Hayat İçin Bir Kahve Molası

Sözcüklerle aram hep iyi olmuştur. Tamam günde 150-200 kelime ile konuşan insanlardan biriyim ama bu onlara ilgi duymama mani olmuyor. Okuduğum kitaplarda, yazılarda bilmediğim kelimeleri tespit edip iyice bir araştırıyorum. Özellikle Eski Türkçe kelimeler ilgi alanıma giriyor, oluşturulma şekilleri, ortaya çıkış hikâyeleri hoşuma gidiyor. İşte Türkiye Bilişim Derneği’nde uzun zaman görev yapmış Nezih Kuleyin de benim aynı frekansta bir sözcük meraklısıymış. Notos‘tan çıkmış kitabı “Hayat İçin Bir Kahve Molası – Sözcüklerle Yolculuk”u fark edip en kısa zamanda edindim ve daha kısa sürede de bitirdim. Kitap, adı gibi, kahve molası kitaplarından. Sayın Kuleyin bu eğlencelik kitabında kendi tecrübelerinden, yolculuklarından, anılarından bahsederek sözcüklerin kökenine inmiş, etimolojik bir seyahat olmuş. Benim, elbette ki hoşuma gitti, umarım okuyanlar da alıntıları severler.

Çimen hepimizin bildiği gibi çok su çeken bir bitki türüdür. Evinizin önündeki çimenleri her gün en az iki kere sulamazsanız kuruyamayacaklarını garanti edemezsiniz. Dolayısıyla çimen gerçek anlamda çimen (yıkanan) demekti. Ama geniş ovalarda siz sulayamayacağınıza göre, onları dereler ve çaylar sulayabilirdi. Dolayısıyla onlara vereceğimiz ad da çimenden farklı olmalıydı. Bu gerekçelerle olsa gerek onlara da çayır diyorduk“. Syf. 41

Anadolu’da yüzyıllar boyunca herkesin bildiği bir yöntemle evlenildi. Kadınlar toplanır, oğulları için ev ev dolaşır, gelinlik kızlara görücü giderlerdi. Bu görücüler arasında oğlanın kız kardeşinin önemi büyüktü. Çünkü aile içinde kayınvalideden sonra ya da ona eşit düzeyde sözü geçen bir görücü vardı ki, erkeğin kız kardeşi olan o kişi, görümce oluyordu.

Görücüleri, gelsinler beni görsünler diye bekleyen de gelin.”  Syf. 45

Osmanlı padişahları, kendilerine hizmet eden cariyeleri belli bir yaştan sonra, yani gözden düşünce, maaşa bağlayıp saraydan çıkarıyordu. İşte bu hizmetkârlara çırağan deniyordu ve kendilerine özgü maaşları olduğu gibi, yine kendilerine özgü giyimleri de vardı. Yıllar sonra çırağanlar toplum içinde rahatsız edilmiş olabilir ki, onların kalacağı bir saray yaptırılma ihtiyacı doğmuş ve adına Çırağan Sarayı denmişti. Sözcüğün aslını öğrenmiştim.

Ama bu sözcük istesem de istemesem de beni şöyle düşünceye itiyor. ‘Çırak çıkmak’ olarak kullanılan deyim, yoksa ‘Çırağ çıkmak’  mı?”  Syf. 49

Kamyoncular girip çıkıyor ve Fuat durmadan sağa sola talimatlar yağdırıyordu. Bir süre sonra bir şoför dışında herkes odayı terk etti ve şoförle Fuat arasında geçen karşılıklı konuşma muhteşemdi.

Şoför başladı söze:
“Fuat abi dul da alayım mı?”
“Al tabii, bizim hanım istiyor, iki buçuk metre yeter.”
“Emrin olur abi, başka bir şey ister misin?”
“Yok, sağol.”

(..)

“Fuat bu metre ile satılan dul ne?”
Dul bir kumaş, siyah rengi yaygın, kadife kadar parlak olmasa da ona benziyor. Eskiden kocası ölen kadınlar bunu başlarına sardıkları için adına dul denmiş olabilir.”
“Hayret, kumaş adının sosyal durum göstergesi olduğunu ilk kez görüyorum. Gel bir tavla oynayalım.
Syf. 91

Şimdi, daktiloyu tanımlarsak parmakla vurularak yazılan bir yazı aracı diyebiliriz. Daktilo’ya bu adı veren bir mitolojik halk var. Halkın adı Daktyller. Kendilerine bu adın verilmesinin nedeninin, çok zor doğmaları ve doğarken de annelerinin acıdan tüm parmaklarını toprağa saplamasından kaynaklandığı söyleniyor.

Daha ilginç bir nokta var ki, Daktyller hep beş kız ve beş erkek yaşıyor. Oluşturdukları her topluluk on ve onun katlarından oluşuyor. El sanatları konusunda çok becerikli bir topluluk olarak yaşıyorlar, yani beş parmaklarında beş marifet.

Daktilo sözcüğü de işte bu mitolojik öykünün kahramanı olan halktan geliyor.Syf. 117-118

Azericede mevsim adları şöyle sıralanıyordu: ‘Kış, Yaz, Yay, Payıs.’
Bizim yaz dediğimiz mevsim onlarda yay olarak adlandırılıyordu. Yayla da yazın gidilen yere verilen addı. Yayılmaktan geldiğini sandığım sözcüğün aslında çok daha anlamlı bir kökten geldiğini öğrenmiş oldum.
Syf. 122

Selam Kök, ne haber?”
“İyilik Nezih, seni neden aradım biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben senin bu ‘Öykülerle Sözcükler’ini çok seviyorum, şimdi sana bir şey soracağım: serbest‘in öyküsünü biliyor musun?”
“Yok hayır, ben bağımsız anlamında kullaırım.”
“Anlamı öyle ama serbest demek, başı bağlı demek. Osmanlıcada ser ‘baş’, best ‘bağlı’ yada düğümlü anlamına geliyor. Nedeni şu: Osmanlı toprak düzeninde İstanbul dışında yaşayanların mutlaka bir tımar ya da zeamete bağlı olmaları ve bu bağlı oldukları birimden de serbest (başı bağlı) kâğıdı almaları gerekiyor ki seyahat edebilsinler. İşte durum bu, nasıl sözcük ama?”
“Bunu aynen yazacağım.
syf.  130

Moğolca’da kara ‘gözcü, bekçi, öncü, ileri’ gibi anlamlar taşıyordu. Cengiz Han başkente Karakurum derken, bizim anladığımız bizim anladığımız biçimiyle tüm toplumu izleyen bir kurum olduğunu vurgulamak istiyordu. Tabii ki bu kurumun kolları olması gerekiyordu, onlar da gözcü ya da ileri kollardı. Onlara da Karakol deniyordu.

Yazıyı yazdıktan sonra bizimdeki sınırdaki askeri birliklerin bulunduğu merkezlere ‘sınır karakolu’ dediğimiz aklıma geldi. Onlara da merkezin gözcü kollarıydı, başka ne desek olmazdı zaten.Syf. 151

İyi okumalar dilerim.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir