Entr’acte

Marcel Duchamp ve Man Ray

Sanata ilgili olsam da, sanatla iştigâl değilim. Sanırım bu da bir sanat eserini okumamda önüme taş koyuyor. Malum eksiklik kendini özellikle soyut sanat’ta gösteriyor. Birkaç sene evvel Burak ve Nezaket Kartal ile birlikte Marcel Duchamp’ın Anemic Cinema‘sını izlemiştik. Dürüst olmam gerekirse hiçbir şey anlamamış ve 7dk boyunca ekrana meraklı ama kaygılı gözlerle bakmıştım. Duchamp’ın derdinin ne olduğunu anlamam mümkün değildi. İlk kez bir David Lynch filmiyle karşılaşmak gibi. Belki daha da zoru.

Aradan geçen zaman, Duchamp’ın bu kısa, sessiz, 1926 yapımı siyah-beyaz filminden 2 sene önce çekilen ve kendisi de kısa, sessiz, siyah-beyaz bir “dada” filmi olan Entr’acte ile tanıştırdı beni. Bu kez Anemic Cinema’da düştüğüm durumu mumla arar oldum. Bir şey izlemiştim ve ne izlediğime dair bir fikrim bile yoktu.

Öyleyse bunları neden anlattım? Çünkü birazdan Entr’acte ile ilgili okuyacaklarınız, profesyonel gözlemlerin  tespit ettiği imgeler, düşünceler ve duyguların bir dökümü niteliğinde olacak. Hiçbiri bana ait çıkarımlar değiller. Vakti zamanında büyüklerimiz bakmışlar, bu böyledir demişler.

Entr’acte,

René Clair’in 1924 yılında çektiği bir film. Bir bale gösterisinin kahve molasında (yani, ‘antrakt’ı) gösterilecek diye çekilmiş. Süresi yaklaşık 20 dk ve  adını, temsil ettiği bebek lisanından, yani da da da’lardan  alan Dadaizm’in ilk filmi olarak kabul görüyor.  Kısa süresine rağmen 2 bölümden oluşuyor. Bir ara gösterim olarak düşünülmüş olsa bile, zamanla kültleşiyor ve kendi adını kazanıyor. René Clair hiç sevmediği sinemayı kendi emellerine alet ederek bu aşağı sanat dediği alanı bombalıyor.

İlk bölümde ekrana gelen bir top arabası ve etrafında sıçrayan iki kişi görürüz. Bu kişilerden biri de dadaist ressam Francis Picabia’dır. Picabia mermiyi namluya sürer ve topun patlaması ile birlikte ikinci bölüme geçeriz. Burada sembolizme ait bir şey olduğunu, çağımızın kötü tanımıyla bir “gönderme” olduğunu hissedip de yine de ne olduğunu anlayamamış tüm izleyicileri kucaklıyorum. Çünkü ben de anlamadım.

İşte benim gibi meraklı gözler için bir muammayla nihayete eren bu ilk bölümün ardından, Erik Satie müzikleriyle,  yalnızca ‘tütü’sünün altındaki figürlerini görebildiğimiz bir balerin (ki o da aslında bir balet ve filmin senaristi de olan Picabia’nın bizzat kendisi) ile ikinci bölüm başlar. Burada da entr’acte denen ara geçiş zamanını balerin ve baletin performansları arasında anlamamız bizden beklenir. Ya da beklenmez. Zaten amacı skandal yaratmak ve insanları bilmedikleri bir dünya ile tanıştırmak olan René Clair’e galiz sözler edebiliriz. Ettim, oradan biliyorum.

Fıskiyedeki su ile havada duran bir balona ateş adam bir adam, balonun içinden fırlayan ve adamımızın omzuna konan bir güvercin, bu adamın bir başka adam tarafından vurulması, vurulan adamın bir tabuta tabutunsa cenaze arabasına konması, cenaze arabasının arkasından civelek gibi koşturan dönemin kadınlı erkekli entelektüel tayfasına bakakalmamız, ardarda ekrana yansıyan rollercoaster görüntüleri, şehrin ve bina çatılarının bir harmanı: Cenaze arabasından fırlayan ve çimlere yuvarlanan tabutun içinden  elinde bir sihirbaz değneğiyle fırlayan sözde ölü adamımızın, kendisine meraklı gözlerle bakan kalabalığı tek tek yok etmesi ve en sonunda  grotesk diyebileceğimiz şekilde kendini de ekrandan itmesi. Bu ‘imaj’ kalabalığı içerisinde yolunu bulabilenlere, René Clair’i gerçekten anlayabilenlere saygı duymakla birlikte, Clair’i yanlış anlamış olma ihtimallerini düşünerek keyifleniyorum. Belki de sadece kıskandığımdan, kendime kızdığımdan.

Evet, hakkında hâlâ kesin bir şey diyemediğim bu sanat eserini iki parça halinde sizlere sunmak ve yorumlarınızı beklemek kalıyor bana.

Entr’acte Part 1
Entr’acte Part 2

İyi seyirler.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir