<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Mar 2010 15:46:42 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 15:45:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>soida</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Ve Yüzlerimiz Kalbim Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1570</guid>
		<description><![CDATA[
İngiliz yazar John Berger&#8217; in &#8216;84 çıkışlı kitabı. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü zaman, ikincisi ise uzam üzerine. Bir arkadaşımdan hediye aldığım vakitlerde kitap ve yazar üzerine araştırma yaparken okuduğum bir yazıda, yazar hakkında şöyle bir alıntı var:
&#8221;Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="../wp-content/uploads/john-berger.jpg" rel="shadowbox[post-1570];player=img;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger1.jpg" rel="shadowbox[post-1570];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1577" title="john berger" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger1-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a></a></p>
<p>İngiliz yazar John Berger&#8217; in &#8216;84 çıkışlı kitabı. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü zaman, ikincisi ise uzam üzerine. Bir arkadaşımdan hediye aldığım vakitlerde kitap ve yazar üzerine araştırma yaparken okuduğum bir yazıda, yazar hakkında şöyle bir alıntı var:</p>
<p>&#8221;Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri &#8221;Yedinci Adam&#8221;ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.&#8221;</p>
<p>Türkiye ile yakın ilişkileri bulunduğunu öğrendiğim John Berger&#8217;in beni etkileyen esas yönü sanat eleştirmenliğinden daha çok Marksist hümanist duruşuyla &#8220;insan değeri&#8221; üzerine sarf ettikleri. Sanki telefonun diğer ucunda sakin ve kendinden emin bir ses tonuyla konuşan bu adam size gerçekleri abartısız bir uslüpla dillendiriyor siz de çıt çıkarmadan dinliyormuşsunuz gibi.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger.jpg" rel="shadowbox[post-1570];player=img;"><br />
</a></p>
<p>Zaman üzerine söylenegelenlerin ciddiyete sığdırılma çabasının aksine samimiyetini yalınlık ve devrikliğine borçlu bir kitap bu. Tarihin &#8220;Bir Zamanlar..&#8221; diye başlayan sayfasında seçilen herhangi bir yaşantının, Berger&#8217; e bıraktığı fotoğrafı resmediyor gözlerimize. Deneyimi: gözlem ve betimlemeye eş tutuyor öncelikle. Kimi zaman sosyolojik çıkarımlarla güçlendiriyor fotografı kimi zaman da hayal gücünüzü kısa yolculuklara uğurluyor. Zaman kavramına yorarak anlattığı kareleri, okurun hayal gücüne tamamlatma çabası sevindirici.</p>
<p>Öte yandan yazar, kitabın bir çok yerinde felsefi yönü ağır basan çıkarımlarda bulunuyor ki beni esas ilgilendiren bu yerlerde siyasal ya da ekonomik etkenlerle ele aldığı paragraflardır. Öyle ki bir önceki sayfada zaman üzerine yazılmış bi kaç sade dize bir sonrakinde Hegel ve Marx arası  tarih-zaman-insan bilinci kıyasına dönüşüyor. Akabinde insanın zaman içinde kötüleşen konumuna binaen sistem düzensizliğine dayanan sosyolojik entropi kavramını irdeliyor.</p>
<p>&#8220;Başlangıçta belki,<br />
mesafe doğruran zaman<br />
ve ikizi &#8220;gözün görebildiği&#8221;<br />
bir gün tam ağarmadan<br />
aynı anda ulaşıp<br />
kapıyı sarhoş sarhoş<br />
birlikte tekmelemişlerdi.<br />
&#8230;<br />
Zamanın bir koşuldan bir kuvvete dönüşümü Hegel ile başlamıştır. Hegel&#8217;e göre, tarihin kuvveti olumludur; Hegel&#8217;den daha iyimser bir düşünür az bulunur. Daha sonra Marx bu kuvvetin -tarihin kuvvetinin- insan eylem ve seçimlerine bağımlı olduğunu kanıtlamaya girişti. Marx&#8217;ın düşüncesinde hep var olan sahne, Marx diyalektiğinin özgün karşıtlıkları, Marx&#8217;ın zamanın yalnızca bu üstün kuvvete dönüşümünü kabul etmekle kalmayıp bu üstünlüğü insanın hizmetine iade etme çabasından kaynaklanır. İşte bu yüzden, Marx&#8217;ın düşüncesi -kelimenin tam anlamıyla- devasadır. İnsanın boyutu -potansiyeli, gelecekteki gücü- Marx&#8217;a göre, zamansız olanla yer değiştirecektir.<br />
&#8230;<br />
Bugün, Batı&#8217;da, kapitalizm kültürü bir kültür olma savını terk edip Anlık-Pratik uygulamalara dönüşürken, zamanın kudreti karşı konulamaz bir yok edici olarak gösteriliyor. Gezegenimiz dünya ve evren bir çöküş içinde. Düzensizlik geçen her zaman birimiyle daha da artıyor. Hiç bir eylemin yer almayacağı azami entropi durumuna ölüm-sıcaklığı adı veriliyor.<br />
Entropi kuramı, zamanı hep bir ayraç olarak görür ve bu ayraçtan önce ya da sonra neyin gelip gelmeyeceği konusunda söyleyebilecek şeyi olmadığı gibi söyleyebileceği şeyleri de es geçmiştir. Entropinin masumluğu işte bu arada yatar.<br />
&#8230;<br />
Yaşamın bir Düşüş olarak görülebileceği düşüncesi, insan imgeleminin içkin bir öğesidir. Düşlemek, düşüşün mümkün kılındığı yüksekliği kavramaktır.&#8221; syf.43-44</p>
<p>Kitabın ikinci bölümü daha çok mesafeler-insan aşk ve mekanlar üzerine yazılmış şiirler ve bunlar ardına yazılmış düz yazılardan oluşuyor. Ev ve ev bilinen olgu, insan mutluluğu ve modern yaşam üzerine söyledikleri bugüne kadar hiç farketmediğiniz orada duran gerçek gibi şaşırtıyor insanı.</p>
<p>Durup düşünmeniz ve hazmetmeniz için gayet &#8220;uzun&#8221;. Kapak fotografı ile iç ısıtan 110 sayfalık bu kitap üzerine yazdıklarımı, beni en çok sarsmış dizeleriyle birlikte sonlandırıyorum:</p>
<p>&#8220;Senin adana<br />
daha mı geç iner gece?<br />
Senden ilerde yürümem<br />
yılan sokmasın diye mi<br />
sandaletli ayaklarını</p>
<p>Denge asla kurulamaz.<br />
Bunun için susar yıldızlar<br />
açmazlar ağızlarını.</p>
<p>Nasıl geçer bir mevsim<br />
nasıl<br />
Neyle ölçülür<br />
yokluğunun takviminde?</p>
<p>Nasıl ölçmeli<br />
altüst ışığımın<br />
akış hızını<br />
olanlarda<br />
ve olacağın dağında?</p>
<p>Denge asla kurulamaz.</p>
<p>Neyse ki gözlerimiz geceleri<br />
yansılar birbirini<br />
ve geçer tüm baş dönmeleri.&#8221; syf.50-51</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal ile Bin Gün-Latife &#8211; 2 Perdelik Dram</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/mustafa-kemal-ile-bin-gun-latife-2-perdelik-dram/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/mustafa-kemal-ile-bin-gun-latife-2-perdelik-dram/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 08:40:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Dilek Türker]]></category>
		<category><![CDATA[dram]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Altıner]]></category>
		<category><![CDATA[Latife]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ile Bin Gün]]></category>
		<category><![CDATA[Nezihe Araz]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro Ayna]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1564</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemal ile Bin Gün-Latife &#8211; 2 Perdelik Dram
Tiyatro Ayna 
Yazan : Nezihe Araz
Yöneten : Hakan Altıner
Oynayan : Dilek Türker
Tiyatro Ayna kurucusu, 1973 ve 1977 yıllarında en iyi oyuncu ünvanlı devlet tiyatrosu sanatçımız Dilek Türker&#8217; den, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile kısa bir evlilik geçiren Latife Uşakizade Hanım&#8217; ın bu dönemini anlatan tek kişilik bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mustafa_kemal_ile_bin_gun_latife.jpg" rel="shadowbox[post-1564];player=img;"><img class="alignleft size-medium wp-image-1565" title="mustafa_kemal_ile_bin_gun_latife" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mustafa_kemal_ile_bin_gun_latife-300x210.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="300" height="210" align="left" /></a><strong>Mustafa Kemal ile Bin Gün-Latife &#8211; 2 Perdelik Dram<br />
Tiyatro Ayna </strong></p>
<p>Yazan : <strong>Nezihe Araz</strong><br />
Yöneten : <strong>Hakan Altıner</strong><br />
Oynayan : <strong>Dilek Türker</strong></p>
<p>Tiyatro Ayna kurucusu, 1973 ve 1977 yıllarında en iyi oyuncu ünvanlı devlet tiyatrosu sanatçımız Dilek Türker&#8217; den, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile kısa bir evlilik geçiren Latife Uşakizade Hanım&#8217; ın bu dönemini anlatan tek kişilik bir oyun.</p>
<p>Bir çoğumuz için tek kişilik oyunlar sıkıcıdır. Bir de konu kurtuluş savaşı zamanlarında geçiyor ise ekstra kasvet kaçınılmaz. Bir ulus için zorluklarla dolu yıllar ve bu döneme adını altın harflerle yazdıran bir büyük önderin aşk hikayesi oyuna konu olursa ve bu konuyu sahnelemek tek bir oyuncunun görevi ise ne düşünürsünüz? Bir çoğunuzun gözlerinin kısıldığını, alınlarının kırıştığını ve bakışlarının hoşnutsuzlaştığını hissedebiliyorum. Bu girişten sonra bu oyunu seyrettiğinizde büyüleneceğinizi söylesem bir anda ruh haliniz değişecektir. Evet gerçekten bu oyunu izlediğinizde büyüleneceksiniz. Oyun Nezihe Araz tarafından Dilek Türker için yazılmış. Bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu izledikten sonra siz de anlayacaksınız.</p>
<p>Bu oyun için yapacağım yorumlar ne sahneye, ne dekora, ne kostüme ne de müziklere olacak. Tamamen Dilek Türker in performansını yorumlamak istiyorum. Dilek Türker&#8217; in sanatçı kimliğini uzun uzadıya irdelememize gerek yok. Kendisi ödüller almış bir devlet tiyatro sanatçısı. Bir sanatçının tek kişilik bir oyunda, izleyiciye sanki sahnede bir çok sanatçı varmış gibi hissettirmesi tamamen onun profesyonelliğini gösterir. Bu oyunda,  Dilek Türker sahnede bir çok sanatçı ile rolünü paylaştığı izlenimini veriyor.</p>
<p>Latife Uşakizade (Dilek Türker), iyi öğrenim görmüş soylu bir aile kızıdır. Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya aşıktır. Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217; nın İzmir de olduğu bir dönemde kendisini ziyaret eder ve zorla da olsa kendisini paşaya gösterir. Paşa bu deli dolu kızdan ve ilgisinden hoşlanır. Evliliğe giden süreç böyle başlar. Fakat Latife Gazi Mustafa Kemal Paşa ile değil bir ulus ile evlendiğini çok sonra anlayacaktır. Bir ulusun adıyla özdeşleşmiş bir kahraman ile evli olmak taşınması zor bir şeydir. Nitekim de taşımak imkansızlaştığında evlilik bitecektir. Biten evliliğin ardından dahi Latife uzaktan uzaktan aşkını sürdürür. Paşa hayata gözlerini yumduğunda Latife de aslında hayatına son vermiştir. Sonrasında yaşadığı on yıllar aslında hayatta değildir. Gözlerini kapayacağı ve paşası ile buluşacağı günü bekler.</p>
<p>Dilek Türker, oyunda gözlerini kapayacağı zamanı bekleyen yaşlı Latife anlarında geçmişi anlatıyor. Bunu öyle güzel başarıyor ki, onu heyecan ile titreyen bir genç kız olarak görürken aniden yaşlanmış ve hayat ile bağlarını koparmış bir kadın olarak görüyorsunuz. Bir anda paşa ile sohbet ederken, birden telefonlara cevap vermeyen yorulmuş bir kadın görüyorsunuz. Kurguladığı karakterlere büründüğünde mimikleri değişiyor ve yüzünde o anı yaşıyorsunuz. Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217; nın yanına giren genç kızı canlandırdığında yüzüne vuran sahne ışından çok gözlerinin parıltısını görüyorsunuz. Konağı ziyaret edecek paşayı haber aldığında vücudunun tir tir titrediğini görüyorsunuz.</p>
<p>İzlediğim sahnede herkesin aynı duyguları yaşadığını düşünüyorum. Çok etkilendim. Oyunun konusunu ve içeriğini hepimiz biliyoruz. Fakat bu oyunu, sanatçının performansı görmek ve büyülenmek için mutlaka izlemelisiniz.</p>
<p><strong>İyi seyirler</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/mustafa-kemal-ile-bin-gun-latife-2-perdelik-dram/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tehlikeli Oyunlar</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/tehlikeli-oyunlar-2/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/tehlikeli-oyunlar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 07:22:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyar Sahne]]></category>
		<category><![CDATA[Tehlikeli Oyunlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1559</guid>
		<description><![CDATA[
Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanından Erdem Şanocak’ın yaptığı uyarlama Seyyar Sahne tarafından yine Erdem Şenocak’ın tek kişilik oyunculuğuyla sahneleniyor. Dekor olarak sadece iki salıncağın kullanıldığı oyun, iki perdeden oluşuyor. Hikmet Benol’un uyku ile uyanıklık arasındaki sayıklamalarıyla başlayan oyun, yine benzer bir şekilde Hikmet’in düşüşü ile sona eriyor.
Öncelikle ete kemiğe bürünmüş hiçbir Oğuz Atay karakterini yeterli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/seyyarsahne.jpg" rel="shadowbox[post-1559];player=img;"><img class="size-full wp-image-1560 aligncenter" title="seyyarsahne" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/seyyarsahne.jpg" alt="" width="350" height="232" /></a></p>
<p>Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanından Erdem Şanocak’ın yaptığı uyarlama Seyyar Sahne tarafından yine Erdem Şenocak’ın tek kişilik oyunculuğuyla sahneleniyor. Dekor olarak sadece iki salıncağın kullanıldığı oyun, iki perdeden oluşuyor. Hikmet Benol’un uyku ile uyanıklık arasındaki sayıklamalarıyla başlayan oyun, yine benzer bir şekilde Hikmet’in düşüşü ile sona eriyor.</p>
<p>Öncelikle ete kemiğe bürünmüş hiçbir Oğuz Atay karakterini yeterli bulmayacağımın “evet işte bu Hikmet Benol” demeyeceğimin farkında olarak gittim oyuna. Bu önyargı/bilgi nedeniyle olsa gerek Erdem Şenocak’ın Hikmet yorumunu kötü bulmadım. Aslında ortada inanılmaz büyük ve iyi niyetli bir çaba olduğundan eleştirmek çok içimden gelmedi. Ama bazı noktalara da değinmek gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Hikmet alaycı bir karakterdir, ama sadece bu kadar değildir. İçinde birden fazla Hikmet’in yer aldığına inanan, bu nedenle birbirleriyle çelişen düşünceleri olan karmaşık biridir. Bir Hikmet sustuğunda diğeri konuşur, biri diğerinin sözünü keser, cümlesini tamamlar, tam tersi bir şey de söyletebilir. Hikmet öfkelidir, hem kendine, hem de insanlara yönelik büyük bir öfkesi vardır. Sürekli konuşur, ama kelimeleri de yeterli bulmaz (“kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor”). Ancak oyuna baktığımızda biraz daha tek yönlü bir Hikmet var gibidir sahnede. Alaycı ve üzgün, ama çok acı çektiğini hissedemeyiz pek. Belki oyunun metninde Sevgi ve Bilge (özellikle Sevgi ve onunla yaptığı başarısız evliliği) ile ilgili bölümlerin yeterince yer almaması da böyle düşünmemize neden oluyor olabilir. Tabi bu bir uyarlama ve o kadar kapsamlı bir kitaptan bir oyun çıkarmak gerçekten zor iş. Üstelik oyun bu haliyle bile üç saate yakın sürüyor. Yine de izlerken bazı kısımlar olsa Hikmet daha mı iyi ifade edilebilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Özellikle kitabın sonundaki yemek bölümü, Hikmet’in yalnızlığını vurgulayan çok önemli bir bölüm bana kalırsa, keşke onu daha uzun görebilseydik. Kitabın başlarına gayet iyi yer verilmişken sonları biraz geçiştirilmiş gibiydi.</p>
<p>Belki Hikmet’in acı çektiğini görememiş olma nedenim biraz da sürekli atılan kahkahalardır. Evet bazen gerçekten komik şeyler söyleyebiliyor Hikmet –ki ben de gülmedim değil-, ama “Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz!” sözlerini hatırlamamak da mümkün değil. Sanırım Oğuz Atay’ın her zaman başına gelebilecek bir şey bu. Nurdan Gürbilek, “Mağdurun Dili” kitabında bu konuda çok doğru tespitlerde bulunuyor:</p>
<p>“Atay’a dönersek bir mizah yazarı olarak algılanıyor olmaktan rahatsız olduğunu biliyoruz. ‘Bat dünya bat!’ın, ‘şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı’nın, ‘beni gayriciddiye alıyorlar albayım!’ın yazarı olarak anılmak, o kalın kitaplardan akılda en çok böyle esprilerin kalmış olması belli ki onu kızdırmıştır. Bu yüzden, ironiyi bir hafifseme tekniği olarak algılayanlara karşı, Atay’ın yapıtlarındaki şenliğe dair şu temel özellikleri bir kez daha vurgulamak gerekir: Birincisi, iki karşıt konumun birbirini geçersizleştirdiği, doğrunun böylece geçiştirildiği kaygısız bir yüzey elde etmek için değil, insan bilincini oluşturan birbirine dargın konumların birbirinin yanıbaşında gerilimli bir hayat sürdüğünü, bence hep de süreceğini anlatabilmek için kullanmıştı Atay ironiyi. Düşüncenin taşlaşmasına, duygunun basmakalıplaşmasına, doğrunun sabitlenmesine karşı ironiyi kullanıyordu, ama kendi ‘samimiyet buhranı’nın da bir gün pekâlâ taşlaşabileceğinin farkındaydı. İkincisi, ne düşündüğünü söyleme külfetinden kurtulmanın getirdiği aldırışsız bir neşe değil, tersine birkaç şey birden söylemenin, birkaç sese birden yer açmanın ağrısıyla sahip çıkılmış buruk bir neşeydi Atay’ınki…” *</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Tehlikeli_Oyunlar.jpg" rel="shadowbox[post-1559];player=img;"><img class="size-full wp-image-1561 aligncenter" title="Tehlikeli_Oyunlar" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Tehlikeli_Oyunlar.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p>Oğuz Atay sahnelemek gerçekten çok zor. Bu nedenle de ortaya konulan emeği takdir etmek gerektiğini düşünüyorum. Erdem Şenocak büyük bir enerjiyle oynamış Hikmet Benol’u. Salıncakları da metne uygun bir verimlilikle kullanıyor. İzlerken çok fazla yorulduğumu düşününce ne kadar önemli bir şey yaptığını bir kez daha anlıyorum. Üstelik perde aralarında pencereleri bile kendisi açıyor.</p>
<p>Son söz Hikmet’ten: “İnsanlar acıklı sözler dinlemek istemiyorlar, onları üzmek çok zor: kitabı suratınıza kapatıveriyorlar, sıkışıp kalıyorsunuz sayfaların arasında.”</p>
<ul>
<li>Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, “Acı Anlatılabilir mi?” Sayfa 72-73, Metis Yayınları</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/tehlikeli-oyunlar-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Drag Me to Hell</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/drag-me-to-hell/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/drag-me-to-hell/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Mar 2010 16:03:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2009]]></category>
		<category><![CDATA[Alison Lohman]]></category>
		<category><![CDATA[B-Movie]]></category>
		<category><![CDATA[Sam Raimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1555</guid>
		<description><![CDATA[
Imdb&#8217;nin korku sinemasına acımasız davrandığı da oluyor, oldukça cömert davrandığı da. Ummadığınız bir film yerin dibine sokulurken, bazen de bu &#8220;beğeni&#8221;yi  haketmediğini düşündüğünüz filmler çıkıyor. Daha evvel de belirttiğim ve bundan sonra da bıkmadan belirteceğim üzre, ben bir korku filmi hayranıyım ve korku türünün sinemanın en zor çalışma sahalarından birine sahip olduğunu düşünüyorum. Ne yapmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/dragmetohell.jpg" rel="shadowbox[post-1555];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1556" title="dragmetohell" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/dragmetohell-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p>Imdb&#8217;nin korku sinemasına acımasız davrandığı da oluyor, oldukça cömert davrandığı da. Ummadığınız bir film yerin dibine sokulurken, bazen de bu &#8220;beğeni&#8221;yi  haketmediğini düşündüğünüz filmler çıkıyor. Daha evvel de belirttiğim ve bundan sonra da bıkmadan belirteceğim üzre, ben bir korku filmi hayranıyım ve korku türünün sinemanın en zor çalışma sahalarından birine sahip olduğunu düşünüyorum. Ne yapmak istediğini bilen, kafasında filmi bir kere, üç kere, beş kere oynatmış bir yönetmen şahane işler çıkarabiliyorken, bari bir film çekeyim de aradan çıksın mantığıyla düşünen aceleci arkadaşların filmlerine gülüp geçiyorsunuz. Fakat bir nokta var ki bence ıskalanmaması gerekiyor: Horror ve thriller nasıl farklıysa, bunların içerisinde &#8220;B-Movie&#8221; de ayrı. Düşük bütçeli ikinci sınıf  &#8220;action&#8221; filmleri böyledir. Hollywood filmlerinden artan sermayeyle çekilmiş taklitçi, komik, istihzayı amaçlayan bu filmleri sık sık şehirlerarası yolculuk yapanlar bilir.  Zaman geçsin, oyalasın yeter filmleri işte.</p>
<p>Sam Raimi&#8217;ye gelirsem, kendisini en azından bana uzun zaman önce kanıtlamış biri. Hatta kendisini Coen Biraderler&#8217;e dahi kanıtlamış, onların piri, akıl hocası olmuş bir yönetmenden bahsediyoruz. Korku sevmeyen birine korkmayı sevdirmiş birinden. Unutulmaz eseri Evil Dead&#8217;de kim yerinden bir kere olsun fırlamamıştır? Korku sineması tarihinin en absürt, en komik, en hatırda kalan sahnelerini çekmiş üstadın Imdb tarafından göklere çıkarılmış şimdilik son korku projesi Drag Me to Hell&#8217;i izledikten sonra hakkındaki fikrimin netleşmesi için araya biraz zaman koydum, sonra yine izledim, biraz daha dinlerdim ve kararımı kendime açıkladım: Raimi&#8217;nin amacı izleyici beklentisini tatmin etmek ya da modern bir korku başyapıtı yaratmak değildi; korkuturken eğlendirmek, eğlenmek amacındaydı, klişelerle kendince oynayacak, onlarla alay edecek, araya mide bulandırıcı birkaç öğe katacak, sonra tekrar klişelerden faydalanıp güldürecek, azıcık gerecek, birazcık sıkacak ve neticede ortaya &#8220;şapşal, yine de eğlenceli ve son kertede ürkütücü&#8221; bir film çıkacaktı. Korku filmlerinde muhakkak güzel kızlar olur, burada Alison Lohman&#8217;ı seçmişti Raimi. Ben Lohman&#8217;ı Nicholas Cage&#8217;le oynadığı Matchstick Men&#8217;den hatırlıyordum ve açıkçası pek sevmiyordum. Sinema nasıl da önyargılar yaratıyor, Lohman rolünün altından öyle güzel kalkmış ki bu &#8220;kötü kız&#8221;ın başına bu filmde gelen her kötü şey beni içten içe sevindirdi.</p>
<p><em>Kariyerinde yükselmek isteyen genç bir bankacı olan Christy Brown, bir gün karşısında borcunun ödeme süresinin uzatılmaması halinde evini kaybedeceğini söyleyen yaşlı, çirkin, ucube bir çingene bulur. İşyerinde Stu isminde bir rakibi vardır ve patronu ondan duygusal değil rasyonel olmasını beklemektedir. Christy, kadının talebini reddettiği an başına geleceklerden habersizdir. Bu ona pahalıya mâlolacaktır.</em></p>
<p>Birlikte yaşadığı sevgilisinin aristokrat annesi tarafından istenmemesi, kariyer hırsı, amacı meşrulaştıran makyevelist fırsatçılığı ve kendine gelecek zararı önlemek için feda edebilecekleriyle, tam bir günümüz modern işkadını Christy. Bastırmaya çalıştığı vicdanının kurbanı. İşte bu portre çiziminden harika bir şekilde faydalanıyor Sam Raimi. Kara büyü, kayıp ruhlar, lânetler arasından modern bir korku kültü  yaratıyor. Bâtıl inançlarına bir şekilde bağlı günümüz sıkıntılı sosyal tipinin başına öyle çoraplar örüyor, onu öyle komik, öyle rezil hâllere sokuyor ki gerçekten hoşunuza gidiyor.</p>
<p>Pek çokları bu filmi sevmemiştir fakat ben beğendim. Burak&#8217;a dediğim gibi, şu sıralar sadece &#8220;absürt&#8221; olana ilgi duyuyorum ve böyle işler ne olursa olsun beni gülümsetiyor. Vampirlerin aşkını anlatan sözüm ona holivud dramlarına elli kere tercih ederim diyor ve Drag Me to Hell&#8217;in uzun zamandır arzu ettiğim  başarılı B-Movie örneklerinden biri olduğunu düşündüğümü de ekleyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/drag-me-to-hell/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uçurtmanın Kuyruğu &#8211; 2 Perdelik Komedi</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ucurtmanin-kuyrugu-2-perdelik-komedi/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ucurtmanin-kuyrugu-2-perdelik-komedi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 13:15:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Aykut Taşkın]]></category>
		<category><![CDATA[Geniş Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Geniş Aile Mürsel]]></category>
		<category><![CDATA[İlker Ayrık]]></category>
		<category><![CDATA[Komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Müjdat Gezen]]></category>
		<category><![CDATA[Pervasız Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Dinçel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1499</guid>
		<description><![CDATA[Uçurtmanın Kuyruğu &#8211; 2 Perdelik Komedi
Savaş Dinçel Sahnesi Oyuncuları
Yazan-Yöneten : Savaş Dinçel
Oynayanlar : Aykut Taşkın, İlker Ayrık
2007 yılında aramızdan ayrılan (65 yaşında) ünlü Türk tiyatro sanatçımız ve karikatüristimiz üstad Savaş Dinçel&#8217; den çok keyifli bir oyun. Sahneyi, Pervasız Tiyatro kurucuları olan Aykut Taşkın ve İlker Ayrık paylaşıyor. Bir çoğunuz İlker Ayrık&#8217; ı popüler televizyon dizisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ucurtmanin_kuyrugu.jpg" rel="shadowbox[post-1499];player=img;"><img class="alignleft size-full wp-image-1500" title="ucurtmanin_kuyrugu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ucurtmanin_kuyrugu.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="200" height="286" align="left" /></a><strong>Uçurtmanın Kuyruğu &#8211; 2 Perdelik Komedi</strong><br />
Savaş Dinçel Sahnesi Oyuncuları</p>
<p>Yazan-Yöneten : <strong>Savaş Dinçel</strong><br />
Oynayanlar : <strong>Aykut Taşkın, İlker Ayrık</strong></p>
<p>2007 yılında aramızdan ayrılan (65 yaşında) ünlü Türk tiyatro sanatçımız ve karikatüristimiz üstad Savaş Dinçel&#8217; den çok keyifli bir oyun. Sahneyi, Pervasız Tiyatro kurucuları olan Aykut Taşkın ve İlker Ayrık paylaşıyor. Bir çoğunuz İlker Ayrık&#8217; ı popüler televizyon dizisi Geniş Aile&#8217; den mürsel karakteri ile tanıyorsunuz. Müjdat Gezen&#8217; in öğrencilerinden olan İlker Ayrık benim de çok sevdiğim ve takip ettiğim bir karakterdir.</p>
<p>Oyun, çocukluğunu yaşayamamış, baskılanmış bir karakterin, hayata veda etmek üzereyken yaşadığı gelişmeleri ve kendiyle yüzleşmesini konu alıyor. Bu fantastik yüzleşme, iki oyuncunun aynı kişinin farklı karakterlerini canlandırması ile oldukça eğlenceli ve sürükleyici bir oyuna dönüşüyor. Oyun gerçekten çok güzel dizayn edilmiş.</p>
<p>Ben oyunu yorumlarken bir kaç önemli kriter üzerinde dururum. Bu kriterlerin belli başlıları dekor, kostüm ve diğerleridir. Bu oyunda kullanılan dekoru çok beğendiğimi özellikle belirtmek isterim. Mevzu bahis olan tiyatro ise dekorun kusursuz olması gerekir. Bazılarınız, dekor önemli değil, oyuncuların performansı yeterli ise bir kuru tabure bile yeter diye düşünebilirsiniz. Ben böyle düşünmüyorum. Oyuncuların performansı kadar, diğer yardımcı öğelerin de güçlü olması gerekir. Tiyatroyu, sinemadan ayıran önemli özelliklerden biri de sanallaştırmayı yapabileceğiniz tek yerin sahne olmasıdır. Her şey burada döner ve seyirciyi burada etkilemeniz gerekir. Bu nedenle de burayı çok iyi kullanmanız gerekir. Nitekim bu oyundaki dekor harika. Kostüm üzerine yorum yapmıyorum çünkü oyunun büyük kısmı kostüm üzerine kurulu. Seyrederken ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Oyuncuların performansı muhteşem. Ben de dahil olmak üzere salondaki tüm izleyiciler oyunu sonuna kadar büyük bir coşku ile izlediler. Özellikle İlker Ayrık&#8217; ın oynadığı ve benim seyrettiğim tüm oyunlarda kendisi için olumlu düşüncelerim oldu. Bence yaptığı işe son derece saygı duyan ve aldığı rolun altından başarıyla kalkan bir sanatçı.</p>
<p>Bu oyunu seyretmenizi özellikle tavsiye ederim.<br />
<strong>İyi seyirler.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ucurtmanin-kuyrugu-2-perdelik-komedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muz Sesleri&#8217;ni Duyan Kadın: Ece Temelkuran</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 13:11:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dide Gokay</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ece Temelkuran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1488</guid>
		<description><![CDATA[Ece Temelkuran&#8217;ın kadın naifliğini, severken yorulan, yoruldu mu kucağına dökülen ellerini, kimi zaman kimseye eyvallah demeden gidişini, kelimelerini serpiştirişini, kocaman yüreğini seviyorum ben. Hayat Üçlemesi&#8217;ni okuduğumdan beri benzeri bir şey bekliyorum. Köşeyazılarında Kürt Sorunu&#8217;ndan bile bahsetse, ben cümle arasında bu anlatımı arıyorum. Baharın geliş zamanlarında neşeleniyor, biliyorum, o zaman ben de heyecanlanıyorum. Baharı onun cümleleriyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ece Temelkuran&#8217;ın kadın naifliğini, severken yorulan, yoruldu mu kucağına dökülen ellerini, kimi zaman kimseye eyvallah demeden gidişini, kelimelerini serpiştirişini, kocaman yüreğini seviyorum ben. Hayat Üçlemesi&#8217;ni okuduğumdan beri benzeri bir şey bekliyorum. Köşeyazılarında Kürt Sorunu&#8217;ndan bile bahsetse, ben cümle arasında bu anlatımı arıyorum. Baharın geliş zamanlarında neşeleniyor, biliyorum, o zaman ben de heyecanlanıyorum. Baharı onun cümleleriyle karşılamak istiyorum. Ve dediğim gibi bekliyorum.<br />
Muz Sesleri çıkacak denildiğinde nasıl bir heycan nasıl bir güzellik. Ece Temelkuran&#8217;ın ilk romanı olduğu için o da heyecanlı bittabi. Katıldığı televizyon programlarında, verdiği röportajlarda durmadan &#8220;Muz Sesleri&#8221; diyordu. Heyecanı reklamla birleşti, insanların gözüne battı, rahatsız etti. Yıllardır Milliyet Gazetesi&#8217;nden yana duran kıyısını aldı Habertürk&#8217;e taşıdı. Özgür Mumcuyla birden gerçekleştirdiği ve &#8220;Ne de yakıştılar şimdi&#8221; dedirttiği evliliğini noktaladı. Özlettiği yüzünü her yerde görür olduk. Türkiye&#8217;nin pek çok yerini kapsayan imza günleri.. Ben ki çok severim Ecetem&#8217;i, 5 dakikalık mesafede olmama rağmen gidemedim imza gününe. Görmeye hazır değildim belki. Bu kadar kolay olmamalıydı onu görmek. O ayağıma gelmemeliydi. Ben ona rastlamalıydım. Bu çok daha iyi olmaz mıydı?</p>
<p>Tüm bunlara tamam. Roman, tamam, Beyrut, tamam, Ecetem geliyor, tamam. Ama neden Muz Sesleri? Ha çukçukçuk. Ne ince düşünürsün sen Ecetem. Başlayalım madem kitaba:</p>
<p>&#8220;<em>hakikat, tozdaydı; gördüm.</em>&#8221;</p>
<p><span id="more-1488"></span></p>
<p>Muz Sesleri&#8217;nde Beyrut&#8217;u gördüm, kocaman yürekli kadınlar gördüm, yüreklerini ufaltarak gerçeklere dayanmaya çalışan adamlar gördüm, aşk gördüm, savaş gördüm, kendimizi savaş gerçeğinden nasıl da soyutladığımızı gördüm, oysa savaşı içimize dikmeden yaşayamayız -savaşı içimizden sökmeden ölemeyeceğimiz gibi, Muz Sesleri&#8217;nde Ece Temelkuran gördüm ben. Kırıntı halinde. Elleri daha az dökülüyordu kucağına. Toparlayabiliyordu. Heyecanlandığında ellerini nereye koyacak, artık iyi biliyordu. 23 yaşında değildi. Kalemi daha uzundu artık, her yere ulaşan cinsten. Ben de naptım? Aldım Muz Sesleri&#8217;ni. İçinden 23 yaşındaki Ecetem&#8217;i ayıkladım. Uğraştım mı? Evet. Değdi mi? Nasıl özlemişim ki..</p>
<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ecetemelkuran.jpeg" rel="shadowbox[post-1488];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1493" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ecetemelkuran-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /></a></p>
<p>&#8220;<em>o, bu pazar burada değil.</em></p>
<p><em>o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuta yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.</em></p>
<p><em>kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmezdik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.</em></p>
<p><em>bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, &#8220;ben seni hiç çağırmadım ki,&#8221; diyen bir erkek, zalim.</em></p>
<p><em>ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.</em></p>
<p><em>itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.</em></p>
<p><em>niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki, ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.</em></p>
<p><em>durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille: &#8220;yapma haji, haram!&#8221;</em></p>
<p><em>dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın, çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.</em></p>
<p><em>sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği  var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.</em></p>
<p><em>bak, keyfetmeyi peki iyi bilir. arak&#8217;ını koy önüne, biraz kıbbe, biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar&#8230; onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, &#8220;belki bu sefer yanımda tutarım,&#8221; dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.</em></p>
<p><em>anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır ama sana hep kendini anlattırır. onda laf bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, artık seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.</em></p>
<p><em>çok &#8220;yani&#8221; der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani&#8217;leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karmaşık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.</em></p>
<p><em>bir de durmadan &#8220;unuttum,&#8221; der, &#8220;bilmiyorum.&#8221; her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı çok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şey, hatırlıyor da niye anlatsın? neye yarayacak? &#8220;hem hikaye bitmedi ki!&#8221; böyle der.</em></p>
<p><em>kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.</em></p>
<p><em>onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşağılayışını, kendine benzetmesini.</em></p>
<p><em>bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş&#8217;e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.</em></p>
<p><em>esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. &#8220;içimde böyle bir yer mi varmış?&#8221; dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çübkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.</em></p>
<p><em>niye? çoğu insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada. bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!</em></p>
<p><em>aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydeskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydeskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.</em></p>
<p><em>fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacakmış gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunun. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.</em></p>
<p><em>çok sigara içiyor. bırakamadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar, ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.</em></p>
<p><em>çok tanıyanı var, ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile.. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.</em></p>
<p><em>aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama.. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman &#8220;beyrut&#8221; desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.</em>&#8221;</p>
<p>Muz Sesleri &#8211; Ece Temelkuran &#8211; Sayfa 131</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Please don’t take my sunshine away!</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 23:00:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Mark Linkous]]></category>
		<category><![CDATA[Sparklehorse]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1473</guid>
		<description><![CDATA[
Son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir bilmiyorum. Aklıma Yavuz Çetin geldiğinde, yanında bir de yeteneği, gençliği, daha yapabilecekleri geliyor. Where Did You Sleep Last Night diye kendimi eritmiş bağırırken Kurt Cobain&#8217;in şüpheli gidişinin içimdeki bitip tükenmek bilmez Courtney Love antipatisini kamçıladığını hatırlıyorum; Waltz #2, Between The Bars gibi şaheserleri dinlerken onları yaratan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Mark-Linkous2.jpg" rel="shadowbox[post-1473];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1478" title="Mark Linkous" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Mark-Linkous2-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a></p>
<p>Son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir bilmiyorum. Aklıma Yavuz Çetin geldiğinde, yanında bir de yeteneği, gençliği, daha yapabilecekleri geliyor. Where Did You Sleep Last Night diye kendimi eritmiş bağırırken Kurt Cobain&#8217;in şüpheli gidişinin içimdeki bitip tükenmek bilmez Courtney Love antipatisini kamçıladığını hatırlıyorum; Waltz #2, Between The Bars gibi şaheserleri dinlerken onları yaratan sesin sahibinin (Elliott Smith) &#8220;harakiri&#8221; yapmaktan ne kadar uzakta seyreden biri olduğunu düşünürken de, Day is Done diyerek yalnızlığı notalandırmış bir Nick Drake&#8217;i ve benzer biçimde &#8220;<em>Yalnız kalmamak için sabaha dek aynanın karşısında oturdum</em>&#8221; diye yazarak okur için itirafını gırtlakta yarım kilo tomruğa dönüştüren Cesare Pavese&#8217;yi düşündüğümde de kötü hissediyorum.</p>
<p>Ian Curtis ile Osamu Dazai&#8217;nin arasında bu bağlamda benim için nasıl bir fark yoksa, Jeff Buckley ile Kaan İnce arasında da yok. Bir felsefeci Gilles Deleuze desin, amatör bir şair de Zafer İnce Karabay: Benim için totalde değişen bir şey olmuyor. Üzülüyorum.</p>
<p>Belki şu zamana kadar kendime sahiplenecek bir &#8216;<em>müntehir</em>&#8216; edinememişim, gidişi beni buruklaştıracak bir idolüm olmamış. Aynı zaman diliminde soluk almamışız böyle biriyle, aynı ABD başkanı, aynı döviz kuru geçerli olmamış ikimiz için; benzer alışkanlıklara, kültürlere, değişimlere aynı zamanlarda dahil olmamışız. Yani Mayakovski Bush&#8217;u hiç tanımamış, Sartre öldüğündeyse ben daha bir tasarı bile değilmişim.</p>
<p>Oysa 6 Mart&#8217;ta, Knoxville&#8217;de bir arkadaş evinde kendini kalbinden vurarak bu devamlı ısınan gezegenden kaçıp giden, yakın bir zaman sonra sadece bir kemik toplamından ibaret olacak <strong>Mark Linkous</strong> ise benim zamanımın, benim çağımın insanıydı.   En az Radiohead kadar sevdiğim bir oluşum olan <strong>Sparklehorse</strong>&#8216;un kendisiydi, bütünüydü. Depresif kişiliğini yaptığı müziğe de yansıtan, bazen mutluluğunu bağırarak, bazen umudunu susarak anlatan bir adamdı. Dediğim gibi, son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir <em>gerçekten</em> bilmiyorum; Thom Yorke ile birlikte söyledikleri Wish You Were Here&#8217;ı dinleyince nasıl dertleniyorsam, <a href="http://www.tramvayduragi.com/dandelion/">Dandelion</a>&#8216;u açan ve kapayan It&#8217;s A Wonderful&#8217;unu dinleyince de -daha cesaret edemedim böyle bir şeye- &#8220;Böyle bir insan nasıl bunu yapar? Nasıl?&#8221; demekten kendimi alamıyorum. Hatta abartıp &#8220;Neden sen, ama niye ki?&#8221; diye bağırasım tutuyor.</p>
<p>Üstelik Last.Fm&#8217;de 12 sayfa &#8220;<strong>R.I.P&#8221;</strong> yorumu gördükçe; 1996 yılında Radiohead ile turnedeyken deneyip de başarısız olduğu (bacaklarını kullanamaz duruma gelmişti bir süre) diğer girişimini anımsadıkça; aklıma başarısız intihar girişimlerinin arada kalmış adamı Wilbur geldikçe; ya da My Yoke Is Heavy diye bir şarkının varolduğunu hatırladıkça; ya da yaşamayı haketmediğini düşündüğüm onlarca hissizi, sıkıntısızı görüp iç geçirdikçe; mutluluk ve saf huzur için hiçbir standardın, kazancın, getirinin para etmediğine kanaat getirdikçe; son olaraksa bitmiş bir albümün yayımlanması öncesi şarkılarını kimsesiz bıraktığını düşündükçe daha da üzülüyorum Mark Linkous. Lunapark yangını adam.</p>
<p>Bugün gün ışığı biraz daha sönükleşti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 18:49:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[Akın Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[Birlik Sahnesi]]></category>
		<category><![CDATA[Davut Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[dram]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Ustaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mohksen Mahmelbaf]]></category>
		<category><![CDATA[Nedim Çağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Alper]]></category>
		<category><![CDATA[Ulvi Alacakaptan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1462</guid>
		<description><![CDATA[ Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram
Birlik Sahnesi 
Yazan : Mohksen Mahmelbaf
Yöneten : Ulvi Alacakaptan
Oynayanlar : Ulvi Alacakaptan, Akın Güneş, İhsan Ustaoğlu, Davut Akgül, Nedim Çağlar, Oğuz Alper, Adnan Menderes Çelik
Ulvi Alacakaptan&#8217; ın başkanlığını yaptığı ve 25 yılını doldurmaya merdiven dayayan Birlik Sahnesi&#8217; nden 4. versiyonu sahnelenen ve oldukça uzun yıllardır sahnelerde sanat severlerle birlikte olan bir oyun başkasının ölümü. Ulvi Alacakaptan&#8217; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baskasinin_olumu.jpg" rel="shadowbox[post-1462];player=img;"><img class="alignleft size-medium wp-image-1463" style="margin: 5px;" title="baskasinin_olumu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baskasinin_olumu-300x250.jpg" alt="" width="250" height="200" /></a><strong> Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram<br />
Birlik Sahnesi </strong></p>
<p>Yazan : <strong>Mohksen Mahmelbaf<br />
</strong>Yöneten : <strong>Ulvi Alacakaptan</strong><br />
Oynayanlar : <strong>Ulvi Alacakaptan, Akın Güneş, İhsan Ustaoğlu, Davut Akgül, Nedim Çağlar, Oğuz Alper, Adnan Menderes Çelik</strong></p>
<p>Ulvi Alacakaptan&#8217; ın başkanlığını yaptığı ve 25 yılını doldurmaya merdiven dayayan Birlik Sahnesi&#8217; nden 4. versiyonu sahnelenen ve oldukça uzun yıllardır sahnelerde sanat severlerle birlikte olan bir oyun başkasının ölümü. Ulvi Alacakaptan&#8217; ın sanat geçmişini kısa başlıklar halinde size aktarmaya çalışsam sanırım okur okur bitiremezsiniz. Tiyatro, sinema, televizyon, edebiyat ve dahası. Tam bir sanat insanı.</p>
<p>Başkomutan olmayı hedefleyen bir komutanın (Ulvi Alacakaptan), yüksek teknoloji ile donatılmış bir karargahtan büyük bir imha saldırısını yönetmesini ve saldırı anına yaklaşıldıkça yaşanılan olayları anlatan bir oyun.</p>
<p>Oyunun konusunu uzun uzadıya anlatmıyorum. Seyredecekler için süpriz olması gereken olaylar var. Öncelikle belirtmeliyim ki oyunda konunun dışında elle tutulur hiç bir güzellik yok. Dekor berbat. Modernize edebilmek için son derece kötü bir dekor hazırlanmış. Keşke teknolojiden anlayan birilerinden yardım alınarak doğru düzgün bir karargah üssü hazırlansaydı. 3 ayrı masa ve oyuncuların açmak için çırpındığı bilgisayarlar. Oyunun başında oyunculardan biri uzun süre bilgisayarı açamadı. Windows parola ekranında çırpındı durdu. Büyük bir komutan (Ulvi Alacakaptan) fakat top sakallı. Rolü için sakalını kesmeye kıyamamış. Emir eri bir çavuş ve onun da kirli sakalı var. Oyuncuların askeri kıyafetleri üzerlerinden düşmek üzere. Başta Ulvi Alacakaptan olmak üzere sık sık replikler unutuluyor. Yılların tiyatro sanatçısı sahnede repliğini kekeliyor. Daha bir çok olumsuz ve amatör şeyin bir araya geldiği bir oyun daha önce hiç seyretmemiştim. Seyrettiğim sahnede oyun esnasında dahi salonu terk edenler oldu. Bunu onayladığımı düşünmeyin. Hiç bir oyunu perde arasında dahi terk etmedim. Her oyunu mutlaka sonuna kadar izlerim ve belirli ölçüde alkışlarım. Oyun ve konu iyi olmasına karşı, birlik sahnesi oyuncuları başta Ulvi Alacakaptan olmak üzere son derece kötüydü. Oyunun sonlarına doğru sahneye gelen ölüm meleği ile bir nebze olsun kurtulur gibi oldu. Fakat o da yetmedi. Üzerinde çalışılmadığını düşünüyorum. Uzun yıllar önce nasıl olsa oynadık, bunun için prova yapmamıza gerek yok diye düşünülerek çalışılmamış amatörce bir oyun sergilendi.</p>
<p>Oyun yazarı tarafından güzel yazılmış. Merak ediyorsanız <strong>iyi seyirler.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ju-on</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 16:17:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Kosemen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Takako Fuji]]></category>
		<category><![CDATA[Takashi Shimizu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1454</guid>
		<description><![CDATA[
Şimdiye kadar izlediğim korku filmleri arasında belki de en çok korktuğum; kıyıda köşede kalmış, Türk ve Amerikalı izleyiciler tarafından değeri tam olarak anlaşılamamış, derinine-felsefesine inilememiş, j-horror akımının prestijli üyesi Ju-on serisidir. Bir korku filminden beklenilenleri, şablonun dışına çıkarak pek de güzel yerine getiren bu sıra dışı seri; önyargısız izlemeye gönüllü olan korku severleri kesinlikle tatmin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ju-On-2.jpg" rel="shadowbox[post-1454];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1469" title="Ju-On 2" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ju-On-2-300x168.jpg" alt="" width="342" height="199" /></a></p>
<p>Şimdiye kadar izlediğim korku filmleri arasında belki de en çok korktuğum; kıyıda köşede kalmış, Türk ve Amerikalı izleyiciler tarafından değeri tam olarak anlaşılamamış, derinine-felsefesine inilememiş, j-horror akımının prestijli üyesi Ju-on serisidir. Bir korku filminden beklenilenleri, şablonun dışına çıkarak pek de güzel yerine getiren bu sıra dışı seri; önyargısız izlemeye gönüllü olan korku severleri kesinlikle tatmin edecektir.</p>
<p>Serinin doğumu aslında 1995’lere kadar uzanır. 95 yılında ‘Hayalet Okul’ diye dilimize çevrilebilecek Gakko No Kaidan filmlerinin bir muadili, televizyon için 1998 yılında ‘Gakko No Kaidan G’ adıyla çevrilir. Dört kısa hikayeden oluşan garip korku filminde &#8216;Katasumi&#8217; ve &#8216;444 444 4444&#8242; öykülerinin senaryosu, daha sonra 9 filmlik bir zincir yaratacak olan Takashi Shimizu tarafından yazılır, yine Shimizu tarafından yönetilir. Böylece Ju-on efsanesinin temelleri atılmış olunur. İki yıl sonra ‘Ju-on: The Curse’ ve ‘Ju-on: The Curse 2’ çekilip Japon televizyon izleyicilerinin beğenilerine sunulur. Bu düşük bütçeli filmler, beklenmedik bir popülarite kazanınca 2003’de iki sinema filmi: ‘Ju-on: The Grudge’ ve ‘Ju-on: The Grudge 2’ gelir. Yavaş yavaş ünü Japonya’nın ötesine taşmaya başlayan seri, İstanbul’da if 2004’ün Nöbetçi Sinema kısmında Türk seyirciyle buluşur. J-horror çekiciliğine kendini kaptırmış, taze kan arayışındaki Sam Raimi prodüktörlüğünde, 2004-2006-2009 yıllarında serinin üç filmi daha çekilir. 2009 yapımı The Grudge 3, Ju-on: Shiroi Roujo ve Ju-on: Kuroi Shoujo  dışındaki bütün filmler, Shimizu tarafından yönetilmiş olup yönetmediği üç filmde de senarist olarak yer almıştır. Raimi’nin ‘en çok korktuğum film’ diye tanımladığı seriyi, yönetmenin henüz öğrenciyken ‘gerçekten rahatsız edici bir şeyler’ çekme düşüncesiyle yarattığını ilave edelim.</p>
<p>Bunca patırtının kopmasına sebep, Japonya’nın Nerima bölgesinde bulunan uğursuz bir ev aslında. Bu eve girenler, evin sahibesi Kayako Saeki tarafından lanetlenip ölüyor. Kayako’nun kim ya da ne olduğu ve başına gelenler ise, Saeki ailesinin yaşadıkları araştırıldığında ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ju-on, Hollywood yapımı korku filmlerine alışmış izleyicinin adaptasyonunu olumsuz yönde etkileyecek bir sürü unsurla dolu. Dolayısıyla filmi izlediğinizde ya çok seviyorsunuz, ya da gülüp geçiyorsunuz. Korkamayan izleyicinin şikayetleri üç noktada yoğunlaşmış: Basit (kimine göre komik) makyaj ve ses efektleri, Japon gen havuzu sebebiyle kurbanların ve karakterlerin birbirine karıştırılması, ölümlerin elle tutulur bir noktaya bağlanıp çözülememesi. Bu şikayetleri anlamlandırabilmek için, shinto inancını ve Japon geleneklerini eşelemekte fayda var.</p>
<p>Özellikle son dönem Japon korku sineması, ‘onryo’ adı verilen intikamcı hayaletlere emanet. Shinto inancına göre ‘onryo’lar; bizdeki cehenneme karşılık gelen Yomi ile bu dünya arasında seyahat edebilen, öfke dolu ruhlardır. Nadiren erkek olarak tasvir edilirler. Fiziksel dünyada hem bedenen hem de statü bakımından zayıf olan kadınların aşk, öfke, kin veya üzüntü ile- kısaca güçlü bir duygu eşliğinde –ölmeleri durumunda bu dünyaya geri dönüp, intikam alabilen güçlü hayaletlere dönüştüklerine inanılır. Genelde bu güçlü intikam duygusuna, yaşadığı dönemde herhangi bir erkeğin ihanetinin, tutmadığı bir sözünün ya da söz konusu erkekten ileri gelen kötü muamelenin yol açtığı düşünülür. Bir başka deyişle ataerkil toplum düzeninin acısını çıkaran intikam melekleridir onlar. Sinemadan önce kabuki tiyatrolarında kendine yer bulan ‘onryo’ların, sahnede geleneksel bir betimlemeleri de mevcut: Üzerlerinde gömülürken giydirilmiş beyaz kimono (Kayako Saeki ve Sadako Yamamura’nın üstündeki sade, beyaz elbiseyi hatırlayalım); son derece uzun, siyah, dağınık saçlar ve yüzlerinde aigumi denilen beyaz-indigo makyaj. Bu makyaj, çoğu seyircinin başarısız bulduğu Kayako ve Toshio makyajının orijinidir. Yine yadırganan ses efektlerine (bilhassa Kayako’nun çıkardığı seslere), karakterlerin ölüm anında yaşadıkları tecrübelerin ışığında bakılırsa; hepsi ‘basit’ veya ‘komik’ olmaktan çıkıp anlam kazanacaktır. Zira bu sesler, o korkunç deneyimlerin yansımalarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Yalnız burada belirtilmesi gereken bir durum var: Onryolar, batılı muadillerinin aksine bir ilahi adalet duyusuna sahip değiller. İntikam alırken düşünceden çok duyguyu ön planda tutuyorlar, çünkü var oluş sebepleri içlerindeki bu güçlü duygu (yoksa negatif enerji mi demeliyiz). Hal böyle olunca önlerine çıkan her şey- masum olsun ya da olmasın –gazaplarından nasibini alıyor. Bu acı çeken ruhların, kendisine acı çektireni cezalandırmak gibi öncelikli bir amacı veya bilinci yok. Onlar sadece ‘var’lar. Var oldukları süre boyunca da kendileriyle alakalı veya alakasız insanlara işkence etmeye devam ediyorlar. Bu açıdan baktığımızda Kayako Saeki mükemmel bir onryo örneği. Öyle ki eve girmediği halde küçük, masum bir erkek çocuğu bile (Nobuyuki Suzuki, Ju-on: The Curse 2) hışmına uğrayabiliyor. Yine Ringu serisinin kahramanı Sadako Yamamura, 1964 yapımı Kwaidan’daki samurayın ilk eşi, 2007 mahsulü Kaidan’ın baş hayaleti, Japon sinemasındaki en bilinen onryo örnekleridir. Çoğu korku filminde gördüğümüz hayaletlerin insani motivasyonlarını Kayako’da aramak, eylemlerinde mantık veya tutarlılık bulmaya çalışmak, işte bu sebepten dolayı beyhude. Onryoların davranışları, insan şablonuna kesinlikle uymuyor. Onları bu kadar korkunç kılan şey, belki de bu nedensizlik.</p>
<p>Filmde çokça eleştirilen bir başka nokta, doğru düzgün bir dramatik yapının eksikliği. Bu konuda hemfikir olduğumu belirtmek zorundayım, zira <a href="http://www.tramvayduragi.com/honogurai-mizu-no-soko-kara/" target="_blank">Honogurai Mizu No Soko Kara</a>’daki zenginliği burada bulmak mümkün değil. Yine klasik film alışkanlıklarımıza uygun olarak baş karakterin veya bir dedektifin filme dahil olup olayları çözmesi, laneti durdurması beklentisi oluşabiliyor. Oysa Shimizu’nun böyle bir derdi ya da niyeti yok. O sadece Kayako’nun mutlak yenilmezliğini kabul edip, koltuklarımızda gerilmemizi istiyor. Dolayısıyla bu noktaya takılıp kalan seyirciyi büyük bir hayal kırıklığı bekliyor. Kimisine göre bu bir eksiklik olabilir, lakin bu çözümsüzlüğü son derece lezzetli bulup filmden zevk almak da mümkün.</p>
<p>Serinin her filmi ‘When someone dies in the grip of a powerful rage&#8230; a curse is born. The curse gathers in that place of death. Those who encouter it will be consumed by its fury.’ cümleleriyle açılıyor, böylece lanetin yayılışıyla alakalı kabaca bir fikir sahibi oluyoruz. Yine her film, ufak bölümlere ayrılmış durumda. Her bölümden önce ekran kararıyor ve söz konusu bölümün sonunda ölecek olan kişinin adı ekranda beliriyor. İzlediğimiz bölümler arasında kronolojik bir sıralama yok. Ölenlerin ev ile bağlantısını bulmak, olayları anlamlı bir sıraya koyup parçaları birleştirmek izleyiciye bırakılmış (Bu noktada karakterler birbirine karıştırıldığından, sıkıntı çekilebiliyor. Dikkatle izlemek lazım). Karışık kurgunun getirisi olarak daha önce izlediğinizde gözünüze önemsiz gelen konuşmalar, telesekretere bırakılmış sıradan bir mesaj, herhangi bir karakterin elinde gördüğünüz bant, parçalar oturdukça anlam kazanmaya başlıyor. Yine çok lezzetli bulduğum bir başka nokta da, her Ju-on filminin kendisinden önceki ve sonraki filmler ile arasında kurduğu bağlantılar- ufak detaylar. Öyle ki bir önceki filmdeki figüran, bir sonraki filmin baş kahramanı olabiliyor. Önceki filmde alelade betimlenmiş bir sahne, bir sonraki filmde farklı bir karakterin bakış açısından son derece korkutucu bir olay olarak karşımıza çıkabiliyor. Her filmin içine gömülmüş bu ufak hazineler, kendisini keşfedecek dikkatli gözleri bekliyor. Üstelik o kadar ustaca kotarılmışlar ki, Shimizu’nun bu olay örgüsünü filmleri çekmeye başlamadan çok önce kafasında detaylandırdığını seziyorsunuz. Yani bu ufak sahneler, daha sonra bir devam filmi çekmek için sündürülüp uzatılmış gibi durmuyor.</p>
<p>Böylesi bir devamlılık yakalamak gerçekten çok hoş, ancak aynı şeyleri maalesef Amerikan yeniden çevrimleri için söylemek mümkün değil. Sam Raimi’nin yapımcılığını üstlendiği Ju-on serisinde, filmin kendine has eklemli yapısı tamamen kaybolmuş. Sadeleştirilip anlaşılmasını kolay kılabilmek için olsa gerek, film bağlantıları da tamamen ortadan kaldırılmış. Yine onryo kavramını bilmeyen Amerikalıların Kayako’yu daha iyi anlayabilmeleri için karakterin çocukluğuna inilmiş, orijinal hikayede bulunmayan yeni bir bölüm eklenmiş. Şahsen bu sonradan eklenen kısmı hikayenin tamamına yediremedim. Pek havada kaldı. Japon yapımı Ju-on filmleri; düşük bütçesini avantaja çevirebilmiş, teknik açıdan basit ve nispeten kısa filmlerdi. Kullanılan soluk renkler, izleyicinin karamsarlığını pekiştiriyordu. Neredeyse hiç bilgisayar efekti kullanılmamıştı ve serinin yedi filmi, toplamda sadece iki tane gore sahne barındırıyordu (Ju-on: The Curse, Kanna’nın sahnesi). Bu gore sahnelere tamah etmezlik, Amerikan yapımlarında da sürdürülen bir unsur oldu. Fakat renkler ve kullanılan müzikler tamamen değişmiş olup bilgisayar efektlerine daha sık baş vurulduğunu gördük. Amerikalı oyuncuların performansları konusunda olumlu şeyler söylemek güç. Takdir edilmesi gereken noktalar da yok değil. Hikayenin Japon orijinine ve yönetmenine dokunulmamış, fanatiklerinin izleye izleye her odasını ve mobilyasını ezberlediği meşhur lanetli ev Amerika’ya taşınmamış veya daha rahat çekim yapabilmek için daha geniş başka bir evle değiştirilmemiş.</p>
<p>Konu üçüncü paragrafta geçtiğim özete bakılırsa son derece klişe, lakin lanetin izlediği yollar klişe olmaktan hayli uzak. (Buradan sonrası filmin sonunu açık edebilir!) Korku filmlerinde alışkın olduğumuz karanlık atmosfer, Japon yapımı Ju-on’larda kesinlikle mevcut değil. Hatta çoğu kişi gündüz vakti hava aydınlıkken veya dehliz-kuyu gibi klostrofobik olmayan mekanlarda, kimi zaman sokak ortasında Kayako’nun garezinin hedefi oluyor. Hayalet-lanetli ev temalı korkularda, genelde lanetten kurtulmanın herhangi bir yolu vardır. Kiminde bu yol lanetli mekanı boşaltıp başka bir yere taşınmaktır; kiminde rahatsızlık unsuru hayaletin cesedini bulup gömmektir; kiminde ise hayalet, öfkesinin öznesi olan kişiden intikamını alıp diğerlerini serbest bırakır. Ju-on’un en yakın akrabası sayılabilecek Ringu serisinde bile lanetten kurtulmanın bir yolu vardır: Kasedin kopyasını çıkarıp başkasına izletmek. Ama Kayako’nun lanetinden kaçmanın hiçbir yolu yok. Eve giren herkes- hatta bazen eve girmediği halde, giren birisiyle yakın temasta olan kişiler bile –ölüyor. Evden çıkmanız, bir daha asla evin semtine bile uğramamanız, Kayako’nun ruhunun huzura kavuşması için çeşitli ayinler düzenlemeniz, olaylarla ilgisi olmayan masum bir çocuk olmanız, filmin baş karakteri olmanız… Hiçbirisi sizi lanetten koruyamaz. Kayako asla unutmaz… Kayako asla affetmez… Yine klişelerden bağımsız olarak lanetlenen kişileri sıralı bir ölüm beklemiyor. Eve ilk önce giren biri günler sonra ölebilir. Söz konusu kişiden daha sonra eve giren biri, girdiği anda ölebilir. Ölüm zamanı konusundaki bu belirsizlik, onryoların nedensiz öldürme eğilimi ile birleşince izleyicide yaratılan gerilim ve dehşet hissi artıyor. Lanetlenen kişilerin sonları da belirli bir şablona uymuyor. Kimi bir anda fiziksel bir ölümü tadıyor, kimisi hayatını kaybetmeden önce Kayako’nun etkisi altına girerek aklını kaçırıyor. Kayako, kurbanlarını lanetin bir parçası haline getirip onları da onryoya çevirebiliyor. Bazılarının cesetleri hiç bulunamıyor. Kayako zamanı bükerek bazılarına kendinden önce veya sonra ölmüş-ölecek olanları gösterebiliyor. (Ju-on: The Grudge 1; dedektif Yuji’nin, kızı İzumi’yi evin içinde görmesi. Ju-on: The Curse; Kyoko Suzuki’nin, Kitada’yı görmesi) Daha da fenası, hem zamanı hem de mekanı bükerek kurbanlarına eziyet edebiliyor ( Ju-on: The Grudge 2 ve talihsiz Chiharu’nun çilesi).</p>
<p>Ju-on her korku severin bir kere denemesi gereken ilginç bir film. Serinin (şimdiki durumda) dokuz filme ulaşmış olması bile bir şeyler anlatıyor. İzlerken ilahi adalet duygunuzu vestiyere bırakmanız tavsiye olunur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>82. Oscar Ödülleri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 09:16:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[82. Oscar Ödülleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1455</guid>
		<description><![CDATA[

Öncelikle Avatar’ın sadece üç ödül almasına çok memnun olduğumu söylemekle başlamak istiyorum. The Hurt Locker hakkındaki düşüncelerim de karmaşık olmasına rağmen Avatar’dan, sinemada yaptığı sözde devrim yüzünden nefret etmeye yaklaşmıştım. Bu ödül töreninin en önemli özelliği sanırım Kathryn Bigelow’un Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olmasıydı. Bir de filmi henüz izlemedim ama ( bu hafta gösterime [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/oscarjeffbridges.jpg" rel="shadowbox[post-1455];player=img;"><img class="size-full wp-image-1456 aligncenter" title="OSCARS/" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/oscarjeffbridges.jpg" alt="" width="357" height="236" /></a></p>
<p>Öncelikle Avatar’ın sadece üç ödül almasına çok memnun olduğumu söylemekle başlamak istiyorum. The Hurt Locker hakkındaki düşüncelerim de karmaşık olmasına rağmen Avatar’dan, sinemada yaptığı sözde devrim yüzünden nefret etmeye yaklaşmıştım. Bu ödül töreninin en önemli özelliği sanırım Kathryn Bigelow’un Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olmasıydı. Bir de filmi henüz izlemedim ama ( bu hafta gösterime girecekti, girmedi) Jeff Bridges’ın aldığı ödül beni mutlu etti, çoktan hak etmişti.</p>
<p>Diğer Ödüller;<br />
En İyi Film: The Hurt Locker<br />
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)<br />
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)<br />
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)<br />
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)<br />
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo&#8217;Nique (Precious)<br />
En İyi Orijinal Senaryo: The Hurt Locker (Mark Boal)<br />
En İyi Uyarlama Senaryo: Precious (Geoffrey Flechter)<br />
En İyi Animasyon: Up (Pete Docter)<br />
En İyi Yabancı Film: El Secreto de sus Ojos (Arjantin)<br />
En İyi Görüntü Yönetmeni: Avatar (Mauro Fiore)<br />
En İyi Sanat Yönetmeni: Avatar (Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair)<br />
En İyi Kostüm Tasarımı: The Young Victoria (Sandy Powell)<br />
En İyi Kurgu: The Hurt Locker (Bob Murawski, Chris Innis)<br />
En İyi Makyaj: Star Trek (Barney Burman, Mindy Hall and Joel Harlow)<br />
En İyi Şarkı: The Weary Kind &#8211; Ryan Bingham ve T-Bone Burnett (Crazy Heart)<br />
En İyi Müzik: Up (Michael Giacchino)<br />
En İyi Görsel Efekt: Avatar (Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham, Andrew R. Jones)<br />
En İyi Ses Kurgusu: The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson)<br />
En İyi Ses Miksajı: The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson, Ray Beckett)<br />
En İyi Uzun Belgesel: The Cove (Louie Psihoyos)<br />
En İyi Kısa Belgesel: Music by Prudence (Roger Ross Williams ve Elinor Burkett)<br />
En İyi Kısa Film: The New Tenants (Joachim Back and Tivi Magnusson)<br />
En İyi Kısa Animasyon: Logorama (Nicolas Schmerkin)</p>
<p>kaynak; <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25066356/">ntvmsnbc.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Dynamic Page Served (once) in 0.561 seconds -->
<!-- Cached page served by WP-Cache -->
