Echo’s Bones

“Gördüğümüz, söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir.”
Michel Foucault

Ülkemizde yakın zamanda bir sergi ile de andığımız büyük İrlanda’lı ‘hiççi’ Samuel Beckett, o büyük, epey  yanlış algılanmış ama defalarca sahnelenmiş ve üzerine düşünülmüş başyapıtı Waiting for Godot’nun hiç gelmeyen Godot’su için şöyle diyor:  “Onu tanımıyorum, eğer tanımış olsaydım bunu bir oyunumda yazardım”. Kendisinden en çok alıntı yapılan ‘gerçek kişi’ler arasında Noam Chomsky, William Shakespeare ve Oscar Wilde’ın ardındadır diye tahmin etsem de, şu “Ever tried, ever failed. No matter. Try again, fail again, fail better.” sözü yeteri kadar biliniyor. Tişörtlerden magnetlere ve hatta kahve kupalarına kadar taşınmış bu sözü ya da bir başkaları; herhangi bir karakteriyle ya da iç fısıldamaları aracılığıyla bize intikal etmiş herhangi bir sözü ile tanımlayabileceğimiz bir ‘insan’ değil elbette.

1969′da kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü almaya bile gitmeyen, felsefe yapıtlarını anlamadığından ve metinlerini felsefî terimlerle yazabilecek olsa roman yazmaya asla kalkışmayacağını dillendiren bu ulu adamın Periferi Yayınları’ndan Suat Kemal Angı çevirisi ile 2008 yılında 2000 adet basılan şiir kitabı Echo’s Bones (Yankının Kemikleri)’u okuyunca daha da iyi anladım ki, Beckett kolay anlaşılabilecek bir yazar değil: En azından benim için.

Çabuk okunan ama çabuk kurtulanamayan bu 4 bölümlük eserde, insanüstü bir emekle uzun seneler sonunda hazırlanmış ve yayına sunulmuş bu ceset deposunda (önce Whoroscope yani Orospuölçer, ardından sırasıyla Yankının Kemikleri, İki Şiir, Dört Şiir) absürdizmin ve umutsuzluğun belirli bir noktasına kadar iniyoruz yine. Çünkü Beckett’te umutsuzluk Camus’deki gibi işlemiyor, çünkü neredeyse umut yok. Şöyle diyor Enueg I‘de:

Sonra kilometrelerce sadece rüzgâr
ve suda sessizce emekleyen kamçı izleri
ve güneye açılan dünya
dağlara dek uzanan kırların kötü taklidi karşısında
ve gece mantarını gübrelemeye
pis bir yeşile bürünüyor ölü doğmuş akşam
ve rüzgârda enkaza dönen
lağvedilmiş insan aklı.

Ben umudun ne olduğunu tam olarak bildiğimi sanmıyorum. Bu yüzden umutsuzluk için de çok kesin bir tanımlama yapma cesaretim yok. Hüzün nedir biraz biliyorsam, Serena II‘sindeki şu dizeler bendeki tanımı yeterince yapıyorlar:

çocukluğun kırmızı harflerinin benzeri bir yerden
iki nehir havzası arasındaki setin üstüne çekip kaldırdı beni
melezçamların sahibi tepelerin çatlaklarından bak
parlayan Meath’e geri dönüş yolu yok
izlerin bozgununda ve denize kaçan derelerin
çan kuleli anaokulları ve sonra liman
göğüslerini örtmeye çalışan bir kadın gibi
ve terk etti beni

Not: Çekim tarihlerine göre sıralanan filmlerini izlemek için linkler aşağıdadır.

Nice Beckett’lere.

Bunları da Okuyabilirsiniz

  • 28 Aralık 2010 -- 2010 Tiyatro Oyunları
    2010 yılı,  kültür ve sanat dolu bir yıl olarak geçti. Özellikle İstanbul' da ikamet edenler için son derece verimli bir yıl oldu. Ben de bu şanslı kesimin içinde olanlardanım. İstanbul' un 2010 kültür başkenti olması ile birlikte sanat severlerin yüzü güldü. Daha önce seyretme şansı yakalayamadığım...
  • 09 Haziran 2008 -- Alıntılarla Molloy
    Molloy, Samuel Beckett, Cem Yayınevi, 1967 baskısı "Bir sefer, sonra sanırım bir kez daha, ondan sonra, sanırım, bu dünyayla işim kalmayacak” (s. 10) "Evet, ara sıra yalnız kim olduğumu değil, var olduğumu da, var olmayı da unutuyordum. O zaman beni bunca iyi saklamış bulunan şu kapalı ku...

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy this password:

* Type or paste password here:

178 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Spam protection by WP Captcha-Free