Efes Pilsen One Love Festival 11

Efes Pilsen One Love’ın Risale’i Nur-u gibi bir şekille önümüze sürülen One Love’a muhtemelen bu yıl son kez bilet aldık. Açıkçası epey iyi bir şey bu. Bir yandan iki senede, önce geçen sene 24 yaş sınırı getiren bir hükümete rağmen bu işleri yoluna koymaya çalışan, kendini bürokrasiye heba eden bir organizasyon şirketi vardı. Bir yandan da, öncelikle gerçekten hiç aklımın almadığı bir dizi izleyici, sponsor ve gönüllü güruhu… Şahsen kapıda bir buçuk saat civarı bekletilip, üzerine bir de “içki satışı yapılmayacaktır” dendiğinde yalnızca içeri girmeyi isteyen kitle arasında beklerken kendimi “albinoymuşum da Sahra Çölünü üstsüz geçiyormuşum” gibi hissettim. Kameralar, medya ve Pelin Batu falan vardı ama insanlar protestoyu başlatmayı sanırım bir kişinin ne yapacağını bilemeyip, yalnızca alkışlamak aklına gelmesi üzerine yuhalanmalarla sürdü. Keza, bu kişi de bendim maalesef.  Hayatım boyunca herhangi bir festival organizasyonunun en azından %00.01 bile olsa, tavır ya da statü tercihi olduğunu savunan biri olarak atmosferi doldurdum.

İçeri girdiğimizde bana verilen içecek kuponlarıyla satılmayan alkolden ötürü Kefir arayarak beş dakika geçirmiş olabilirim. En azından sinirliydim, orada bulunmamın sebebi her şeye rağmen Pulp ve Alternatif Sahnedeki “Halimden Konan Anlar”dı. Bir yandan da, bir aralar internette okuduğum bir haber aklıma geliyordu. Haberde, Krakow’daki bir müzik festivalinde, Sponsor Alman şirketlerden bir tanesinin Polonya’daki reklamlarından birisinde Leh vatandaşları aşağılayan bir tavır takındığından ötürü bir sene evvele göre daha az katılımın olduğunu, bir sürü insanın kapıda sponsoru ve pişmemiş karpuz tadı veren kart bürokrasiyi protesto ettiğini hatırladım. (bir de Alejandro Castro Espin’ in Bono’yu yalnızca müzik yapmamak ile eleştirmesi var ki oh ki ne oh)  Ki unutmadan; iki grup biz dışarıda o sıcakta ve güneşteyken içeride çimlere, şezlonglara ve yiyecek içecek standlarındaki görevlilere çalmış. O iki grup ile yalnızca “Hayatınızdaki en ilginç konser neydi?” sorusuna “One Love 2012’idi  boşluğa çaldık” demeleri için röportaj yapmak isteyebilirim…

Neyse, afrayı tafrayı ve alkolsüz geçecek bu festivalin, rastgele tabağa doldurulmuş bir açık büfe sunumu olduğunu, bazı insanların yemeğin etlerini yemediğini, bazı insanların tabağında yemeyeceği şeyleri tutmayıp attığını, bazılarının ise yemekleri soğuk bulduğu nu kabul edip müzik anlatmaya başlarsam; ilk dakkada Halimden Konan Anlar’ın festivalde bayaaaaaa “feminist çağ’da şekspir karakterleri gibi dramatik” kalması benim canımı sıktı. Solistleri özgüvenini shoegaze’ e teslim etmemişti. Üstelik 24 saniye(!) falan çalmalarına rağmen epey akılda kalıcı enstrüman dizgileri var ve yolları epey açık. Bir de duyduğum, kulağıma çalınan çoğunluk onları “Büyügevablugada gibi” şeklinde kategorize etse de benim dinlediğim Amerikan Retrosu, Flaneur Mottosu, Tom Waits Hırıltısı var. Bir dönem Sakin nasıl Türk müzik sahnesinin ufkunu açmışsa, onlar da bu konuda iyi bir referans olabilirler. Hele ki, Kadın’ı yaklaşık 5 küsur dakika güzel güzel çaldılar ki, bir an gitaristlerinin Marc Ribot olduğunu sandıydım.

Yuck:

Yuck ile ilgili en güzel anekdot, önlerden birinin kötü artikülasyonuna rağmen “We love Bernard Butler! We miss Cajun Dance Party” diye bağırmasıydı aslında.  Londra’lı grubun ilk tohumları olan Cajun Dance Party’sine prodüktör olan Bernard Butler’ın sıradan Brit Pop gruplarını Jetpack ile havalara uçuran bir yandan tuzlu (evet ondan prodüktörlük istemek pahalı bir şey) bir yandan da bol hitli alegorisinden geçip, seksenler Boston Sound’u özellikle de Dinosaur Jr gibi çalmaya başlamışlar. Ama sanırım İngiliz gruplarına Türkiye’de el pençe divan durmaktan ötede hiç kimse yaptıkları, çaldıkları şeye bir anlam veremedi. Bol Disstortion’lu ve robotik tarzlarını icra ediş tarzlarının J Mascis’inkiyle alakası pek yoktu ki izleyici de iki üç şarkı sonunda sıkılıp gölgeliklere kaçtı.

Replikas: 

Uzun yıllardır “Türkiye’ nin Black Keys’i” olarak dinleyip, arada sırada insanlara böyle lanse ettiğim Replikas sonunda sanki bu yıl beni kırmadı, eski Türk psikadelikaların kavırlarıyla albüm yaptı. Ki bu sıralar, dünyanın başka bir yeri olan New Orleans’da bundan habersiz Dan Auerbach kardeşimizin eski Rhytm and Blues üstadı Dr. John’a köklerden göklere doğru uzanan bir Neo-Blues albümü yaptığını söylesem belki ben azıcık da olsa galebe çalmaktan haklılığa yürürüm tatlı tatlı. Sahnede anneleri ya da organizatörler onlara “ezan okunduğunda evde ol”  demeseydi, biraz daha dinleseydik iyiydi. Hala beraber çalarken epey konservatifler. Sanki film karakteri gibi. Mesafe korunuyor, ama yine de kapı gibi!

Selah Sue:

Bu saçlarıyla gökte Amy Winehouse’u arayan abla, aksak ritmli, bol basslı güzel vokalli haliyle sanki öğlen saatine değil de daha serinliğe ve kapalı alanlara ait gibiydi. Ben havaya girmeye çalıştıkça, insanlar yemek yemeye gidiyordu. Ya da herkesin herhangi başka bir organizasyonda, daha evvel gördüğü etkinliklere akıl sır erdirmeye çalışıyor da olabilirlerdi. Hülasa ordan buradan fırlayıp bana çarpıyorlar, keyfimi kaçırıyorlardı. Ama dediğim gibi bazen annenin tabağa koyduğu yemekleri de seçemiyoruz… bir de Yo-Landi’ye benzeyen aksanıyla Raggea vokalleri yapması çok hoş yine de. Raggamuffin gibi tanışsaydık iyiydi.

İlk gün izlediklerim böyleydi. Alkolsüzlükten bende attım kendimi dışarı ki, bu sefer isyankar halim; insanların oturup içtiği Eyüp çimlerinde açılan fıskiyelerle karşılaştı. İyi vatandaşlarımız fıskiyeyi ekarte etmek için başına poşet geçirmeye çalışıyordu ki tek tekme ile kırdım. (sekizbin pesetas kadar) Oturduk içtik, zaten daha evvel izlediğim Lucas Radebe’ci Kaiser Chiefs’leri izleyesim de gelmiyordu. Eve geçtim.

İkinci gün, uyandığımda “lan ben bu okulda okurken, dersten kaçıp, ona buna atarlanıp içki içerdim, elin gavur grupları geldiğinde niye içemiyorum!” sorusu tavanda yanıp yanıp sönüyor gibiydi. O yüzden bende Pulp’a kadar gitmemeye karar verdim festivale .

Kimbra: 

Bu kızla ilgili birileri bana “e ama doksanlı abisi” dediğinde aklıma “ne yani Laura Marling de doksanlı ve Bob Dylan’ın hayatta olduğu bir dünyada harkulade müzik yapıyor” gibi bi cümle geliyor. Nina Simone kavırı yapana kadar sahneye boş boş bakmak yerine, sahneye bakıp bu kadını gerçekten çok seven dinleyicileri seyrediyordum. Resme değil, resme bakan gözlere bakma hesabı.. Ve anladığım, Türkiye’de belki de sırf bu yüzden Eurovision kanayan yara. Nasıl herkes baladlarıyla yer ediyorsa orada…

net bir şey: VOKALİ İYİ OLAN MÜZİSYENLERİ-GRUPLARI EPEY SEVİYORUZ.

(Bkz: Jeff Buckley)

(bkz: Anathema)

(bkz: Brazzaville)

(bkz: Anthony)

Ama bu kız cidden Imogen Heap tadında sterilizasyonuna devam ettikçe, asla ölümsüz olamayacak. Bunun net örneği The Do’dur. Sahi, hakikaten, mütemadiyen, essaktan, hakkat  eskiden ne çok severdi Türk izleyicisi onları! Özellikle de Olivia Merilahti’ yi.

Pulp:

Jarvis’in Jester’liği, bu saatten sonra yalnız Game of Thrones’un İngiliz aksanına yakışır sanırım. O burnundan kıl aldırmayan İngiliz bey efendiliğinin üzerine giydiği Amerikan-Vari Flaneur-Beatnik hal Dickens’tan söz ettiğinde epey tavan yaptı. Sahneye çıkmadan kendi kendime yaptığım muhakemeyi ikinci salisesinde bozan bu adamın, Türkçe ile işi ne idi zaten hiç anlamadım. Haa! epey sözlük okuyan karakterini demiyorum. Ama İngilizce’nin kullanılmadığı ülkelerde iki türlü grup vardır, bir illa ki o ülkenin lisanında birkaç kelam edenler, bir de etmeyenler. İşte tam da lazerler sahneye yansıtıldığında, çıkan Türkçe metnin yerinde, geçen sene Brett Anderson’ın olduğunu, ne Türkçe’ye ne de dinleyicisine kendini sevdirmeye hiç ihtiyaç duymadan işini yaparak insanları kendine hayran bırakmasını hatırladım. Zaten hep böyleydi, Brett, İngiliz bayrağına sarılan hiç homoseksüel deneyimi olmayan bir hetero; Jarvis ise Michael Jackson’ın sahnesini basan bir Jester!

İlk şarkı, Do You Remember the First Time’dan beşinci şarkı Disco 2000’a kadar geçen sürede, en önde izleyiciyle coşsam da, geçen sene Brett’i seyrettiğim kadar Jarvis’i seyretmek içimden gelmiyordu. Kermite benzer ama yeşil değil! Sort’d for E’s & Wizz’den Soundtrack Like a Friend’e kadar geçen sürede ise, sahneye bakarken İngiliz Müziği’ni düşünüp, oyundan çıkana dek geçen sürede bir Babies bekledim. O ana kadar gelmedi. Beklediğim bir Setlist de değildi açıkçası. Razzmatazz  çalmayacakları belliydi, ya da Dishes mesela… Babies başladığında, el yıkama ünitesinin pompasına basmaya çalışan uzun zamandır hoşlandığım kızı izlemek daha güzeldi. Pompaya bas bas yorulan, o berbat tuzlu suyu israf eden, jest ve mimiklerinden dahi birinin yardımına ihtiyacı olan falan güzellik.. Ama gitmedim. Sonra da hiç beklemediğim His ‘ n’ Hers ‘in açılış şarkısı Joyriders çaldı ki o saatten sonra Common People’la 1995 Glastonbury’si gibi bitireceklerini anladım. Ama kulaklıkla o kaydı dinlemek ve Brett Anderson’u izlemek daha yeğ bir şeymiş onu anladım.

Sonuç olarak bu festivalin sonunda, güvenlikler insanları kovalar ve festivalin dans pistinde kulaklıkla müzik dinleyerek dans eden insanları izlerken anladım ki zaten Brit Pop grupları arasındaki rekabetler olmasaydı sanırım birbirleri aralarında hiç bri fark  yaratamazlardı. Hatta bu yüzdendir ki, bence en iyi işi buna devam etmek istemeyip Huzuru Afrika’da bulan Damon Albarn yapmıştır! Neyse, hem Amerikan grupları arasında böyle net bir rekabet yoktur dikkat edilirse (hadi Skid Row – Bon Jovi sıksan, kırsan, yardırsan!) hem de onların böyle suni kaygıları da… Mesela Nirvana ile Pearl Jam rekabetinin zaten piyasayı 90’larda götürmeye çalışan Record Label’ların işi olduğunu Dave Grohl geçtiğimiz yıllarda söylemişti. Bununla beraber, bu rekabette popülerin yanında evrilerek (alternatif olarak yani) kendine müzik konjonktüründe yer eden bir tarz olan Brit Pop’un kuralı hep şuydu “birini çok sevin ve kapıdan girin!”

Evet düşünüyorum da, bu kurala hep ben de uydum. Smiths ve Joy Division zaten sayılmıyor, ilginç bir şekilde oyunun kuralını kuran birbirinden alakasız iki gruptu (Hatta Smiths’in Hacienda konserinde “Smiths is gay” diyerek onları dışlayan mencistırlılar dahi vardır) Onun dışında kalan, Radiohead, Oasis, Pulp, Suede, Verve, Blur veya ismini unuttuklarım arasından da hep Oasis tarafını sevdim. Jarvis’ in müzikal algısı (!) üzerine bir de bu tavırları olunca da, bir süre sonra girdiğim kanaldan geldiğim gibi, sevdiğim grubun turneleriyle çıkıverdim. Şimdi ise bu konjektürün değişimini, Arctic Monkeys üzerindeki Western tavırdan ya da Pete Doherty ve kankalarının Serge Gainsbourg vari hallerinden anlayabilirsiniz.

Kıssadan hisse, kalbimize, bam telimize Egemen Bağış’ın en sevdiği içecek olan alkolsüz bira’lardan geçen ruhani bir müzik yolculuğuydu. Haydi hayırlı işler.

 

Author: Onur Yener

Share This Post On

2 Comments

  1. hayatımda okuduğum en kötü türkçeye sahip yazı. biraz özen lütfen.

  2. Ne yalan söyleyeyim, bu blogun yazarlarından birisi olarak Türkçe konusundaki eleştirinize sonuna kadar katılıyorum. Bu arkadaşımız biraz hımbıl, ayarsız bir dili var. Sanırım bu yeni nesilde olan bir şey. Karışık, bazı kelimelerin bazı cümlelerde ne aradığını yazanın da bilmediği türden bir anlatım. Ama yaza yaza değişip gelişecektir dili.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir