El don de Vorace

FFC

“Hayatım uzun bir hata oldu bence.”
André Maurois, Climats, 1928.

 

Askerdeydim, döneli birkaç gün oldu. Çok izleyemediğim, çok dinleyemediğim, çok yazamadığım bir zaman geçti. Okudum. Çünkü Antoine Roquentin olmama ramak kalmıştı; ilaç prospektüslerinden şampuan içeriklerine, Resmi Gazete duyurularından çengel bulmacaların bir önceki gün çözümlerine kadar elime geçen her şeyi okumaya gayret gösterdiğim, BBG Eraylaşmanın derin hüznüyle kendime kalan bu kısıtlı, sıkıntılı ama hayıflanmadığım anlarda kitaplara döndüm. Bu Andy Dufresne olmaya karar verdiğim sahne (Gideceklere yek tavsiyem kıyafetten çok kitap götürmeleri ve ‘nasıl taşıyacağım’ kaygısına kapılmamaları: tezkere için verilecek çarşı izninizde kargolarsınız, sizden önce evinize dönerler). İşte o anlardan birinde tanıştım Félix Francisco Casanova ile. İntihar şüphesi de taşıyan vedası (gaz kaçağı) sonrası efsaneleştirilmiş bu ‘gencölen’in kaotik düş dünyasına hızlı bir giriş yapıp, vakit bolluğundan üç kez üzerinden geçtim. Kaptırdım. Lautréamont’da da aynısı olmuştu bana: genç yaşlarda kalemi eline alıp şaşırılası bir azim ve sürat ile çiziktirip ortaya eşine ender rastlanır bir ürün koyabilenler bende hayranlık uyandırmaya devam ediyorlar. Dünyayı değiştiriyorlar. 1838’de, henüz 17’sinde Mémoires d’un fou (“Bir Delinin Anıları”)’yu yazan Gustave Flaubert gibi. Henüz Madame Bovary yaşamıyorken, şöyle diyordu:

Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır; her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir: Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür; kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.

Evet, Flaubert’in dünyaya kafa tutan genç ve tekinsiz dili, okura sorular sorduruyor. Önce yaşına uğruyor, ardından şaşırıyoruz. Yaşam ve yapıtı karşı karşıya getiren kutsal bir anın, deha ile tanışma anının kapısındayız belki: bu ezoteri ile yetkinliğin, bu neredeyse kendiliğinden şiirselleşmiş dil ile düş evreninin birlikteliği, çocuk denecek bir yaşta, nasıl mümkün olabilir? Ve bu soruların hepsi Félix Francisco Casanova için de geçerli.

FFC, şair ve doktor bir babanın oğlu. Equipo Hovno (“Bok Takımı”) isminde bir rock grubu ve edebiyat hareketi kurmuş, bütün yazdıkları ödüllendirilmiş bir isim. El invernadero (“Sera”) ile Kanarya Adaları’nın en önemli şiir ödüllerinden biri sayılan Julio Tovar’ı, ölümünün bir ay kadar öncesinde Una maleta llena de hojas (“Yapraklarla Dolu Bir Bavul”) adlı şiir kitabıyla La Tarde dergisinin düzenlediği yarışmayı kazanıyor. Erken gelen ölümü akabinde yaşamı ve yapıtları ile, kitabının ilk çevirisinin Fransızca yapılmasının da katkısıyla belki, ‘İspanyol Rimbaud’ diye anılmaya başlıyor. Günlüğündeki notlar, kendisine Pérez Armas Ödülü’nü kazandırmış büyük eseri El don de Vorace (“Vorace’nin Yeteneği”)ı 44 günde, 9 Haziran 1974 ile 23 Temmuz 1974 arasında, yazdığını gösteriyor. Fernando Aramburu eseri anlatırken, “Plansız bir kitaptır bu. Trans halinde yazılmıştır, canlı bir yaratıcılık doğaçlamasıdır.” diyor. Çevirmen Seda Ersavcı ise, “Delilerle uğraşmayı seviyor olmalıyım. Aksi takdirde ne Félix Francisco Casanova’nın ne Jack Kerouac’ın ne de Allen Ginsberg’ün cümleleriyle oynamaya cüret edebilirdim.” diyerek katmerlendiriyor bunu. Ersavcı, dilimize pek çok keşfedilmemiş yazarı kazandırmış bir isim. Yanılmıyorsam en son, Roberto Bolaño’nun “gerçek bir usta, çağımın en iyisi” diye tanımladığı Guatemalalı yazar Rodrigo Rey Rosa’nın Los sordos (“Sağırlar”)’u ile raflarımızı zenginleştirmişti.

El don de Vorace, mütemadiyen intihar eden ama bir türlü ölmeyi başaramayan başkarakter Bernardo Vorace Martin’i anlatıyor. Vorace, İspanyolca “açgözlü, doymak bilmez” anlamına geliyor. Vorace’nin yeteneği, öl–e–memek. Bu haliyle dahi Lone Scherfig’in 2002 yapımı Wilbur Begår Selvmord (Wilbur Wants to Kill Himself – Wilbur Ölmek İstiyor)’unu anımsatıyor. ‘Osiris’ adlı bir kitapçıda çalışıyor. Osiris, Eski Mısır’ın ölüm ve diriliş tanrısı. Kendisine sık sık “kelimenin tam anlamıyla düş görüyorum” diyor. Kitapçıdayken Camus’nün La Chute (Düşüş)’ünü okuyor. Bu sırada Marta’ya fena halde aşık. Marta ise, yaşlı, engelli, anti-semitist bir şair olan David Peces’e abayı yakmış durumda. Doğayı “maceraların güçlü kaynağı” görüyor. Ungaretti şiirlerini, Nâzım Hikmet Ran’ı, Baudelaire’i seviyor. Ona göre tüm çiçekler tabutlara layık; lotustan aslanağzına kadar. Dünyanın en büyük şairlerinden biri Santiago Moreno. Kendisini sıkıcı bir çar, üniformasız bir Alman imparatoru, kerhanedeki bir Papa gibi hisseden Vorace için aşk, “paniğe kapılmış bir şekilde yıkımın ötesine geçme çabası, şans ve yoksulluk tarafından engellenerek”.

Çok konuştum.

Bu kitabı okumanızı, ardından J. W. Ironmonger’in müthiş eseri The Notable Brain of Maximilian Ponder (“Maximilian Ponder’ın Muteber Beyni”)’e ve Ernesto Sabato’nın El túnel (“Tünel”)’e uğramanızı önerebilirim naçizane.

Sevgiler ve sevgiler.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

1 Comment

  1. Askerlik önerinizi dikkate alacağım

    Selamlar, sevgiler

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir