Gattaca

“Tanrı’nın eserini düşünün. Onun eğdiğini kim düzeltebilir?” -Vaaz 7:13-

“Sadece Tabiat ana’nın işine karışmayı düşünmem. O bunu yapmamızı istiyor.” – Willard Gaylin-

Yaratıcı yazar ve yönetmen Andrew Niccol’ün 1997 yılı yapımı ilk uzun metraj filmi bu sözlerle açılıyor. Teknolojinin çok çok ilerlediği Çok Uzak Olmayan Bir Gelecek’te doğan Vincent(Ethan Hawke)’ın daha doğduğu andan itibaren ne tür özelliklere sahip olduğu ve nasıl öleceği biliniyor. Herkesin genetikçisine güvendiği bir dönemde onun annesi Tanrı’ya güveniyor ve doğal yollarla onu doğuruyor. Aşkın meyvesi bir çocuğun mutlu olabilme olasılığı çoktur derlermiş. Fakat o hiç de mutlu değil. 30 yaşında, ne şekilde öleceği belli. Kalbinden rahatsız birisi o. Bu sebeple götürüldüğü okullara kabul edilmiyor. Çünkü sigorta bu şekilde bir ölümü karşılayamaz. Her zaman Vincent’ın peşinden koşturan ailesi “doğal” kabul edilen tarzda yetiştirebilecekleri başka bir çocuk istiyorlar. Böylece doğum merkezine gidip çocuklarında olmasını istedikleri özellikleri söyleyip adeta sipariş veriyorlar. “Şiddete eğilimi olmayacak, alkol bağımlılığı olmayacak, obez olmayacak.” Doktorlar spermler arasından bu özellikleri seçerek Vincent’in kardeşi Anton’u yaratıyorlar. Genetik bilimin yarattığı Anton, Vincent’a göre daha çabuk ve çevik büyüyor. Tek ortak noktaları da ailelerinin gözetimleri altında olmadığı sıralarda denize gidip “ödlek oyunu” oynamak. Daha uzağa giden cesur sayılırken geride kalan ödlek oluyor. Ve kalbi yetmeyen Vincent hep ödlek olarak kalıyor. Sadece bir kere kazandığı ödlek oyunu sayesinde ona empoze edildiği gibi güçsüz olmadığını anlıyor Vincent. İşte bu, her şeyi olanaklı kılıyor.

Birçok konuda “geçersiz” sayıldığı dünyaya olan nefretinden ve uzaya olan sevgisinden sürekli gezegenleri merak eden, Gattaca’ya gitmek isteyen Vincent ailesinden destek yerine köstek görünce -oraya ancak temizlikçi olarak girebilirsin- , her zaman Anton’un gölgesinde kalınca umutlarını sırtına vurarak evden kaçıyor. En büyük hayali uzaya gitmek olan birisi olarak temizlikçi sıfatıyla da olsa Gattaca’ya girmeyi başarıyor. Fakat alt sınıfların sosyal statü ya da ten rengi ile belirlenmediği, ayrımcılığın bilim olduğu bir dünyada sorunlu kalbi yüzünden Vincent’ın Gattaca’da mühendis olup uzaya gidebilmesi neredeyse imkansızdır. O da insanlardan duyduğu bir Adam ile tanışıp kendisine yardımcı olmasını istiyor. Adam da Vincent’ı genetik bilimin özene bezene yarattığı Jerome(Jude Law) ile tanıştırıyor. Jerome DNA’sı ve IQ’su ile istediği her kuruma girebilecek eski bir yüzücüdür. Hatta koşarak bir duvarı bile delebilir. Tabii eğer hala koşabilirse. Zamanında geçirdiği bir kaza sonucu omurgası kırılmıştır ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Bu haliyle istediği yere hatta Gattaca’ya bile alınabilecek olan Jerome hayata küsmüş vaziyettedir. Vincent kararından emin olabilmesi için onu zorlasa bile o sadece isminin yaşamasını istemektedir. Vincent’ın hayallerini gerçekleştirebilmesi için Jerome’un isminin yaşaması gerekmektedir. Böylece kimliklerini değiştirirler. Vincent, “Geçerli Dünyada Geçersiz Kimliği”nden daha az iz bırakmak için hergün ölü derilerini, tırnaklarını ve saçını ayıklayarak Jerome’un kendi vücut atıklarını kullanmaktadır. Kanını, saç telini, idrarını, her şeyini. Vincent Jerome, Jerome da Vincent olmuştur. Jerome’un DNA özellikleri sayesinde Gattaca’da hızla yükselen Vincent uzaya gitmesine bir hafta kala işlenen bir cinayetin zanlısı durumuna düşer. Ayrıca uzaya gitmek için yıllardır uğraşan Vincent kalmak için bir sebep bulmuştur: Irine(Uma Thurman).

Filmin konusu çekildiği zamana bakarsak bana hayli ilginç geldi. Oscar adayı olmuş görüntü ve set tasarımları da teknolojinin hayli ilerlediği zamana göre abartıya kaçmayan türden. Şimdiye kadar yaptığı bütün işlerde sistem eleştirisi yapan Andrew Niccol ilk filminde ırkçılığa farklı bir bakış atmış. Tekleyen kalbi yüzünden defolu mal muamelesi gören, en büyük hayalini gerçekleştirmek için attığı her adımda geri itilen ama yine de vazgeçmeyen, elinden gelen her şeyi yapan Vincent’ın dram/macerasını seyretmek ilham verici. Kendisini çok da ayıla bayıla izletmeyen Ethan Hawke burada daha samimi(Before Sunrise ile Before Sunset’in yeri apayrı tabii). Uma Thurman gönül kontenjanımdan direkt geçiyor. Tekerlekli sandalyede oynayan Jude Law, Andrew Niccol’ün senaryosu ve yönetiminden sonraki en iyi şeydi. Canlandırdığı karakterin durumu Vincent’ınkinden daha acıklıydı. Film; Andrew Niccol’ün yönetmen olarak en iyi, senarist olarak da The Truman Show’dan sonraki en iyi ikinci işi.

akincetin@tramvayduragı.com

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir