Good Will Hunting – 21.10.1975

Gus Van Sant’a şimdilik ilk ve tek Oscar adaylığı getiren film, Matt Damon-Ben Affleck ikilisine en iyi orijinal senaryo, Robin Williams’a da en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını kazandırdı. Matt Damon senaryoya kendi yaşadıklarından da bir şeyler katmış. Ayrıca senarist ikili filmi kesinlikle Gus Van Sant’ın yönetmesini istemiş. Hatta yapımcı şirketin sahibiyle laf dalaşına bile girmişler. Çünkü yapımcı, filmi yönetmesi için Chris Columbus’a teklif götürmüş. Columbus senaryoyu iki kere okumuş fakat teklifi kabul etmemiş. Sonunda senarist ikilimizin istediği olmuş ve projenin başına Van Sant getirilmiş…

Çocukluğu yetimhanede geçmiş olan Will iyi bir üniversitenin temizlik görevlilerinden birisidir. Profesör Lambeau’nun koridordaki tahtaya çizdiği ve çözene ödüller vaad ettiği problemleri geceleri gizlice çözmektedir… Will, giriştiği kavgalardan birinde polise saldırır ve nezarete atılır. Problemleri çözen kişinin Will olduğunu anlayan Profesör ise kendi denetimi altında Will’ın serbest bırakılmasını sağlar. Ancak iki şartı vardır. Zorlu matematik problemlerini çözmesinde kendisine yardımcı olacaktır ve bir psikoloğa görünecektir. Will önceleri psikolog olayına sıcak bakmasa da Sean gibi birisi karşısına çıkınca kendisini teslim eder.

Aşağıdaki sahnede ise iki arada kalan Will gitmesi gereken yolu büyük ölçüde belirliyordu. Ayrıca insanın kulağına ömür boyu küpe olacak diyaloglar yaşanıyordu. Bazı utangaç, odun, özgüven eksikliği yaşayan, cananı görünce kalbi göğüs kafesine abanan seyircilere ise hoşlanılan kıza açılmanın tüyolarını veriyordu. Tutup da seyircinin yerine konuşmuyordu ama en azından fiştekliyordu (Seyirci bu filmi ilk defa ergenlik çağında izlemiş. Orta son – lise bir falan Evet. Yuh!)

-Sean’ın Odası-

Will: Dün akşam kitabını okudum.

Sean: Ah! Demek sendin.

Will: (Gülümser) Hala savaş gazilerine psikologluk mu yapıyorsun?

Sean: Hayır. Yapmıyorum.

Will: Neden?

Sean: Eşim hastalanınca bunu bıraktım.

Will: Eşinle hiç tanışmasaydın nasıl bir hayatın olur diye düşündün mü? Bunu hiç merak ettin mi?

Sean: Yani, hayatım daha iyi olur anlamında mı?

Will: Hayır, hayır. Onu kastetmedim. O anlamda söylemedim. O anlamda söylemedim.

Sean: Önemli değil, önemli değil. Çok önemli bir soru. Çünkü yaşayacağın kötü günler yaşadığın iyi günleri fark etmeni sağlar.

Will: Pişmanlık duymadın mı? Yani evlendiğin için.

Sean: Neden? Şu anda acı çektiğim için mi? Pişman olduğum çok şey yaptım. Ama eşimle geçirdiğim hiçbir gün için pişman değilim.

Will: Onun hayatının kadını olduğunu ne zaman anladın peki?

Sean: 21 Ekim 1975’te.

Will: Tanrı aşkına! Bunu biliyor musun yani?

Sean: Ah! Evet. Dünya serisinin altıncı maçıydı. Red Sox’ların büyük maçını hatırlar mısın?

Will: Evet. Tabii ki.

Sean: Arkadaşlarım ve ben bilet almak için kaldırımda sabahlamıştık.

Will: Bilet mi bulmuştun?

Sean: Evet. Maçın olduğu gün bir barda oturmuş vakit öldürüyorduk. Ve içeri bir kız girdi. Müthiş bir maçtı. Altıncı devrede skor 6-6 berabereydi. 12. devrede Carlton Fisk vuruş için sahaya girdi. Bekliyorduk. Onun vuruş için nasıl hazırlandığını bilirsin.

Will: Evet. Evet, evet!

Sean: Bir vuruşta topu uçuruyor. Gidiyor, gidiyor. Otuz beş bin taraftarı ayağa kaldırıyor. Herkes çılgınca alkışlıyor. Fisk koşarken kalabalığı coşkuyla selamlıyor.

Will: (Heyecanla ayağa kalkar. Sean zaten ayaktadır.) Evet! Evet!

Sean: Hadi, hadi! Ve sonra top direğe çarpıyor. Çılgınca coşuyoruz. Otuz beş bin taraftar ayağa kalkıyor. Bilirsin, değil mi?

Will: Evet. Alan çizgisinde koşmaya başlamıştı.

Sean: Koşarak kaleleri geçiyordu. Evet, o da koşuyor, koşuyor!

Will: O maçı stadyumda izlediğine hala inanamıyorum. Maçtan sonra sahaya indin mi peki?

Sean: Hayır. Nasıl inecektim ki? Ben orada değildim.

Will: Ne?!

Sean: Değildim. Bir barda oturmuş, müstakbel karımla içiyordum.

Will: Fisk’in satısını kaçırdın mı yani?

Sean: Evet.

Will: Hiç tanımadığın bir kızla içki içmek için mi?

Sean: Evet. Ama onu görmeliydin. Müthiş bir kızdı.

Will: Umrumda değil. Bunu nasıl yaparsın?

Sean: Hayır, hayır. Onu bırakamazdım.

Will: Ah, hayır! Ben böyle bir şeye asla inanamazdım!

Sean: Harika bir şeydi!

Will: Aman Tanrım! Arkadaşların bunun için bir şey yapmadılar mı peki? Aman Tanrım! Buna inanamıyorum!

Sean: Bir şey yapamazlardı.

Will: Peki onlara ne söyledin?

Sean: Biletimi masaya koydum ve “Üzgünüm çocuklar. Gidip bir kızı görmem gerekiyor” dedim.

Will: (Alaycı bir şekilde güler) “Gidip bir kızı görmem gerekiyor” mu dedin?

Sean: Evet.

Will: Böyle mi söyledin? Bunu yanına bıraktılar mı yani?

Sean: Evet. Ne kadar ciddi olduğumu görmüşlerdi.

Will: Şaka yapıyorsun.

Sean: Şaka yapmıyorum evlat. Maçı izlemiş olsaydım şimdi yirmi yıl önce barda gördüğüm ve yanına gidip tanışmadığım için pişman olduğum bir kızdan bahsediyor olurduk. Evli olduğumuz on sekiz yıldan pişman değilim. Hastalandığında altı yıl işimden uzak kaldığım için de pişman değilim. Hiçbir şey için… Sevmek pişmanlık duymamaktır. Beni anladın mı?

Will: Vay be!.. Yine de izlemek fena olmazdı bence.

Sean: Bu kadar heyecanlı olacağını bilmiyordum.

akincetin@tramvayduragi.com

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir