Fa yeung nin wa

In The Mood For Love ( Aşk Zamanı) 2000 yapımı nefis bir Wong Kar-wai filmi. Çoğu izleyicinin gönlünde rahatlıkla tahtını kurmuş, kimini günlerce etkisi altında bırakmış bir harika. Elbette benim de en sevdiğim filmlerden. Hatta o kadar çok seviyorum ki, herkes bu adamın nasıl harika film çektiğini, neler akıl ettiğini bilsin istiyorum. Bu yüzden hazırladım bu yazıyı.

Öncelikle film boyunca karşımıza iki tema çıkıyor: yalnızlık ve yabancılaşma. Bu filmi bu kadar farklı yapan şey ise bu temaları, görselin gücüne dayanarak anlatması; sinematografinin gücünü layığıyla kullanması. Bu yolda, Wong Kar-wai kamerasını alışılmadık şekillerde yalnızlığı ve mesafeyi anlatmak için kullanıyor, ama sadece film karakterleri için değil, aynı zamanda seyirciler için de.

En dikkat çekici şeylerden biri ise, bütün sahnelerin çerçevelere sahip olması. Yani, sahne içerisindeki şeyleri, özellikle karakterleri; kapılar,duvarlar ve pencereler gibi bir çok diğer nesnenin yarattığı çizgilerle bir çerçeve içerisinde görüyoruz. Bu çerçeveleme işlemi, filmin hikayesine dair bir çok anlam içeriyor.

Çerçevelere dair şunu söyleyebiliriz ki, izleyiciyi filmde olup biten olaylara uzak tutuyor; izleyici ve olaylar arasına bir mesafe koyuyor. Biz bu mesafeden olayları görebildiğimiz kadar yorumlayabiliyoruz ama onlara katılacak, kapılacak atmosfer yaratılmıyor. Her şey açık seçik gösterilmiyor. Bir çok sahnede, izleyiciler olayları kapı eşiklerinden ya da pencerelerden ancak ‘gözetleyebiliyor’. Hatta bazen, kamera ne idüğü belirsiz nesnelerin ardına gizlenerek bizi bu gözetlemeden bile mahrum bırakabiliyor. Kendimizi orada bulunmaması, bunları izlememesi gereken bir takım insanlar gibi hissediyoruz ve dolayısıyla dışlanma, yabancılaşma ortaya çıkıyor. Filmin istediği de bu zaten. Böylece karakterlerin ruhsal durumunu daha rahat anlayabiliyor, kendimizi onların yerine koyabiliyoruz.

Duvarların yararlanıldığı çerçeveleme işleminin bir işlevi daha var. Sahnenin büyük bölümünü gizleyip bize izleyebileceğimiz daracık bir alan yaratarak yönetmen, hem küçük şeylere, ayrıntılara dikkatimizi yoğunlaştırmamızı sağlıyor, hem de buralara aynalar yerleştirerek yansımaları ustaca kullanıyor. Bu da bize, bir şey gördüğümüzü, ama aslında gördüğümüz şeyin, o şeyin aslı olmadığını vurguluyor. Yani gerçeğin ne olduğu konusunda bizi ikileme sokuyor, dikkatli olun diyor; ki bu, yönetmenin tüm taktiklerinin esas amacı.

Karakterlerin çerçevelenmesine gelince; Mrs. Chan filmin neredeyse tamamında kapalı mekanlar içerisinde gösteriliyor. Genellikle duvarlar ya da bir takım yapılar arasında dar açılardan görüyoruz onu. Kadın buralara sıkışmış gibi duruyor ve bu da, onun günlük rutini içindeki sıkışmışlığının sinematografik anlatımı haline geliyor. Karakterin ağzından sürekli “Bu hayat beni boğuyor.” “Allahım ne kadar da yalnızım!” vs. cümleler duyarak aptal yerine konmuyoruz filmde, bu boğulmayı görsellerden okuyoruz. Bu rutin, ofisinde ve apartmanında yine dar açılardan yansıtılıyor bize. Fakat çerçevelerin sembolize ettiği bu sıkışmışlığın, anlamının ötesine geçtiği bir sahne var: Mrs. Chan’i ilk defa sokakta gördüğümüz sahne. Kadın bir süre sonra bir evin penceresinin demirlerine doğru koşuyor ve onlara sarılıyor. Yani bu sıkışmışlığın sadece rutinin değil, aynı zamanda kendi hislerinin yarattığı bir durum olduğu ortaya çıkıyor.

Ben çerçeveleri, toplum kurallarının insanlara çizdiği sınırlar gibi görüyorum. Yani filmdeki karakterlerin içinden çıkamadıkları bu çizgiler yığını, yine içinden çıkamadıkları toplum kurallarına benziyor bence. Mesela; nasıl bir sahnede kolay kolay beraber göremiyorsak onları, kendi yaşantılarında da beraber görünmemek zorundalar zaten. Çünkü başka insanlarla evliler ve bir ilişki yaşayamazlar. Taksiden ayrı ayrı inmek zorundalar, mesela. Öyle bir toplum baskısı ki hatta, eve geç döndüğünde Mrs. Chan’in bir komşusu tarafından güzelce azarlandığını görüyoruz bir sahnede.

Toplumla daha fazla sinirimizi bozmadan başka bir konuya geçelim. Wong Kar-wai’nin farklı bir montaj tekniğiyle, olayların tekrarına değişik bir yorum getirdiğini görüyoruz -en çok bundan etkilenmiştim herhalde, çok akıllı adam vesselam- Bu stil, farklı zaman dilimlerinde gerçekleşen aynı aksiyonları tek bir zaman dilimine hapsediyor, onlara bir bütünlük sağlıyor. Örneğin, Mrs. Chan ve Mr. Chow’un her akşam yemeği bir sahneden öbürüne akıyor ve tek bir akşam yemeğiymiş gibi konumlandırılıyor. Bunların farklı zaman dilimlerinin bir birleşimi olduğunu ele veren tek ipucu Mrs. Chan’in kıyafetlerinin değişimi. Benzer bir şekilde, Mrs. Chan’in, Mr. Chow’un kaldığı otele gidişleri de yine bu montajlamayla tek bir gidiş gibi gösteriliyor.

Hong Kong gibi bir şehirde, karşıdan bakıldığında birbirine bitişik yaşıyormuş gibi görünen bu insanlar için yönetmen, kamerasını bir mikroskop yerine koyuyor. Karakterlerini tek tek alıyor karelerin içine ve onların yalnızlıklarını inceliyor. Film için önemsiz olan karakterler ise hiç gösterilmiyor bile, mesela Mr. Chow’un karısı ya da Mrs. Chan’in kocası sanki birer hayali karakterler. Konuşmalar önemli olanların, Mrs. Chan’in ve Mr. Chow’un yüzlerinde dönüyor. Bu aynı zamanda onların bu konuşmalardan nasıl etkilendiklerini de açığa çıkarıyor. Bir taşla iki kuş misali.

Tabi ki toplum baskısıyla, yasak ilişkilerle, kavuşamayan aşıklarla ilgili milyonlarca film var. İçlerinden çok güzellerini çekip çıkarmak mümkün. In The Mood For Love da herhalde, başında gelenlerden olur bunların.

Author: Zeynep Özgüvenç

Share This Post On

3 Comments

  1. filmi bir arkadaş tavsiyesiyle sabırla seyretmiştim. ama bahsedilen “yabancılaşma”nın verilmesi için yapılan o kapıdan, pencereden bakmalardan dolayı belki de gerçekten konuyu merak etmemiştim. ne de olsa ben dışarından bakan biriyim, bana ne elalemin yaptıklarından, demiş olabilirm :) ama senler sonra bu yazıyla film ile ilgili bilgiler edinmiş oldum. teşekkürler.

  2. Öncelikle filmi izleyen biri olarak yazdıklarınız için size teşekkür ediyorum. Filmde kaçırdığım birçok ayrıntıyı farketmemi, anlamamı sağladınız. Öyle ki yeniden filmi izlemeye karar verdim. Ancak katılmadığım, en azından benimseyemediğim bir unsur var yazınızda: Yabancılaştırma. Şayet yönetmen bu unsuru kullandıysa, ki sonuna kadar katılıyorum, kullanmış, o zaman biz karakterlerle özdeşleşmeyelim, onların yerine geçmeyelim diye yapmıştır. Kendimizi onların yerine koymadığımız için yabancılaştık. Nitekim de yabancılaştırma unsurunu oluşturduğu nettir. Bu yüzden beni kapı eşiğinde bırakmasından rahatsızlık duymuyor, tam tersi orada kalıp onları, olanları izlemek istiyorum.
    Tekrardan teşekkür ediyorum.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir