de dolaştık günlerce, bir o balıkçının, bir öbürünün yanında. Balıkçıların ağlarını tmir etmelerine, atmalarına, toplamalarına yardım ediyordum. Balıklarını satıyor, kimi zaman teknelerinin altını temizliyordum. Karşılığında yemek veriyorlar, yanında şarap. Aç kaldığım olurdu ama her zaman üstüne yatacak bir ağ bulurdum. Üşürdüm, korkardım. Tepemde martılar, yanı başımda avuç avuç deniz.

Derken yaşlı balıkçıyla arkadaş olduk, yetmişindeydi. Kaptan, diyorlardı. Kimi kimsesi yoktu, tek varlığı gözü gibi baktığı eski tirhandiliydi, kayığı, İnciraltı’ndaki balıkçı barınaklarının orada karaya çekmiş, bakımını yapıyordu. Zımparasına, kalafatına yardım ettim, altına zehirliyi de ben attım. Yardım istememişti ama gece gündüz kayığın başındaydım.

En son küpeşteleri onardık, çürümüş parmaklıkları söküp yeni keresteleri çaktık. Boyası bitince kız gibi olmuştu. Denize indirdiğimiz günü hiç unutmam… Tüm balıkçılar toplandı, tek yağlı kızak yetti. İki omuz vuruşta denize kayıverdi kayık. Nasıl da parlıyordu gözleri.

Kaptan’la rakı içerdik, yakaladığı balıkları anlatırdı.

“Eski balıklar yok artık,” diyordu.
“Deniz kirlendi de, ondan mı Kaptan?”
“İnsanlar kirlendi.”

İçelim. Balıkçıların çoğu benim gibi ayyaştı. Yerim az ötedeki öğrencilerin mi, yoksa balıkçıların yanı mı, diye düşünürdüm. Dürüst insanlardı balıkçılar, üstelik sarhoşlardı da, çoğunun evi yoktu, küçük kayıklarda yatıp kalkarlardı.

Kaptan’la balığa çıkmaya başladık. Akşama doğru açılıyorduk denize. Yetmişlik rakı alıyorduk yanımıza, Urla’ya doğru gidiyor, kıyıya yakın demirliyorduk. Kaptan paragadi sepetlerini yemliyordu. Hava kararmadan yemlemeyi bitirmiş olurdu. Yemeği ben yapardım, satamadığımız balıkları yerdik. Bazen domates, peynir. Rakıyı bitirincete kadar içerdik. Fazla konuşmaz, hırrr, hırrrrrr… denizin sesini dinlerdik. Çok uzun zamandır ilk kez kendimi bu kadar iyi hissediyordum.

“Günün birinde bütün sular çekilse ne olur.”
“Hiç düşünmedim be Kaptan. Karaya otururuz herhalde.”

Uzaklara bakardı. Suların çekilmesi korkutur muydu onu, bilinmez. Rakı bitince kamaraya girer, yatardı. Ben kayığın baş tarafında bazen güvertede ağların üstünde, balık kokan kalın bir naylona sarınıp yatıyordum. Yağmur yağmadıkça kamaraya girmezdim. Kış gelmek üzereydi. Soğuktu. Ekimde ansızın bastıran sağanaklar çoktan eski tirhandili dövmeye başlamıştı bile. Erkenden kalkar paragadiyi atardık, iyi balık çıkıyordu.

Ege’nin tüm koylarıa girip çıktık Kaptan’la. Kimi zaman tiril tiril denizde yol aldık, kimi zaman fırtınaların içinden geçtik. Açıktan, Girit yönünden gelen sert rüzgârlar engindeki minnacık tirhandili kaldırıp kaldırıp vuruyordu suya. Har, har, harrrr… Lunaparktaki oyuncaklar gibi dalgalar göğe savururdu bizi. Kaptan sıkıca tutardı dümeni. Yüzüne bakıp korkup korkmadığını anlayamazdınız. Her şey bitip ortalık sütliman olunca Kaptan’ın Birinci sigaralarını üçer beşer uç uca eklerdik. Dumanı göğe, martıların türkülerine kavuşurdu. Nah, nah, nah, nahhh…

Kaptan iki tane kadidi hazırladı, biri bana, biri kendine. Kadidi dediğim, üzerinde altışar olta bulunan, çok uzun misina. İyi olmuştu. En dipteki balıkları yakalamak içindi, ucunda ağırca kurşunu vardı. Kırklık ya da kırk beşlik kalın misina kullanılıyordu kadidi için. Ağ atmadığı zaman ya da çıpra bulamadığımızda, iyice açılır kadidi yapardık. Günlerce kıyıya çıkmazdık o zaman. Ege’den aşağılara Yoran’a, Gökova’ya giderek Datça’ya kadar inerdik. Her şeyden zevklisi kadidiyle avladıklarımızdı. Derinliğin en az yirmi beş otuz kulaç olması gerekirdi. Hennoz çıkardı çoğun. Başka balıklar da çıkardı da, kadidinin balığı hennozdu. Denizin ortasında güneşin altında kavrulana kadar hennoz tutardık Kaptan’la.

Hepsi birbirinin aynıydı bu hennozların. Birbirine bu kadar benzeyen başka balık görmedim hayatımda. Denizin en aptal balıklarıydı, dedim ya en dipte yaşarlardı. Tek yapacağınız beklemekti. İşaret parmağınızda hissederdiniz tıklamaları. Tık, tık, tık… Aptal gibi asılırdı oltaya. Parmağımı hızlıca yukarı kaldırırdım, fark ederdim yakaladığımı. Hemen çekmezdim yukarı, isterdim ki öbür oltalara da birer tane takılsın da öyle çıkarayım. En az iki olsun diye beklerdim, pek de uzun sürmezdi bu.

Balık yemi öyle yutardı ki, bazen oltayı ağzından çıkarmak mümkün olmazdı. Olta ağzında kaldı mı Kaptan kızardı. Dili şişerdi balığın minik bir prezervatif gibi. Kaptan’la ortamızda bir kova durur, yakaladıklarımızı ortaya atardık. Arada bir kelpe, mercan ya da kuppez çıkardı. Ama en çok hennoz. En dipte hennoz varsa siz de oltanızı atmışsanız, o mutlaka gelir takılırdı. Çok çaba harcamazdık yakalamak için.

Yenilerini beklerken yakaladıklarımıza bakardım. Nefret ediyordum şu hennozlardan. Birbirlerine bu kadar benzemelerinden, bu kadar kolaycacık yakalanmalarından, hep en dipte olmalarından. Direnemezlerdi. Hemen yenilerini yakalar kovaya atardık. Önce yakaladıklarımız çoktan ölmüş olurdu. Kovada zıplayan balık varsa bilin ki o hennoz değildir. Öbür yandan huzurlu bir yanları da vardı. Hüzünlüydüler. Öldüklerinde hüzün yayılırdı üstlerine. Kafalarından kuyruklarına dek. Akşamları balıkları yerken düşünürdüm. Bize benziyorlardı hennozlar, pek farkımız yoktu denizin en dibindeki balıklardan.

Haftalardır balıkçıların yanındaydım. Uzun zamandır anneannemden, yaşamdan uzakta. Denize açıldıkça ölümden uzaklaşmıştım sanki. Gün batımında Kaptan’la çayımızı içiyorduj.

Birden,

“Buralar sana göre değil oğul,” dedi.
“Ne o sıkıldın mı benden Kaptan?”
“Yok öyle değil ama sen gidip okulunu bitirmelisin. Bak bizim halimize.”
“Ne varmış senin halinde?”

Konuşma uzayıp gidecekti ama ansızın ikimiz de susuverdik. Söylemek istediğini anlıyordum. Belki de anlamıyordum. Bu kadar basit olmamalıydı.

Kaptan’la vedalaşıp eve döndüm ama unutmayacağım.

Egeli balıkçıların arasında geçirdiğim yaklaşık dokuz haftayı unutmayacağım. Günü gününe yaşayan, durmadan içen ama şarabın değil, ancak deniz suyunun sarhoş ettiği başka insanlar vardı orada. Her gün görmeye alıştığınız insanlardan biraz farklıydı onlar. Üstleri başları perişandı, saç baş dağınık, suratlarda çoğu zaman kirli sakal, o soğuk günlerde bile ayaklarda çorap yok, karınlarını balık tutarak doyuruyorlardı. İlk bakışta hiçbir şeye sahip değillermiş gibi görünüyor, gittikleri meyhanede her akşam kavga ediyorlardı. Cepteki son üç beş kuruş da ucuz şaraba gidince birbirlerini ölesiye ama sanki dostça yumrukluyorlardı. Birbirlerine son güçleriyle vuranlar ertesi gün şişmiş suratlarıyla yine aynı meyhaneye geliyor, aynı masalarda yan yana oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu. Sonra başka bir gün yeniden kavga ediyorlardı.

Dostlukları da düşmanlıkları da sahte değildi. Bu insanlar doğuştan aptaldı aslında, banka kartları, özel okulları yoktu. Güzel giysiler giyip, pahalı lokantalarda yemek yeme zevkine hiç varamayacaklardı. Tatile çıkamayacaklardı. Bilgileri de yoktu.

Tekneleriyle açılırlar, balık tutarlar, fırtınayla, dalgalarla arkadaşlık ederlerdi. İşte o zaman gözleri tutkuyla parlardı. Bir tek o zaman.

Anladığım kadarıyla hep kaybetmişlerdi. Başarısızlık onların kaderiydi ama denize açıldıkları zaman gözlerinde oluşan o parıltı yok mu, ah o parıltı.

Yoksuldular, şarapçıydılar, serseriydiler, tutkuluydular ve asla dipte değillerdi.

Nasıl unutabilirim Kaptan’ı.

Merhaba sevgili Kaptan. Nasılsın, iyi misin? Ben yolumu çizdim. Kafama koydum. Başarılı ve zengin olacağım. Beni sen göndermedin mi buraya? Buralar senin bildiğin gibi değil… Selamlar.

Unutmayacağım. Ege’nin mavi ve derin sularında, diplerde yemi tutmak için bekleyen hennozları ve aynı sularda eski tirhandiliyle dolaşan Kaptan’ı.

Eve döndüğümde anneannem beni bekliyordu. Günlerce haber alamamanın endişesi, kızgınlığıyla karşıladı. Sinirli ama sevinçliydi. Masanın üstündeki zarfı hâlâ açmamıştı. Okuldan postalanmış sınav sonuçlarıydı.

Zarfın içindeki sonucu benden çok merak ediyordu, haftalardır nerede olduğumu merak ettiği gibi. Onu üzmeye hakkım yoktu. Yavaş yavaş zarfı açtım. İki satırlık yazıyı yüksek sesle okudum. Okulu bitirdiğim yazılıydı. İçimden bir şeyler kayıp gitti.

Dipteki hennozların neler hissettiğini daha iyi anlıyordum. Misinanın kancası takılmıştı boğazıma, yemi yutmuştum ve çaresizdim. En dipteydim ve beni yakalayan yaşam yukarı çekiyordu. Az sonra (bundan sonra) kovada öbür balıkların yanında olacaktım. Yakalanmıştım.

Notos Kitap, 2007, Hennoz, Syf. 9-16

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

2 Comments

  1. Günah çıkarmaları sevmem, bu kitabı da sevmemiştim. Karanlığı anlatmanın da bir adabı olmalı.

    Fi-ri’ye teşekkürler hep.

  2. Denmeseydi ki Bukowski’den aşinayız diye, hikayeyi, yazıyı, kategorisi her ne ise işte, cidden beğenebilirdim. Ama Bukowski adını duyup bu yazıyı okuyunca, her bir cümlesi pek bir yavan kaldı. Yoksa iyidir, beğenilesidir, kasmalara girmeden kısa cümleler kurmak. Severim. Alınıp okunulası.

    Rakı çektirdi canımı, hiç sevmememe rağmen. Bir de İnciraltı’nı, İzmir’i özletti..

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir