<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 13:25:37 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Muz Sesleri&#8217;ni Duyan Kadın: Ece Temelkuran</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 13:11:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dide Gokay</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1488</guid>
		<description><![CDATA[Ece Temelkuran&#8217;ın kadın naifliğini, severken yorulan, yoruldu mu kucağına dökülen ellerini, kimi zaman kimseye eyvallah demeden gidişini, kelimelerini serpiştirişini, kocaman yüreğini seviyorum ben. Hayat Üçlemesi&#8217;ni okuduğumdan beri benzeri bir şey bekliyorum. Köşeyazılarında Kürt Sorunu&#8217;ndan bile bahsetse, ben cümle arasında bu anlatımı arıyorum. Baharın geliş zamanlarında neşeleniyor, biliyorum, o zaman ben de heyecanlanıyorum. Baharı onun cümleleriyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ece Temelkuran&#8217;ın kadın naifliğini, severken yorulan, yoruldu mu kucağına dökülen ellerini, kimi zaman kimseye eyvallah demeden gidişini, kelimelerini serpiştirişini, kocaman yüreğini seviyorum ben. Hayat Üçlemesi&#8217;ni okuduğumdan beri benzeri bir şey bekliyorum. Köşeyazılarında Kürt Sorunu&#8217;ndan bile bahsetse, ben cümle arasında bu anlatımı arıyorum. Baharın geliş zamanlarında neşeleniyor, biliyorum, o zaman ben de heyecanlanıyorum. Baharı onun cümleleriyle karşılamak istiyorum. Ve dediğim gibi bekliyorum.<br />
Muz Sesleri çıkacak denildiğinde nasıl bir heycan nasıl bir güzellik. Ece Temelkuran&#8217;ın ilk romanı olduğu için o da heyecanlı bittabi. Katıldığı televizyon programlarında, verdiği röportajlarda durmadan &#8220;Muz Sesleri&#8221; diyordu. Heyecanı reklamla birleşti, insanların gözüne battı, rahatsız etti. Yıllardır Milliyet Gazetesi&#8217;nden yana duran kıyısını aldı Habertürk&#8217;e taşıdı. Özgür Mumcuyla birden gerçekleştirdiği ve &#8220;Ne de yakıştılar şimdi&#8221; dedirttiği evliliğini noktaladı. Özlettiği yüzünü her yerde görür olduk. Türkiye&#8217;nin pek çok yerini kapsayan imza günleri.. Ben ki çok severim Ecetem&#8217;i, 5 dakikalık mesafede olmama rağmen gidemedim imza gününe. Görmeye hazır değildim belki. Bu kadar kolay olmamalıydı onu görmek. O ayağıma gelmemeliydi. Ben ona rastlamalıydım. Bu çok daha iyi olmaz mıydı?</p>
<p>Tüm bunlara tamam. Roman, tamam, Beyrut, tamam, Ecetem geliyor, tamam. Ama neden Muz Sesleri? Ha çukçukçuk. Ne ince düşünürsün sen Ecetem. Başlayalım madem kitaba:</p>
<p>&#8220;<em>hakikat, tozdaydı; gördüm.</em>&#8221;</p>
<p><span id="more-1488"></span></p>
<p>Muz Sesleri&#8217;nde Beyrut&#8217;u gördüm, kocaman yürekli kadınlar gördüm, yüreklerini ufaltarak gerçeklere dayanmaya çalışan adamlar gördüm, aşk gördüm, savaş gördüm, kendimizi savaş gerçeğinden nasıl da soyutladığımızı gördüm, oysa savaşı içimize dikmeden yaşayamayız -savaşı içimizden sökmeden ölemeyeceğimiz gibi, Muz Sesleri&#8217;nde Ece Temelkuran gördüm ben. Kırıntı halinde. Elleri daha az dökülüyordu kucağına. Toparlayabiliyordu. Heyecanlandığında ellerini nereye koyacak, artık iyi biliyordu. 23 yaşında değildi. Kalemi daha uzundu artık, her yere ulaşan cinsten. Ben de naptım? Aldım Muz Sesleri&#8217;ni. İçinden 23 yaşındaki Ecetem&#8217;i ayıkladım. Uğraştım mı? Evet. Değdi mi? Nasıl özlemişim ki..</p>
<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ecetemelkuran.jpeg" rel="shadowbox[post-1488];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1493" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ecetemelkuran-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /></a></p>
<p>&#8220;<em>o, bu pazar burada değil.</em></p>
<p><em>o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuta yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.</em></p>
<p><em>kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmezdik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.</em></p>
<p><em>bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, &#8220;ben seni hiç çağırmadım ki,&#8221; diyen bir erkek, zalim.</em></p>
<p><em>ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.</em></p>
<p><em>itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.</em></p>
<p><em>niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki, ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.</em></p>
<p><em>durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille: &#8220;yapma haji, haram!&#8221;</em></p>
<p><em>dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın, çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.</em></p>
<p><em>sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği  var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.</em></p>
<p><em>bak, keyfetmeyi peki iyi bilir. arak&#8217;ını koy önüne, biraz kıbbe, biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar&#8230; onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, &#8220;belki bu sefer yanımda tutarım,&#8221; dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.</em></p>
<p><em>anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır ama sana hep kendini anlattırır. onda laf bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, artık seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.</em></p>
<p><em>çok &#8220;yani&#8221; der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani&#8217;leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karmaşık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.</em></p>
<p><em>bir de durmadan &#8220;unuttum,&#8221; der, &#8220;bilmiyorum.&#8221; her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı çok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şey, hatırlıyor da niye anlatsın? neye yarayacak? &#8220;hem hikaye bitmedi ki!&#8221; böyle der.</em></p>
<p><em>kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.</em></p>
<p><em>onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşağılayışını, kendine benzetmesini.</em></p>
<p><em>bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş&#8217;e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.</em></p>
<p><em>esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. &#8220;içimde böyle bir yer mi varmış?&#8221; dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çübkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.</em></p>
<p><em>niye? çoğu insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada. bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!</em></p>
<p><em>aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydeskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydeskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.</em></p>
<p><em>fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacakmış gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunun. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.</em></p>
<p><em>çok sigara içiyor. bırakamadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar, ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.</em></p>
<p><em>çok tanıyanı var, ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile.. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.</em></p>
<p><em>aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama.. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman &#8220;beyrut&#8221; desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.</em>&#8221;</p>
<p>Muz Sesleri &#8211; Ece Temelkuran &#8211; Sayfa 131</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/muz-seslerini-duyan-kadin-ece-temelkuran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Please don’t take my sunshine away!</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 23:00:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Mark Linkous]]></category>
		<category><![CDATA[Sparklehorse]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1473</guid>
		<description><![CDATA[
Son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir bilmiyorum. Aklıma Yavuz Çetin geldiğinde, yanında bir de yeteneği, gençliği, daha yapabilecekleri geliyor. Where Did You Sleep Last Night diye kendimi eritmiş bağırırken Kurt Cobain&#8217;in şüpheli gidişinin içimdeki bitip tükenmek bilmez Courtney Love antipatisini kamçıladığını hatırlıyorum; Waltz #2, Between The Bars gibi şaheserleri dinlerken onları yaratan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Mark-Linkous2.jpg" rel="shadowbox[post-1473];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1478" title="Mark Linkous" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Mark-Linkous2-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a></p>
<p>Son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir bilmiyorum. Aklıma Yavuz Çetin geldiğinde, yanında bir de yeteneği, gençliği, daha yapabilecekleri geliyor. Where Did You Sleep Last Night diye kendimi eritmiş bağırırken Kurt Cobain&#8217;in şüpheli gidişinin içimdeki bitip tükenmek bilmez Courtney Love antipatisini kamçıladığını hatırlıyorum; Waltz #2, Between The Bars gibi şaheserleri dinlerken onları yaratan sesin sahibinin (Elliott Smith) &#8220;harakiri&#8221; yapmaktan ne kadar uzakta seyreden biri olduğunu düşünürken de, Day is Done diyerek yalnızlığı notalandırmış bir Nick Drake&#8217;i ve benzer biçimde &#8220;<em>Yalnız kalmamak için sabaha dek aynanın karşısında oturdum</em>&#8221; diye yazarak okur için itirafını gırtlakta yarım kilo tomruğa dönüştüren Cesare Pavese&#8217;yi düşündüğümde de kötü hissediyorum.</p>
<p>Ian Curtis ile Osamu Dazai&#8217;nin arasında bu bağlamda benim için nasıl bir fark yoksa, Jeff Buckley ile Kaan İnce arasında da yok. Bir felsefeci Gilles Deleuze desin, amatör bir şair de Zafer İnce Karabay: Benim için totalde değişen bir şey olmuyor. Üzülüyorum.</p>
<p>Belki şu zamana kadar kendime sahiplenecek bir &#8216;<em>müntehir</em>&#8216; edinememişim, gidişi beni buruklaştıracak bir idolüm olmamış. Aynı zaman diliminde soluk almamışız böyle biriyle, aynı ABD başkanı, aynı döviz kuru geçerli olmamış ikimiz için; benzer alışkanlıklara, kültürlere, değişimlere aynı zamanlarda dahil olmamışız. Yani Mayakovski Bush&#8217;u hiç tanımamış, Sartre öldüğündeyse ben daha bir tasarı bile değilmişim.</p>
<p>Oysa 6 Mart&#8217;ta, Knoxville&#8217;de bir arkadaş evinde kendini kalbinden vurarak bu devamlı ısınan gezegenden kaçıp giden, yakın bir zaman sonra sadece bir kemik toplamından ibaret olacak <strong>Mark Linkous</strong> ise benim zamanımın, benim çağımın insanıydı.   En az Radiohead kadar sevdiğim bir oluşum olan <strong>Sparklehorse</strong>&#8216;un kendisiydi, bütünüydü. Depresif kişiliğini yaptığı müziğe de yansıtan, bazen mutluluğunu bağırarak, bazen umudunu susarak anlatan bir adamdı. Dediğim gibi, son&#8217;u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir <em>gerçekten</em> bilmiyorum; Thom Yorke ile birlikte söyledikleri Wish You Were Here&#8217;ı dinleyince nasıl dertleniyorsam, <a href="http://www.tramvayduragi.com/dandelion/">Dandelion</a>&#8216;u açan ve kapayan It&#8217;s A Wonderful&#8217;unu dinleyince de -daha cesaret edemedim böyle bir şeye- &#8220;Böyle bir insan nasıl bunu yapar? Nasıl?&#8221; demekten kendimi alamıyorum. Hatta abartıp &#8220;Neden sen, ama niye ki?&#8221; diye bağırasım tutuyor.</p>
<p>Üstelik Last.Fm&#8217;de 12 sayfa &#8220;<strong>R.I.P&#8221;</strong> yorumu gördükçe; 1996 yılında Radiohead ile turnedeyken deneyip de başarısız olduğu (bacaklarını kullanamaz duruma gelmişti bir süre) diğer girişimini anımsadıkça; aklıma başarısız intihar girişimlerinin arada kalmış adamı Wilbur geldikçe; ya da My Yoke Is Heavy diye bir şarkının varolduğunu hatırladıkça; ya da yaşamayı haketmediğini düşündüğüm onlarca hissizi, sıkıntısızı görüp iç geçirdikçe; mutluluk ve saf huzur için hiçbir standardın, kazancın, getirinin para etmediğine kanaat getirdikçe; son olaraksa bitmiş bir albümün yayımlanması öncesi şarkılarını kimsesiz bıraktığını düşündükçe daha da üzülüyorum Mark Linkous. Lunapark yangını adam.</p>
<p>Bugün gün ışığı biraz daha sönükleşti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/please-don%e2%80%99t-take-my-sunshine-away/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 18:49:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[Akın Güneş]]></category>
		<category><![CDATA[Birlik Sahnesi]]></category>
		<category><![CDATA[Davut Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[dram]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Ustaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mohksen Mahmelbaf]]></category>
		<category><![CDATA[Nedim Çağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Alper]]></category>
		<category><![CDATA[Ulvi Alacakaptan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1462</guid>
		<description><![CDATA[ Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram
Birlik Sahnesi 
Yazan : Mohksen Mahmelbaf
Yöneten : Ulvi Alacakaptan
Oynayanlar : Ulvi Alacakaptan, Akın Güneş, İhsan Ustaoğlu, Davut Akgül, Nedim Çağlar, Oğuz Alper, Adnan Menderes Çelik
Ulvi Alacakaptan&#8217; ın başkanlığını yaptığı ve 25 yılını doldurmaya merdiven dayayan Birlik Sahnesi&#8217; nden 4. versiyonu sahnelenen ve oldukça uzun yıllardır sahnelerde sanat severlerle birlikte olan bir oyun başkasının ölümü. Ulvi Alacakaptan&#8217; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baskasinin_olumu.jpg" rel="shadowbox[post-1462];player=img;"><img class="alignleft size-medium wp-image-1463" style="margin: 5px;" title="baskasinin_olumu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baskasinin_olumu-300x250.jpg" alt="" width="250" height="200" /></a><strong> Başkasının Ölümü &#8211; Tek Perdelik Dram<br />
Birlik Sahnesi </strong></p>
<p>Yazan : <strong>Mohksen Mahmelbaf<br />
</strong>Yöneten : <strong>Ulvi Alacakaptan</strong><br />
Oynayanlar : <strong>Ulvi Alacakaptan, Akın Güneş, İhsan Ustaoğlu, Davut Akgül, Nedim Çağlar, Oğuz Alper, Adnan Menderes Çelik</strong></p>
<p>Ulvi Alacakaptan&#8217; ın başkanlığını yaptığı ve 25 yılını doldurmaya merdiven dayayan Birlik Sahnesi&#8217; nden 4. versiyonu sahnelenen ve oldukça uzun yıllardır sahnelerde sanat severlerle birlikte olan bir oyun başkasının ölümü. Ulvi Alacakaptan&#8217; ın sanat geçmişini kısa başlıklar halinde size aktarmaya çalışsam sanırım okur okur bitiremezsiniz. Tiyatro, sinema, televizyon, edebiyat ve dahası. Tam bir sanat insanı.</p>
<p>Başkomutan olmayı hedefleyen bir komutanın (Ulvi Alacakaptan), yüksek teknoloji ile donatılmış bir karargahtan büyük bir imha saldırısını yönetmesini ve saldırı anına yaklaşıldıkça yaşanılan olayları anlatan bir oyun.</p>
<p>Oyunun konusunu uzun uzadıya anlatmıyorum. Seyredecekler için süpriz olması gereken olaylar var. Öncelikle belirtmeliyim ki oyunda konunun dışında elle tutulur hiç bir güzellik yok. Dekor berbat. Modernize edebilmek için son derece kötü bir dekor hazırlanmış. Keşke teknolojiden anlayan birilerinden yardım alınarak doğru düzgün bir karargah üssü hazırlansaydı. 3 ayrı masa ve oyuncuların açmak için çırpındığı bilgisayarlar. Oyunun başında oyunculardan biri uzun süre bilgisayarı açamadı. Windows parola ekranında çırpındı durdu. Büyük bir komutan (Ulvi Alacakaptan) fakat top sakallı. Rolü için sakalını kesmeye kıyamamış. Emir eri bir çavuş ve onun da kirli sakalı var. Oyuncuların askeri kıyafetleri üzerlerinden düşmek üzere. Başta Ulvi Alacakaptan olmak üzere sık sık replikler unutuluyor. Yılların tiyatro sanatçısı sahnede repliğini kekeliyor. Daha bir çok olumsuz ve amatör şeyin bir araya geldiği bir oyun daha önce hiç seyretmemiştim. Seyrettiğim sahnede oyun esnasında dahi salonu terk edenler oldu. Bunu onayladığımı düşünmeyin. Hiç bir oyunu perde arasında dahi terk etmedim. Her oyunu mutlaka sonuna kadar izlerim ve belirli ölçüde alkışlarım. Oyun ve konu iyi olmasına karşı, birlik sahnesi oyuncuları başta Ulvi Alacakaptan olmak üzere son derece kötüydü. Oyunun sonlarına doğru sahneye gelen ölüm meleği ile bir nebze olsun kurtulur gibi oldu. Fakat o da yetmedi. Üzerinde çalışılmadığını düşünüyorum. Uzun yıllar önce nasıl olsa oynadık, bunun için prova yapmamıza gerek yok diye düşünülerek çalışılmamış amatörce bir oyun sergilendi.</p>
<p>Oyun yazarı tarafından güzel yazılmış. Merak ediyorsanız <strong>iyi seyirler.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/baskasinin-olumu-tek-perdelik-dram/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ju-on</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 16:17:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Kosemen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Takako Fuji]]></category>
		<category><![CDATA[Takashi Shimizu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1454</guid>
		<description><![CDATA[
Şimdiye kadar izlediğim korku filmleri arasında belki de en çok korktuğum; kıyıda köşede kalmış, Türk ve Amerikalı izleyiciler tarafından değeri tam olarak anlaşılamamış, derinine-felsefesine inilememiş, j-horror akımının prestijli üyesi Ju-on serisidir. Bir korku filminden beklenilenleri, şablonun dışına çıkarak pek de güzel yerine getiren bu sıra dışı seri; önyargısız izlemeye gönüllü olan korku severleri kesinlikle tatmin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ju-On-2.jpg" rel="shadowbox[post-1454];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1469" title="Ju-On 2" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ju-On-2-300x168.jpg" alt="" width="342" height="199" /></a></p>
<p>Şimdiye kadar izlediğim korku filmleri arasında belki de en çok korktuğum; kıyıda köşede kalmış, Türk ve Amerikalı izleyiciler tarafından değeri tam olarak anlaşılamamış, derinine-felsefesine inilememiş, j-horror akımının prestijli üyesi Ju-on serisidir. Bir korku filminden beklenilenleri, şablonun dışına çıkarak pek de güzel yerine getiren bu sıra dışı seri; önyargısız izlemeye gönüllü olan korku severleri kesinlikle tatmin edecektir.</p>
<p>Serinin doğumu aslında 1995’lere kadar uzanır. 95 yılında ‘Hayalet Okul’ diye dilimize çevrilebilecek Gakko No Kaidan filmlerinin bir muadili, televizyon için 1998 yılında ‘Gakko No Kaidan G’ adıyla çevrilir. Dört kısa hikayeden oluşan garip korku filminde &#8216;Katasumi&#8217; ve &#8216;444 444 4444&#8242; öykülerinin senaryosu, daha sonra 9 filmlik bir zincir yaratacak olan Takashi Shimizu tarafından yazılır, yine Shimizu tarafından yönetilir. Böylece Ju-on efsanesinin temelleri atılmış olunur. İki yıl sonra ‘Ju-on: The Curse’ ve ‘Ju-on: The Curse 2’ çekilip Japon televizyon izleyicilerinin beğenilerine sunulur. Bu düşük bütçeli filmler, beklenmedik bir popülarite kazanınca 2003’de iki sinema filmi: ‘Ju-on: The Grudge’ ve ‘Ju-on: The Grudge 2’ gelir. Yavaş yavaş ünü Japonya’nın ötesine taşmaya başlayan seri, İstanbul’da if 2004’ün Nöbetçi Sinema kısmında Türk seyirciyle buluşur. J-horror çekiciliğine kendini kaptırmış, taze kan arayışındaki Sam Raimi prodüktörlüğünde, 2004-2006-2009 yıllarında serinin üç filmi daha çekilir. 2009 yapımı The Grudge 3, Ju-on: Shiroi Roujo ve Ju-on: Kuroi Shoujo  dışındaki bütün filmler, Shimizu tarafından yönetilmiş olup yönetmediği üç filmde de senarist olarak yer almıştır. Raimi’nin ‘en çok korktuğum film’ diye tanımladığı seriyi, yönetmenin henüz öğrenciyken ‘gerçekten rahatsız edici bir şeyler’ çekme düşüncesiyle yarattığını ilave edelim.</p>
<p>Bunca patırtının kopmasına sebep, Japonya’nın Nerima bölgesinde bulunan uğursuz bir ev aslında. Bu eve girenler, evin sahibesi Kayako Saeki tarafından lanetlenip ölüyor. Kayako’nun kim ya da ne olduğu ve başına gelenler ise, Saeki ailesinin yaşadıkları araştırıldığında ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ju-on, Hollywood yapımı korku filmlerine alışmış izleyicinin adaptasyonunu olumsuz yönde etkileyecek bir sürü unsurla dolu. Dolayısıyla filmi izlediğinizde ya çok seviyorsunuz, ya da gülüp geçiyorsunuz. Korkamayan izleyicinin şikayetleri üç noktada yoğunlaşmış: Basit (kimine göre komik) makyaj ve ses efektleri, Japon gen havuzu sebebiyle kurbanların ve karakterlerin birbirine karıştırılması, ölümlerin elle tutulur bir noktaya bağlanıp çözülememesi. Bu şikayetleri anlamlandırabilmek için, shinto inancını ve Japon geleneklerini eşelemekte fayda var.</p>
<p>Özellikle son dönem Japon korku sineması, ‘onryo’ adı verilen intikamcı hayaletlere emanet. Shinto inancına göre ‘onryo’lar; bizdeki cehenneme karşılık gelen Yomi ile bu dünya arasında seyahat edebilen, öfke dolu ruhlardır. Nadiren erkek olarak tasvir edilirler. Fiziksel dünyada hem bedenen hem de statü bakımından zayıf olan kadınların aşk, öfke, kin veya üzüntü ile- kısaca güçlü bir duygu eşliğinde –ölmeleri durumunda bu dünyaya geri dönüp, intikam alabilen güçlü hayaletlere dönüştüklerine inanılır. Genelde bu güçlü intikam duygusuna, yaşadığı dönemde herhangi bir erkeğin ihanetinin, tutmadığı bir sözünün ya da söz konusu erkekten ileri gelen kötü muamelenin yol açtığı düşünülür. Bir başka deyişle ataerkil toplum düzeninin acısını çıkaran intikam melekleridir onlar. Sinemadan önce kabuki tiyatrolarında kendine yer bulan ‘onryo’ların, sahnede geleneksel bir betimlemeleri de mevcut: Üzerlerinde gömülürken giydirilmiş beyaz kimono (Kayako Saeki ve Sadako Yamamura’nın üstündeki sade, beyaz elbiseyi hatırlayalım); son derece uzun, siyah, dağınık saçlar ve yüzlerinde aigumi denilen beyaz-indigo makyaj. Bu makyaj, çoğu seyircinin başarısız bulduğu Kayako ve Toshio makyajının orijinidir. Yine yadırganan ses efektlerine (bilhassa Kayako’nun çıkardığı seslere), karakterlerin ölüm anında yaşadıkları tecrübelerin ışığında bakılırsa; hepsi ‘basit’ veya ‘komik’ olmaktan çıkıp anlam kazanacaktır. Zira bu sesler, o korkunç deneyimlerin yansımalarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Yalnız burada belirtilmesi gereken bir durum var: Onryolar, batılı muadillerinin aksine bir ilahi adalet duyusuna sahip değiller. İntikam alırken düşünceden çok duyguyu ön planda tutuyorlar, çünkü var oluş sebepleri içlerindeki bu güçlü duygu (yoksa negatif enerji mi demeliyiz). Hal böyle olunca önlerine çıkan her şey- masum olsun ya da olmasın –gazaplarından nasibini alıyor. Bu acı çeken ruhların, kendisine acı çektireni cezalandırmak gibi öncelikli bir amacı veya bilinci yok. Onlar sadece ‘var’lar. Var oldukları süre boyunca da kendileriyle alakalı veya alakasız insanlara işkence etmeye devam ediyorlar. Bu açıdan baktığımızda Kayako Saeki mükemmel bir onryo örneği. Öyle ki eve girmediği halde küçük, masum bir erkek çocuğu bile (Nobuyuki Suzuki, Ju-on: The Curse 2) hışmına uğrayabiliyor. Yine Ringu serisinin kahramanı Sadako Yamamura, 1964 yapımı Kwaidan’daki samurayın ilk eşi, 2007 mahsulü Kaidan’ın baş hayaleti, Japon sinemasındaki en bilinen onryo örnekleridir. Çoğu korku filminde gördüğümüz hayaletlerin insani motivasyonlarını Kayako’da aramak, eylemlerinde mantık veya tutarlılık bulmaya çalışmak, işte bu sebepten dolayı beyhude. Onryoların davranışları, insan şablonuna kesinlikle uymuyor. Onları bu kadar korkunç kılan şey, belki de bu nedensizlik.</p>
<p>Filmde çokça eleştirilen bir başka nokta, doğru düzgün bir dramatik yapının eksikliği. Bu konuda hemfikir olduğumu belirtmek zorundayım, zira <a href="http://www.tramvayduragi.com/honogurai-mizu-no-soko-kara/" target="_blank">Honogurai Mizu No Soko Kara</a>’daki zenginliği burada bulmak mümkün değil. Yine klasik film alışkanlıklarımıza uygun olarak baş karakterin veya bir dedektifin filme dahil olup olayları çözmesi, laneti durdurması beklentisi oluşabiliyor. Oysa Shimizu’nun böyle bir derdi ya da niyeti yok. O sadece Kayako’nun mutlak yenilmezliğini kabul edip, koltuklarımızda gerilmemizi istiyor. Dolayısıyla bu noktaya takılıp kalan seyirciyi büyük bir hayal kırıklığı bekliyor. Kimisine göre bu bir eksiklik olabilir, lakin bu çözümsüzlüğü son derece lezzetli bulup filmden zevk almak da mümkün.</p>
<p>Serinin her filmi ‘When someone dies in the grip of a powerful rage&#8230; a curse is born. The curse gathers in that place of death. Those who encouter it will be consumed by its fury.’ cümleleriyle açılıyor, böylece lanetin yayılışıyla alakalı kabaca bir fikir sahibi oluyoruz. Yine her film, ufak bölümlere ayrılmış durumda. Her bölümden önce ekran kararıyor ve söz konusu bölümün sonunda ölecek olan kişinin adı ekranda beliriyor. İzlediğimiz bölümler arasında kronolojik bir sıralama yok. Ölenlerin ev ile bağlantısını bulmak, olayları anlamlı bir sıraya koyup parçaları birleştirmek izleyiciye bırakılmış (Bu noktada karakterler birbirine karıştırıldığından, sıkıntı çekilebiliyor. Dikkatle izlemek lazım). Karışık kurgunun getirisi olarak daha önce izlediğinizde gözünüze önemsiz gelen konuşmalar, telesekretere bırakılmış sıradan bir mesaj, herhangi bir karakterin elinde gördüğünüz bant, parçalar oturdukça anlam kazanmaya başlıyor. Yine çok lezzetli bulduğum bir başka nokta da, her Ju-on filminin kendisinden önceki ve sonraki filmler ile arasında kurduğu bağlantılar- ufak detaylar. Öyle ki bir önceki filmdeki figüran, bir sonraki filmin baş kahramanı olabiliyor. Önceki filmde alelade betimlenmiş bir sahne, bir sonraki filmde farklı bir karakterin bakış açısından son derece korkutucu bir olay olarak karşımıza çıkabiliyor. Her filmin içine gömülmüş bu ufak hazineler, kendisini keşfedecek dikkatli gözleri bekliyor. Üstelik o kadar ustaca kotarılmışlar ki, Shimizu’nun bu olay örgüsünü filmleri çekmeye başlamadan çok önce kafasında detaylandırdığını seziyorsunuz. Yani bu ufak sahneler, daha sonra bir devam filmi çekmek için sündürülüp uzatılmış gibi durmuyor.</p>
<p>Böylesi bir devamlılık yakalamak gerçekten çok hoş, ancak aynı şeyleri maalesef Amerikan yeniden çevrimleri için söylemek mümkün değil. Sam Raimi’nin yapımcılığını üstlendiği Ju-on serisinde, filmin kendine has eklemli yapısı tamamen kaybolmuş. Sadeleştirilip anlaşılmasını kolay kılabilmek için olsa gerek, film bağlantıları da tamamen ortadan kaldırılmış. Yine onryo kavramını bilmeyen Amerikalıların Kayako’yu daha iyi anlayabilmeleri için karakterin çocukluğuna inilmiş, orijinal hikayede bulunmayan yeni bir bölüm eklenmiş. Şahsen bu sonradan eklenen kısmı hikayenin tamamına yediremedim. Pek havada kaldı. Japon yapımı Ju-on filmleri; düşük bütçesini avantaja çevirebilmiş, teknik açıdan basit ve nispeten kısa filmlerdi. Kullanılan soluk renkler, izleyicinin karamsarlığını pekiştiriyordu. Neredeyse hiç bilgisayar efekti kullanılmamıştı ve serinin yedi filmi, toplamda sadece iki tane gore sahne barındırıyordu (Ju-on: The Curse, Kanna’nın sahnesi). Bu gore sahnelere tamah etmezlik, Amerikan yapımlarında da sürdürülen bir unsur oldu. Fakat renkler ve kullanılan müzikler tamamen değişmiş olup bilgisayar efektlerine daha sık baş vurulduğunu gördük. Amerikalı oyuncuların performansları konusunda olumlu şeyler söylemek güç. Takdir edilmesi gereken noktalar da yok değil. Hikayenin Japon orijinine ve yönetmenine dokunulmamış, fanatiklerinin izleye izleye her odasını ve mobilyasını ezberlediği meşhur lanetli ev Amerika’ya taşınmamış veya daha rahat çekim yapabilmek için daha geniş başka bir evle değiştirilmemiş.</p>
<p>Konu üçüncü paragrafta geçtiğim özete bakılırsa son derece klişe, lakin lanetin izlediği yollar klişe olmaktan hayli uzak. (Buradan sonrası filmin sonunu açık edebilir!) Korku filmlerinde alışkın olduğumuz karanlık atmosfer, Japon yapımı Ju-on’larda kesinlikle mevcut değil. Hatta çoğu kişi gündüz vakti hava aydınlıkken veya dehliz-kuyu gibi klostrofobik olmayan mekanlarda, kimi zaman sokak ortasında Kayako’nun garezinin hedefi oluyor. Hayalet-lanetli ev temalı korkularda, genelde lanetten kurtulmanın herhangi bir yolu vardır. Kiminde bu yol lanetli mekanı boşaltıp başka bir yere taşınmaktır; kiminde rahatsızlık unsuru hayaletin cesedini bulup gömmektir; kiminde ise hayalet, öfkesinin öznesi olan kişiden intikamını alıp diğerlerini serbest bırakır. Ju-on’un en yakın akrabası sayılabilecek Ringu serisinde bile lanetten kurtulmanın bir yolu vardır: Kasedin kopyasını çıkarıp başkasına izletmek. Ama Kayako’nun lanetinden kaçmanın hiçbir yolu yok. Eve giren herkes- hatta bazen eve girmediği halde, giren birisiyle yakın temasta olan kişiler bile –ölüyor. Evden çıkmanız, bir daha asla evin semtine bile uğramamanız, Kayako’nun ruhunun huzura kavuşması için çeşitli ayinler düzenlemeniz, olaylarla ilgisi olmayan masum bir çocuk olmanız, filmin baş karakteri olmanız… Hiçbirisi sizi lanetten koruyamaz. Kayako asla unutmaz… Kayako asla affetmez… Yine klişelerden bağımsız olarak lanetlenen kişileri sıralı bir ölüm beklemiyor. Eve ilk önce giren biri günler sonra ölebilir. Söz konusu kişiden daha sonra eve giren biri, girdiği anda ölebilir. Ölüm zamanı konusundaki bu belirsizlik, onryoların nedensiz öldürme eğilimi ile birleşince izleyicide yaratılan gerilim ve dehşet hissi artıyor. Lanetlenen kişilerin sonları da belirli bir şablona uymuyor. Kimi bir anda fiziksel bir ölümü tadıyor, kimisi hayatını kaybetmeden önce Kayako’nun etkisi altına girerek aklını kaçırıyor. Kayako, kurbanlarını lanetin bir parçası haline getirip onları da onryoya çevirebiliyor. Bazılarının cesetleri hiç bulunamıyor. Kayako zamanı bükerek bazılarına kendinden önce veya sonra ölmüş-ölecek olanları gösterebiliyor. (Ju-on: The Grudge 1; dedektif Yuji’nin, kızı İzumi’yi evin içinde görmesi. Ju-on: The Curse; Kyoko Suzuki’nin, Kitada’yı görmesi) Daha da fenası, hem zamanı hem de mekanı bükerek kurbanlarına eziyet edebiliyor ( Ju-on: The Grudge 2 ve talihsiz Chiharu’nun çilesi).</p>
<p>Ju-on her korku severin bir kere denemesi gereken ilginç bir film. Serinin (şimdiki durumda) dokuz filme ulaşmış olması bile bir şeyler anlatıyor. İzlerken ilahi adalet duygunuzu vestiyere bırakmanız tavsiye olunur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ju-on/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>82. Oscar Ödülleri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 09:16:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[82. Oscar Ödülleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1455</guid>
		<description><![CDATA[

Öncelikle Avatar’ın sadece üç ödül almasına çok memnun olduğumu söylemekle başlamak istiyorum. The Hurt Locker hakkındaki düşüncelerim de karmaşık olmasına rağmen Avatar’dan, sinemada yaptığı sözde devrim yüzünden nefret etmeye yaklaşmıştım. Bu ödül töreninin en önemli özelliği sanırım Kathryn Bigelow’un Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olmasıydı. Bir de filmi henüz izlemedim ama ( bu hafta gösterime [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/oscarjeffbridges.jpg" rel="shadowbox[post-1455];player=img;"><img class="size-full wp-image-1456 aligncenter" title="OSCARS/" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/oscarjeffbridges.jpg" alt="" width="357" height="236" /></a></p>
<p>Öncelikle Avatar’ın sadece üç ödül almasına çok memnun olduğumu söylemekle başlamak istiyorum. The Hurt Locker hakkındaki düşüncelerim de karmaşık olmasına rağmen Avatar’dan, sinemada yaptığı sözde devrim yüzünden nefret etmeye yaklaşmıştım. Bu ödül töreninin en önemli özelliği sanırım Kathryn Bigelow’un Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olmasıydı. Bir de filmi henüz izlemedim ama ( bu hafta gösterime girecekti, girmedi) Jeff Bridges’ın aldığı ödül beni mutlu etti, çoktan hak etmişti.</p>
<p>Diğer Ödüller;<br />
En İyi Film: The Hurt Locker<br />
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)<br />
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)<br />
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)<br />
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)<br />
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo&#8217;Nique (Precious)<br />
En İyi Orijinal Senaryo: The Hurt Locker (Mark Boal)<br />
En İyi Uyarlama Senaryo: Precious (Geoffrey Flechter)<br />
En İyi Animasyon: Up (Pete Docter)<br />
En İyi Yabancı Film: El Secreto de sus Ojos (Arjantin)<br />
En İyi Görüntü Yönetmeni: Avatar (Mauro Fiore)<br />
En İyi Sanat Yönetmeni: Avatar (Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair)<br />
En İyi Kostüm Tasarımı: The Young Victoria (Sandy Powell)<br />
En İyi Kurgu: The Hurt Locker (Bob Murawski, Chris Innis)<br />
En İyi Makyaj: Star Trek (Barney Burman, Mindy Hall and Joel Harlow)<br />
En İyi Şarkı: The Weary Kind &#8211; Ryan Bingham ve T-Bone Burnett (Crazy Heart)<br />
En İyi Müzik: Up (Michael Giacchino)<br />
En İyi Görsel Efekt: Avatar (Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham, Andrew R. Jones)<br />
En İyi Ses Kurgusu: The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson)<br />
En İyi Ses Miksajı: The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson, Ray Beckett)<br />
En İyi Uzun Belgesel: The Cove (Louie Psihoyos)<br />
En İyi Kısa Belgesel: Music by Prudence (Roger Ross Williams ve Elinor Burkett)<br />
En İyi Kısa Film: The New Tenants (Joachim Back and Tivi Magnusson)<br />
En İyi Kısa Animasyon: Logorama (Nicolas Schmerkin)</p>
<p>kaynak; <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25066356/">ntvmsnbc.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/82-oscar-odulleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bright Star</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bright-star/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bright-star/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 08:58:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2009]]></category>
		<category><![CDATA[Jane Campion]]></category>
		<category><![CDATA[John Keats]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1447</guid>
		<description><![CDATA[
“Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır. Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünya ile bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Campion.BrightStar.jpg" rel="shadowbox[post-1447];player=img;"><img class="size-full wp-image-1449 aligncenter" title="Campion.BrightStar" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Campion.BrightStar.jpg" alt="" width="183" height="274" /></a></p>
<p>“Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır. Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünya ile bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır. Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinden birden çakan bir sahne, nerede görüldüğü çıkarılmayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için geçmiş yaşantının özeti oluverir birden…” <strong>*</strong></p>
<p>Filmi izledikten sonra yakın zamanda okuduğum bu satırlar düştü aklıma. Jane Campion filmde sanki Fanny’nin yaşadığı aşktan hatırladığı anları toplamıştı. Bu nedenle film hem gerçek, hem de şiir gibiydi.</p>
<p>Yönetmen daha önce de, bildiğimizi sandığımız hikâyeleri başka türlü anlatmayı seçmişti. Sineması “bir de buradan bakalım” der gibiydi hep. Bu filmde de aynı şeyi yapıyor. 25 yaşında veremden ölen romantik şair Keats ile Fanny’nin yaşadığı aşka Fanny’nin gözünden bakıyor. Fanny dikiş dikmeyi seven genç bir kızdır. Keats de şiir yazmaya uğraşan hassas genç bir adam. Âşık olurlar. Ancak Keats’in evlenebilmek için parası yoktur. Fanny’nin ise onun yanında olmak dışında bir isteği. Bir araya gelemezler. Filmin de çok güzel anlatmayı başardığı şey, bu bir araya gelememe durumu. Kumaşlara, kâğıtlara, kediye, kelebeklere dokunarak aşkı hissetmek&#8230; Ayrı yatılan odaların duvarlarına, mektuplardaki öpücük izlerine, kâğıt üzerindeki sözcüklere dokunarak birbirini hissetmek&#8230; Aşk Zamanı’ndan (Fa Yeung Nin Wa) beri kimse aşkın bu eksik kalan, bir türlü tamamlanamayan yönünü anlatmamıştı böyle.</p>
<p>Campion neredeyse dokunabileceğimiz bir film yaratmayı başarmış. Kelebeklerin odada uçuştukları sahneyi sanırım hiçbir zaman unutamayacağım. Belki de filmi unuttuğum bir gün, sadece bu sahne ya da Fanny’nin siyahlar içinde şiir okuyarak ormanda yürüdüğü sahne çakacak birdenbire belleğimde.</p>
<p>Filmi sadece hissettirdikleri üzerinden anlatmayı deneyebilirdim. Çünkü aynen filmin ele aldığı aşk ve şiir gibi anlaşılabilecek değil hissedilebilecek bir şey bu film de. Ya da Fanny’nin diktiği bir elbiseydi film, özenerek, tüm duygularını katarak yarattığı, ama asla giyemediği.</p>
<p>Not; Filmin geçen ay gösterime gireceği duyurulmuştu, ama girmedi. 12 Mart&#8217;ta girecekmiş, umarım bu sefer kesindir.</p>
<p><strong>*</strong> Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, s.9, Metis Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bright-star/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/8-uluslararasi-gezici-filmmor-kadin-filmleri-festivali/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/8-uluslararasi-gezici-filmmor-kadin-filmleri-festivali/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 11:09:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Festival]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[8. Filmmor Kadın Filmleri Festivali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1440</guid>
		<description><![CDATA[
8. Filmmor Kadın Filmleri Festivali 12 Mart &#8211; 18 Nisan 2010 tarihleri arasında İstanbul, Kars, Sinop ve Creteil-Paris’te. Bu yıl tek bir tema belirlemeyen festivalde “Kadınların Sineması”, “Marleen Gorris Toplu Gösterimi”, “Carole Roussopoulos Anısına”, “KIN-Kadın Filmleri Festivali Seçkisi”, “Jin, Jiyan, Azadi!”, “30 Yıl Sonra 12 Eylül”, “Cins, Cinsiyet, Cinsiyetler” ve “Melek ya da Şeytan, Masum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/8.fest_.gif" rel="shadowbox[post-1440];player=img;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/8._filmmor-.jpg" rel="shadowbox[post-1440];player=img;"><img class="size-full wp-image-1445 aligncenter" title="8._filmmor" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/8._filmmor-.jpg" alt="" width="254" height="154" /></a></a></p>
<p style="text-align: left;">8. Filmmor Kadın Filmleri Festivali 12 Mart &#8211; 18 Nisan 2010 tarihleri arasında İstanbul, Kars, Sinop ve Creteil-Paris’te. Bu yıl tek bir tema belirlemeyen festivalde “Kadınların Sineması”, “Marleen Gorris Toplu Gösterimi”, “Carole Roussopoulos Anısına”, “KIN-Kadın Filmleri Festivali Seçkisi”, “Jin, Jiyan, Azadi!”, “30 Yıl Sonra 12 Eylül”, “Cins, Cinsiyet, Cinsiyetler” ve “Melek ya da Şeytan, Masum ya da Fettan ya da Hiç Kimse” başlıkları altında 20 ülkeden 53 film gösterilecek. Ayrıca Anneke Smelik katılımıyla “Sinemada Kadınlar: Melek ya da Şeytan, Masum ya da Fettan ya da Hiç Kimse!” adlı bir panel de düzenlenecek. Programında söyleşi, film okuma atölyeleri de yer alan festivalin kapanışında Türkiye sinemasındaki cinsiyetçiliğe dikkat çekmek için verilen “Altın Bamya” ödüllerinin ikincisi de sahiplerini bulacak.</p>
<p>İstanbul’daki gösterimler 12-21 Mart tarihleri arasında Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü ve İstanbul Modern’de.</p>
<p>Filmler ve programla ilgili ayrıntılı bilgi için; <a href="http://www.filmmor.org/default.asp?sayfa=3">Filmmor.org</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/8-uluslararasi-gezici-filmmor-kadin-filmleri-festivali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Safahat: Akif Dönüyor. Ya siz, nerdesiniz? – Tek Perdelik Dram</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/safahat-akif-donuyor-ya-siz-nerdesiniz-%e2%80%93-tek-perdelik-dram/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/safahat-akif-donuyor-ya-siz-nerdesiniz-%e2%80%93-tek-perdelik-dram/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 13:45:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1435</guid>
		<description><![CDATA[Safahat: Akif Dönüyor. Ya siz, nerdesiniz? – Tek Perdelik Dram
Yazan                          : Uğur Uzunok
Yöneten                  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/safahat.jpg" rel="shadowbox[post-1435];player=img;"><img class="alignleft size-full wp-image-1436" title="safahat" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/safahat.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="272" height="204" align="left" /></a><strong>Safahat: Akif Dönüyor. Ya siz, nerdesiniz? – Tek Perdelik Dram</strong></p>
<p>Yazan                          : <strong>Uğur Uzunok</strong><br />
Yöneten                      : <strong>Hilali Hasanov</strong><br />
Oynayan                     : <strong>Ahmet Yenilmez</strong></p>
<p>Bir çoğumuzun &#8220;Ekmek Teknesi&#8221; dizisindeki celal tiplemesiyle  tanıdığı ünlü tiyatro sanatçımız Ahmet Yenilmez&#8217; den tek kişilik bir oyun. Ahmet Yenilmez bir çok alanda oldukça faal bir sanatçımız. Tiyatro oyunculuğu, sinema ve dizi oyunculuğu, kitap yazarlığı, yöneticilik ve siyaset gibi bir çok alanda faaliyetleri var.</p>
<p>Oyun ismindende anlaşılacağı gibi ünlü cumhuriyet şairimiz Mehmet Akif Ersoy&#8217; un 1933 yılında basılan &#8221; Safahat &#8221; şiir kitabından alıntılar içeren fakat odağında şimdiki zamanda yaşayan insanlara bir haykırışı dillendiren bir oyun. Bildiğiniz gibi Safahat eseri sosyal sorunları, tarihi ve dini konuları içeriyordu. Oyunda Akif (Ahmet Yenilmez) bu ülke için gösterdikleri mücadelenin zorluklarını anlatırken, izleyiciye silkelenmesi  ve bir şeyler yapmak için harakete geçmesi gerektiğini haykırıyor. Haykırmak kelimesini özellikle kullandım. Oyunu seyrederken bu kelimeyi neden seçtiğimi anlayacağınızı umuyorum. Oyun konu ve konunun geçtiği döneme göre oldukça kasvetli.</p>
<p>Yukarıda da belirttiğim gibi oyun oldukça kasvetli fakat bir o kadar da başarılı. Sevmediğim tarzda bir oyun olmasına rağmen belirtmeliyim ki, verilmesi istenilen etkiyi kesinlikle veriyor. Işık, kostüm ve dekor son derece başarılı. Dekor ve kostüm döneme çok uygun. Şimdi okuyanlarınızdan bazıları &#8220;pes yani bu dönem ve tarihi yansıtacak kostümleri ve dekoru da yapamazsak neyi yapacağız&#8221; dediğini duyar gibi oluyorum. Çok haklısınız, kesinlikle katılıyorum. Bu oyunda dekor ve kostüm kötü olsaydı, utanılacak bir şey olurdu. Oyunlarda sahne hakimiyetinin sınırlarını zorlamak ve seyirciye 3 boyutlu bir düşsellik aşılamaya çalışmak için yapılmaya çalışıldığını düşündüğüm, oyuncu veya oyuncuların seyircilerin arasından veya arkasındaki kapılardan sahneye girmeleri bana oldukça itici geliyor. Bu oyunda da Akif sahneye seyrettiğim sahnenin izleyici kapısından girdi. Oyun içerisinde, oyuncu Akif olarak seyirciye bağrıyor, kızıyor, hesap soruyor. Bu sorduğu sorulara interaktif veya hiperaktif bazı izleyiciler cevap veriyor. Akif ise o cevaplara istinaden doğaçlama başka hesaplar soruyor. Oyunun sonunda ise Ahmet Yenilmez, Akif için neler yaptıklarını ve yapacaklarını anlatıyor. Son cümlem seyrettiğim zamana ait olabilir. Oyunun içeriğinde olan bir bölüm olduğunu sanmıyorum.</p>
<p>Gitmenizi tavsiye edebileceğim bir oyun değil. Benim için büyük bir sahne değeri yok.<br />
<strong>İyi seyirler.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/safahat-akif-donuyor-ya-siz-nerdesiniz-%e2%80%93-tek-perdelik-dram/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Easier With Practice</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/easier-with-practice/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/easier-with-practice/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 13:03:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Brian Geraghty]]></category>
		<category><![CDATA[Davy Rothbart]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Kyle Patrick Alvarez]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1430</guid>
		<description><![CDATA[İnsanların belli başlı doğal ihtiyaçları vardır ve bunu bir şekilde bir yerlerden karşılamak zorundadırlar. Maslow&#8217;un İhtiyaçlar Hiyerarşisi&#8217;ndeki gibi cinsellik ihtiyacı da bunların başını çekiyor. Fakat duygusal bir şeylerle harmanlanmadığı sürece yalnız başına pek bir şey ifade etmiyor.
Ana karakterimiz Davy, İnsanların Birbirlerine Yaptıkları Şeyler adlı öykü kitabını pazarlamak için fırlama kardeşi Sean ile birlikte yollara düşer. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/easier-with-practice.jpg" rel="shadowbox[post-1430];player=img;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1431" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/easier-with-practice-300x162.jpg" alt="" width="300" height="162" /></a>İnsanların belli başlı doğal ihtiyaçları vardır ve bunu bir şekilde bir yerlerden karşılamak zorundadırlar. Maslow&#8217;un İhtiyaçlar Hiyerarşisi&#8217;ndeki gibi cinsellik ihtiyacı da bunların başını çekiyor. Fakat duygusal bir şeylerle harmanlanmadığı sürece yalnız başına pek bir şey ifade etmiyor.</p>
<p>Ana karakterimiz Davy, İnsanların Birbirlerine Yaptıkları Şeyler adlı öykü kitabını pazarlamak için fırlama kardeşi Sean ile birlikte yollara düşer. Motelde kaldıkları bir gece telefon çalar ve Davy yanıtlar. O sırada Sean odada değildir. Arayan kişi direkt konuya girerek &#8220;Üzerinde ne var?&#8221; diye sorar. Davy, arayan kişinin kardeşi olduğunu düşünerek tereddüt etse de telefondaki kişiye kısa sürede ayak uydurur. Birlikte sanal seks yapmaya başlarlar ve işleri bitince telefonu kapatırlar. Sonraki görüşmelerinde karşıdaki kişi adının Nicole olduğunu söyler ve Davy&#8217;den cep telefonu numarasını ister. Yaptıkları yolculuk sırasında Nicole ile Davy düzenli olarak görüşüp sanal seks yaparlar. Bir süre sonra Davy daha fazlasını ister. Birbirlerini yakından tanımak ve daha fazla sohbet etmek istemektedir. Nicole ise bu duruma pek sıcak bakmayarak Davy&#8217;yi ertelemektedir. Davy Nicole&#8217;den hayli etkilenmiştir ve ona sevgilisi gözüyle bakmaktadır. Günlük yaşamda karşısına çıkan kadınlara Nicole&#8217;e ihanet edeceği düşüncesiyle pek fazla yaklaşamaz. Buna rağmen Nicole&#8217;le de yüz yüze görüşemediği için bunalımın eşiğindedir. Gün gelir ve Nicole Davy&#8217;ye randevu verir.</p>
<p>Pek beklenmeyen veya tahmin edilemeyen bir finale götürüyor seyirciyi Easier With Practice. Bunun nedeni de Nicole hakkında ele avuca gelecek herhangi bir bilgiye sahip olmamamız. Nicole&#8217;ün fiziksel olarak nasıl bir şey olduğunu kurgulayıp duruyorsunuz, aklınıza başka da bir şey gelmiyor. Davy&#8217;yi saf karakteri dolayısıyla arkadaş benimsiyorsunuz ve mutlu olmasını istiyorsunuz. Bu sebeple sürpriz finalde gelinen noktada en az Davy kadar şaşırıyor ve üzülüyorsunuz.</p>
<p>Umduğunu değil, bulduğunu da yiyemeyen bir adamı seyrediyoruz bu filmde. Çünkü bulduğu kişi umduğu türden birisi değil. Çünkü umulan kişi, insanlara ne türden bir kötülük yaptığının farkında değil.</p>
<p>!f Bağımsız Filmler Festivali &#8211; Keşif bölümünde gösterilen ve Siyad ödülünü kazanan film Kyle Patrick Alvarez&#8217;in ilk uzun metrajı. İlgi çekici ve merak duygusunu sonuna kadar ayakta tutan bir konusu ve gayet güzel kadrajları var. Brian Geraghty utangaç Davy&#8217;yi alıp götürüyor. Çok çok iyi oynamış! Filmde az ve öz kullanılan müzikler şahaneydi. Filmin gösteriminden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlayan yapımcı, eğer bütçeleri yetseydi ya daha fazla müzik kullanacaklarını ya da bir soundtrack albümü çıkartacaklarını söylemişti. Ne dediğini tam olarak hatırlayamıyorum. Neyse, film bir ila iki milyon dolar arasında bir paraya mal olmuş. Baştan sona New Mexsico&#8217;da çekmişler. Tüm iç mekan çekimleri bir stüdyoda gerçekleştirilmiş. Filmin uyarlandığı öykünün tamamını GQ dergisinde bulabilmek mümkünmüş ve Davy ile Nicole günlük hayatta hala arkadaşlarmış.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/easier-with-practice/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kredi Kartı-Vak&#8217;aaaaa</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kredi-karti-vakaaaaa/</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kredi-karti-vakaaaaa/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 08:49:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Çağ Çalışkur]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Çalışkur]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Polat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1424</guid>
		<description><![CDATA[
Tiyatro takip eden ama özellikle Tiyatro izleyicisi olmayan kesim tarafından bilinen adıyla &#8220;Uğur Polat&#8217;ın Son Oyunu&#8221; şeklinde tanımlanabilir. Kredi Kartı Va&#8217;ka birden fazla &#8220;a&#8221; harfi barındıran, tek perde olsa da iki ayrı bölümden oluşan ve sanılanın aksine &#8220;Kredi Kartı&#8221; konusunu bir vaka olarak olarak işlemeyen Devlet Tiyatrolarının yeni oyunu. Cüneyt Çalışkur&#8217;un yazdığı ve yönettiği oyunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/KrediKartıVaka.jpg" rel="shadowbox[post-1424];player=img;"><img class="aligncenter size-full wp-image-1425" title="KrediKartıVaka" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/KrediKartıVaka.jpg" alt="" width="235" height="274" /></a></p>
<p>Tiyatro takip eden ama özellikle Tiyatro izleyicisi olmayan kesim tarafından bilinen adıyla &#8220;Uğur Polat&#8217;ın Son Oyunu&#8221; şeklinde tanımlanabilir. Kredi Kartı Va&#8217;ka birden fazla &#8220;a&#8221; harfi barındıran, tek perde olsa da iki ayrı bölümden oluşan ve sanılanın aksine &#8220;Kredi Kartı&#8221; konusunu bir vaka olarak olarak işlemeyen Devlet Tiyatrolarının yeni oyunu. Cüneyt Çalışkur&#8217;un yazdığı ve yönettiği oyunda Uğur Polat ve Çağ Çalışkur rol alıyorlar, aslında iki kişilik bir oyun değil, Çağ Çalışkur sadece ilk bölümde sesiyle Uğur Polat&#8217;a eşlik ediyor.</p>
<p>Oyun tamamen metin ve oyuncunun başarısı üzerine ilerliyor. Aslında &#8220;ilerliyor&#8221; demem maalesef ki izleyicinin sadece koltuğunda kalmasını sağlıyor anlamına geliyor. Tiyatroyu Tiyatro yapan dekor, ışık, kostüm vs.. bu oyuna dâhil değil. Adından ötürü ciddi bir kredi kartı eleştirisi izleyeceğimizi düşünüyordum ancak durum pek öyle değil. Kazanmadığımız paraları harcamamızı sağlayan, isteklerimizle bilincimizi tek potada eritip şuursuzluğa yelken açtıran kredi kartları ciddi ve sağlam bir eleştiriyi hak ediyorlar ama Cüneyt Çalışkur bu konuyla ilgilenmemiş. İlk bölümde karakterimiz çağrı merkezi çalışanları ile sayısız diyaloğa giriyor ve bu diyaloglar takip etmesi keyifli olan ve zekice dile getirilmiş cümlelerden oluşmuyor. Sürekli konuşan ve çoğu zaman tekrarlarla insanı yoran bir oyuncuyu yine sinir bozucu olan bir ofis ortamında izliyorsunuz. Bu durumda Uğur Polat&#8217;ın gösterebileceği en iyi performans bile tekrarlardan ve basit diyaloglardan ötürü vasata bile yaklaşamıyor. İkinci bölümdeyse Uğur Polat narsist bir karakteri canlandırıyor ve burada da sürekli doktoru ve arkadaşları ile diyaloglarını dinliyoruz.</p>
<p>Sahneye konan her oyuna saygım vardır ve sonuna kadar koltuğumda kalmayı görevim sayarım. Ancak ilk defa bir oyundan kaçmayı ciddi ciddi düşündüm, yine de saygım ağır bastı ve sonuna kadar dayandım. Diyaloglar gerçekten oldukça ucuz, izleyiciyi hala &#8220;Barack Obama &#8211; Başak Başak&#8221; gibi basitliklerle güldürmeyi denemek ve maalesef başarmak pek marifet değil. Özellikle Uğur Polat gibi bir oyuncuya eliyle yuvarlak işareti yaptırıp &#8220;telefonda ibne mi olunur&#8221; şeklinde bir replik okutmak hoş değil ve yine ekliyorum, marifet değil.</p>
<p>Bir oyuna gitmeden önce oyunun size vaad ettiklerini tahmin etmek için oynayan oyuncuları, yönetmeni ve genelde konuyu ele alırsınız. Burada da Ben Ruhi Bey Nasılım gibi eşsiz bir şiirden son derece başarılı bir oyun yaratan Cüneyt Çalışkur ve oyundan sonra en azından benim aklımda Ruhi Bey olarak yer eden Uğur Polat var. Konu da eleştirilmeye çok müsait kredi kartları.. Daha iyisi olmasa da en azından iyi bir oyun beklemek bir izleyici olarak sanırım en doğal hakkım. Bu kadrodan böyle bir oyun çıkmasına gerçekten şaşırıyorum ve üzerine alacak herkese soruyorum: &#8220;Siz Ruhi Bey nasıldınız? Bu nedir, nasıldır?&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kredi-karti-vakaaaaa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Dynamic Page Served (once) in 0.598 seconds -->
<!-- Cached page served by WP-Cache -->
