Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1

Seride son viraja girildi. On yıldır altı filmini izlediğimiz Harry Potter serisi yedinci filmin ilk bölümüyle karşımızda. Filmi, son üç seferdir olduğu gibi David Yates yönetiyor. Öncesinde hep televizyona işler yapmış olan David Yates’in Zümrüdüanka Yoldaşlığı yorumu yapımcılar tarafından pek beğenildi ve seriyi onunla tamamlama kararı aldılar. Aslında Sırlar Odası’ndan sonra her filmi ayrı bir yönetmenin yöneteceği kararı alınmıştı ama David Yates yapımcıları artık nasıl etkilediyse vazgeçildi bu karardan.

On yedinci yaş gününde Harry’nin üzerindeki büyü kalkacağı ve takip edilmesi artık daha kolay olacağı için Deli Göz’ün önderliğindeki bir grup Harry’yi daha güvenli bir yere götürmek için toplanırlar.Yola çıktıklarında Ölüm Yiyenler’in saldırılarına uğrarlar ve George bir kulağını kaybeder, Hedwig ile Deli Göz ise ölür. Weasley’lerin evine vardıklarında artık güvendediler. Bundan sonra yapılacak en önemli şey Voldemort’un ruhunu parçalara bölerek sakladığı Hortkuluk’ları teker teker bulup yok etmektir. Bunun için ayrılmaz üçlümüz Harry, Hermione ve Ron uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkarlar.

Öncelikle herhangi bir edebiyat uyarlamasının, temel aldığı metnin üzerine kolay kolay çıkacağını sanmıyorum. Her şeyde olduğu gibi bunda da istisnalar vardır elbette (benim için Kefaret‘in filmi romanından iki kat daha iyidir mesela) ama Harry Potter serisi üzerinden konuşacak olursak, kitaplarını okumuş kişilerin filmlere pek de hoş gözle bakmadıklarını/bakmayacaklarını biliyorum. Sinema ve edebiyat farklı disiplinler olduğu için birini diğerine uyarlarken kurallar gereği deforme edilmek zorunda kalınıyor bazı şeyler. Bunu zaten biliyoruz ama bu türden uyarlamalara kalkışanların hem İsa’ya hem de Musa’ya yaranabilmeleri zor oluyor. Sizin okurken zihninizde şekillendirdiğiniz şeyler senaristin, yönetmenin, yapım tasarımcısının tasarladığından farklı olunca tatminsizlikler de başlıyor. Felsefe Taşı’nda Hagrid’in dokunuşuyla duvardaki taşların şekillenip kapı olmasına Harry’nin verdiği bir tepki vardır mesela. Siz okurken nasıl da ilgi çekici bulursunuz ama Daniel Radcliffe’in mimikleri öyle abartılı ve sinir bozucudur ki aktörden önce yönetmene kızar insan. “İstediği tepki bu mu? Buysa yuh artık!” falan diye söylenir seyirci. Bu, seri içinde çok basit bir örnek.

Ölüm Yadigarları’na dönecek olursam senarist ve yönetmenle pis yedili oynuyormuş gibi hissettim kendimi. Bir ben onlara çektiriyorum, bir onlar bana çektiriyor. Hermione’nin anne ve babasına büyü yaparak hafızalarından kendisini sildirmesiyle ilk çektiren onlar oluyor. Kitabın ortalarında kısaca sözü edilen bu bölümün filmin girişine eklenmesi iyi bir hamle olmuş. Üçlümüzün uzun bir yolculuğa çıkarken geride bıraktıklarının altını çizmesi açısından iyiydi.

Grubumuzun Ölüm Yiyenler’in saldırısına uğradıkları sahneyle çektirmeye devam ettiler. Sonra elimdekiler azalıyorken film de kozlarını tüketmeye başladı. Temposu düştü, karakterlerimizin Hortkuluklar adına bazı önemli şeyler öğrenmeleri dışında dans ve kovalamaca sahnesinden başka önemli bir şey olmadı. Kaldı ki üçlümüz (kitapta) Muggle avcılarına Voldemort isminin tabu olması sebebiyle yakalanıyordu. Filmde bunun es geçilip pat diye avcıların ortalarına düşmeleri heyecanlı olmuş ama mantıklı olmamış.

Voldemort gibi ölümcül birisinin masasında şakalaşmalar gerçekleşti falan. Bunu biraz abartıyor olabilirim ama o masada Malfoy’un asasını alıp şerefini iki paralık ederken ve Nagini’yi saldırtırken bile ürkütücü olmaktan uzaktı Voldemort. Halbuki kitapta karşımıza her çıkışında korkudan şöyle bir yutkunuyordum ben.

Üç kardeşin hikayesinin anlatıldığı animasyonlu bölüm filmin kesinlikle en iyi ve en güzel bölümüydü. Fakat sözü edilen pelerin ve taş hakkında fikir yürütmemeleri, nelerden söz edildiği hakkında konuşmamaları kötü ama anlaşılır olmuş. Kitapta ipuçlarını adım adım çözüyorlardı. Filmde bunu es geçmiş olmalarını elde ettiklerinden çıkartacakları anlamları ikinci bölüme saklayıp tek bir sahneye boca edeceklerine bağlıyorum.

Kitaptaki çok önemli bölümlerden birisi de üçlümüz Malfoy Malikanesi’ne götürüldüğünde Harry ve Ron diğerleriyle birlikte zindandayken yukarıda işkence gören Hermione’nin çığlıkları karşısında Ron’un kudurmasıydı. Filmde ise Doby’nin onları oradan çıkarabilmesi teklifine karşı gayet rahat bir biçimde “Bana uyar” diyordu. Böyle yapmalarına hiçbir anlam veremedim. O sahne Hermione’nin Ron için değerini vurgulayan bir bölümdü. Onu nasıl sevdiğini anlıyorduk. Onların gelecekleri açısından oldukça önemli bir bölümdü o bölüm. Filmde bu durumun gevşekçe geçiştirilmesi sinir bozucuydu.

Serinin en karizmatiği olduğunu düşündüğüm Snape’i pek az gördük ama asıl malzeme ikinci bölümde zaten. Orada gençliği dahil bolca göreceğiz kendisini.

Sonuç olarak ellerinde perdeye daha etkileyici şekilde aktarabilecekleri bir metin varken senarist ve yönetmen tercihlerine kurban gitmiş film. Son tahlilde yönetmen tercihidir ama serinin bir severi olarak sinirlenmeden edemiyor insan. Tüm bunlar filmin yapımcılarına, senaristine ve yönetmenine kafa atma isteği uyandırdı bende.

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2’da büyük bir gümbürtü kopacağını bilerek eli yüzü daha düzgün bir iş ortaya koyacaklarını umuyorum. En azından kapanışı güzel yapıp gönlümüzü hoş tutsalar bari. Yalnız, ortaya çıkan şey nasıl olursa olsun Alfonso Cuaron imzalı Azkaban Tutsağı’nın yanına bile yaklaşamayacakltır, biliyorum.

akincetin@tramvayduragi.com

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir