Doğu Karadeniz Günlüğü

Doğu Karadeniz, duble yollar ve HES’lerle tamamen yok olup gitmeden önce bir kere göreyim diyenlerdenseniz bizim gibi, ne yazık ki biraz geç kaldığınızı anlayacaksınız. Karadeniz’in güzelliğini görmek için geç tamam, ama yine de gidelim derseniz bizim izlediğimiz rota şöyle oldu.

Klaskur Köyü (Artvin)

Öncelikle uçakla Trabzon’a gittik, havaalanından araba kiralayıp Artvin’e doğru yola çıktık. Karagöl ve Macahel’i görmek istiyorduk, ama konaklama tercihimizi bir Gürcü köyü olan Klaskur’daki (Aralık köyü) Lapera Pansiyon’dan yana yapmıştık. Bu tercihimiz o kadar doğruydu ki oradan kopmak çok zor oldu. Burası Karagöl’e 30, Macahel’e 40 dakika uzaklıktaki köy içinde bir pansiyon. Sahibi Şenol Taban, eşi, abisi, annesi, kedisi Fatmagül, köpeği Korsan ile birlikte işletiyor pansiyonu. Gelir gelmez muhteşem manzaraya karşı Gürcü şarabı ve peynir tabağı ikram ediyor misafirlerine. Her akşam ayrı masalara hazırlansa da yemekler bir süre sonra tüm misafirler aynı masa etrafında toplanıyor ve geç saatlere kadar kalkmak mümkün olmuyor. Sanırım Karadeniz ile ilgili öğrenmek istediğim her şeyi sordum Şenol Bey’e, hiç sıkılmadan uzun uzun anlattı bildiklerini. Bal nerede çekilmişti? Macahel’e neden yabancılar giremiyor? Zefir’deki inek düşürme hikâyesi gerçek mi? Küçükken düşürdüğü inekleri, sonrasında eve gözü yaşlı dönüşlerini anlattı Şenol Bey ve daha pek çok şeyi. İstanbul’daki yayıncılık günlerini, bir gün her şeyi bırakarak buraya dönüp pansiyonu nasıl yaptığını, dergi çıkarmanın nasıl güzel ve zor olduğunu… O kadar keyifliydi ki buradaki akşamlar, artık fırsat buldukça her şeyden kaçıp Klaskur Lapera’da almak istiyorum soluğu.

Sisli Karagöl

Sis kalkınca

Burada kaldığımız ilk gecenin sabahında Macahel’e gitme denemesinde bulunduk ve başaramadık. Korkunç bir sisten önümüzü göremiyorduk ve yollar kıvrılarak yükseliyordu. Bir yere kadar denemeyi sürdürdük ancak bu havada gitmemizin de anlamsız olacağını düşünerek dönüp Karagöl’e gittik. Karagöl yolu, toprak bir yoldu, çukurlara girip çıktık, ama en azından yolda sis yok diye sevindik. Ancak bütün sis göldeymiş. Oraya vardığımız anda sanırım göl burda dedik, fotoğrafta da görüldüğü -yani görülmediği- gibi. Bir süre gölün çevresinde dolaştık, bu sırada sis kalktı ve gölü görebildik, sonra yeniden çöktü. Kısa bir anlığına da olsa gölü görebildiğimize sevindik. Burada bir tane işletme var, göl kenarında kahvaltı yapabilirsiniz, çayı da demlikle veriyorlar, aynı zamanda konaklama imkânı da var. Ama konaklamaya gerek var mı derseniz, bence yok, başka yerlerde kalıp burada bir gün geçirebilirsiniz, tabi eğer botanikçi değilseniz. Karagöl’den sonra pansiyona döndük, zaten aslında hep orda kalıp dağlardaki bulutlara bakarak oturmak istiyorduk, bu da bahane oldu. “İyi ki çıkmamışsınız siste yolları bilmeyenler için çok zor olur. Yarın abim size rehberlik eder” dedi Şenol Bey. O akşam pansiyonun yeni misafirleri Yasin Bey ve ailesiyle aynı masanın etrafındaydık ve geç saatlere kadar yine oturup sohbet ettik, sonraki gün Macahel’e birlikte gitmeye karar verdik.

Macahel (Zirve)

Macahel (Köy)

Sabah iki araçla yola çıktık. Hava yine kapalı görünüyordu –geldiğimiz günden beri hiç güneşi görmemiştik- ama şansımızı denemek zorundaydık çünkü buradaki zamanımız azalıyordu. Yine aynı şekilde sisliydi yol, Macahel’in zirvesine çıktığımızda da gölde olduğu gibi aynı manzarayla karşılaştık, yani sadece sis. Üzüldük ama “köy açıktır” dediler zirvede, köye devam ettik. Bu arada zirve o kadar soğuktu ki hırka ve montlarımıza rağmen titriyorduk. Köy ise günlük güneşlikti, ama oraya varmak da kolay değildi. Köy yolu oldukça bozuktu ve bir hata yapıp bizim gibi yüksek olmayan bir araç kiralarsanız durum gittikçe zorlaşıyordu. Bir de yol inşaatı var Macahel’de. Üstelik çok geniş bir yol yapılıyor ve bu yol hepimizde soru işareti bıraktı. Şu anda yapımı durdurulan HES projesinin hayata geçeceği anlamına mı geliyordu bu yollar, yoksa Macahel’i de dümdüz edecek bir turizmin habercisi miydi? Şu anda korumak için yoğun çaba harcadıkları hatta Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” filmini çekmesine izin bile vermedikleri yere turizm canavarı mı giriyor diye şüpheye düştük. Macahel çok güzel bir Gürcü köyü, ama ne yazık ki susup da sessizliği, arıların sesini dinleyeyim deme şansınız şu anda pek yok. Çünkü sustuğunuz an yol yapımında çalışan iş makinelerinin sesini duyuyorsunuz, sadece üzülüyorsunuz burası da gidiyor diye, ki Karadeniz’de bu üzüntüyü sürekli yaşıyorsunuz.

Lapera Pansiyon

Üçüncü gecemizi pansiyonumuzun yeni misafirleriyle aynı masada yemek yiyerek geçiriyoruz. Biz Macahel’in zirvesinde üşüdüğümüz ve köyde çok terlediğimiz için olsa gerek vücutlarımız tuhaf bir tepki veriyor ve titriyoruz durmadan. Bir “çaça”lık işiniz var diyor Şenol Bey ve Gürcistan’ın milli içkisiyle tanışıyoruz. Bir tane içiyorum ve gözlerimden ateşler çıktığını söylüyorlar, ama küçük bardağım hiç boş kalmıyor ve normalde beni çoktan sarhoş edecek kadar çaça içiyorum, ancak bir şey olmuyor. Buranın en ilginç özelliklerinden biri de şu; alkol sarhoş etmiyor. Doğası o kadar baş döndürücü ki alkolün elinden bile bir şey gelmiyor sanırım. Yemekten ve çaçayla normalden fazla ısındıktan sonra Şenol Bey’in düzenlediğini ve kurallarını kimsenin anlayamadığı tavla turnuvası başlıyor. Ödül olarak şarap ve Pirosmani dergisi var. Bu arada, Klaskur’da yaşayan Burhan Bey de eşiyle birlikte aramıza katılıyorlar. Tavla turnuvası pansiyona o gün gelen Serkan’ın galibiyetiyle sonuçlanıyor, Serkan büyük bir centilmenlikle dergileri alıp şarabı bize veriyor. Yemekten sonra Artvin’e ait bir yemek olan Silor yapılıyor. Yufka, yoğurt ve tereyağı ile yapılan bir yemek bu, mantıya benziyor. Oldukça besleyici bir yemek, ama burada patlayana kadar yediğimiz için pek yer kalmıyor Silor’a.

Buradan ayrılma zamanı ne yazık ki geliyor. Nerdeyse gözlerimiz yaşlı vedalaşıyoruz, en kısa zamanda yine geleceğimizi söylüyoruz, en baştan beri bir yakınımızın evinde misafir olmuş gibi hissediyoruz kendimizi ve şimdiden özlüyoruz burayı. Biz Trabzon Havaalanı’nı kullanmıştık gelirken, oysa amaç sadece bu tarafa gelmekse Batum Havaalanı da kullanılabilir, sadece sefer sayısı daha sınırlı Trabzon’a göre.

Ayder Yaylası

Kavrun Yaylası

Rize’ye doğru devam ediyoruz. Amacımız Fındıklı, Ardeşen gibi ilçelerini görüp Fırtına Deresi’ni takip ederek Çamlıhemşin’e varmak. İlçeleri geziyor, Çamlıhemşin’in merkezinden Ayder Yaylası’na çıkıyoruz. Üç gün burada konaklayacak ve çevreyi gezeceğiz. Ayder Yaylası’nda Kuşpuni Dağ Evi’nde kalıyoruz. Burası da gerçekten güzel, ama Lapera’dan sonra herhangi bir yere bağlanmamız zor görünüyor. Bir de yayla havası farkı var, biraz serseme döndürüyor soğuk ve sürekli hafif hafif yağan yağmuruyla. İlk gün uyukluyor, ikinci gün buradan kalkan dolmuşlarla Kavrun Yaylası’na çıkıyoruz. Kavrun Yaylası, Kaçkar Dağları’nın zirvesinden önceki son yerleşim yeri. Dağcıların dönüşlerini izlerken derenin üzerinde yemek yiyoruz. Kavrun Yaylası korunmuş bir yayla, merkezi diyebileceğimiz yerde dağcı turistleri hedefleyen mekânlar olsa da korunmuş bir yer burası. 1800 m’den sonra ağaç olmadığından burası Ayder’e göre düzlük bir yayla. Kavrun Yaylası’nın yolu da oldukça kötü, toprak yol, ama toprak yollar arasında da fark olduğunu buraya geldikten sonra öğrendik. Gerçekten dikkat edilmesi gereken bir yol, bizi oraya çıkaran şoför oldukça yavaş gittiğinden korkunçluğu çok anlamamışız, ama bizi Ayder’e indiren şoför belki dolmuştaki Alman dağcılara biraz hava atmak istediğinden hızlı kullanıyor ve dolmuşta kimsenin sesi çıkmıyor, sessiz ve ürkek dönüyoruz Ayder’e. Kavrun’dan sonra Ayder biraz gözümüze batıyor. Burası turistik bir merkez gibi, hediyelik eşya dükkânları ve oteller var her yerde, yerleşim yerleri az sayıda. Ahşap yapıların arasında sırıtan birkaç beton yapı da var, ama şu anda kullanılır durumda değiller. Hatadan bir şekilde dönmeye çalışıldığından olsa gerek kapılarında, yayla turizmi çerçevesinde dönüştürülecekleri yazılı. Neden yapılmasına izin verildiği de ayrı bir soru. Burayı görmek için de geç kaldığımızı anlıyoruz. Ama yine de çimenlerine serilince, ağaçların arasındaki bir taşın üzerine oturunca seviyoruz burayı da. Hatta Lapera’da Burhan Bey, Macahel’deki ayıların bir kadını yediklerini, ayıların kadınları tercih ettiğini anlatmasa ormanları içinde kaybolurdum da, ama bu bilgiyle pek yemiyor. Ayder’in çevresindeki ormanlarda ayı, kurt gibi hayvanlar yaşıyorlar, bu nedenle ormanlara biraz uzaktan bakıyor ve meşhur şelalesini izliyoruz.

Şenyuva Köprüsü

Buradaki üçüncü günümüzde güzelliğinin övüldüğü Pokut Yaylası’na gitmeye çalışıyoruz. Ama yol tarifi sorduğumuz biri, bize bu araçla çıkmamamız gerektiğini söylüyor, biz neden farklı bir araç kiralamadık diye hayıflanarak Çamlıhemşin’in olağanüstü güzellikteki köylerini geziyoruz. Burada dolaştıkça daha çok seviyoruz burayı. Hatta Şenyuva Köyü’nde ormanlık bir bölge içinde saklı yeşil bir alana giriyorum ki huzurun tanımını yapan burda yapmış olmalı diye düşünüyorum. Ancak köyleri böyleyken Çamlıhemşin’in merkezi çok katlı çirkin binalarla dolu ve biz ordayken aynı zamanda Koray Çalışkan Radikal’de şöyle bir yazı yazıyor orayla ilgili. Aslında bu sadece Çamlıhemşin ile ilgili bir sorun değil. Yolda dere kenarlarında ya da yamaçlarda o kadar çirkin beton binalar var ki bunlara kim nasıl izin verir anlayamıyoruz. Ayder’deki son akşamımızda meydanda büyük bir horon başlıyor, az önce deliler gibi yağmur yağmış, şimşekler çakmış olsa da kimsenin umurunda olmuyor hava ve horon gittikçe büyüyor, bütün akşam onları izliyoruz, izleyenlere çay servisi yapan yerler bile var.

Her Yerde İsyan

Her Yerde İnşaat


Santral

Buradan ayrıldıktan sonra Uzungöl’e varmadan önce İkizdere’ye gidelim diyoruz, bu da yolculuğumuzun en acı kısmı oluyor. Yol boyu dere üzerinde HES inşaatlarıyla karşılaşıyoruz. Aynı dere üzerinde sayamayacağımız kadar çok HES görüyoruz ve dağına taşına yazılmış “HES’lere Hayır” yazıları. Bunlar halka rağmen mi yapılıyor, ama ya oy verenler diye diye ilerliyor ve son durağımız olan Uzungöl’e varıyoruz. Gölün etrafına duvar çevrildiğini ve eski güzelliğinin olmadığını biliyorduk, ama daha önce gelmeyi denediğimizde kötü bir yolu olduğunu ve kışın bizi çıkaramayacaklarını söylemişlerdi. Bu nedenle şu andaki durumunu pek hayal edemedik sanırım. Şimdi yepyeni asfalt bir yolla ulaşılıyor Uzungöl’e. Ve duyduklarımız kadar korkunç bir manzarayla karşılaşıyoruz, hatta göle bakmamaya bile çalışıyoruz. Buradaki değişim sadece gölle de sınırlı kalmamış diye düşünüyoruz. Çünkü insanlar gelen misafirlerin yüzlerine dahi bakmıyorlar, restoranlar Ramazan nedeniyle kapalı ve sadece Arap turistlere ilgi gösteriliyor. Bir gece otele kapanıp sabah Havaalanına yakın bir otele gidip dönüşü bekliyoruz. Uzungöl bizi hayattan soğutuyor. Bundan 6 yıl önce Trabzon’a gittiğimizde bize “yazın gelin ben size yaylaları gezdiririm” diyen sıcakkanlı Trabzon insanına bir şey olmuş gibi. Karadeniz’e yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları şey belli ki başarılı oluyor, ama hala korunan yerler var. Artvin’in insanları, Fırtına Vadisi’nin doğası kısmen korunuyor, ama Doğu Karadeniz’i görmek için daha fazla geç kalmadan gitmeli. Ben Lapera’da bahçeden salatalık kopardığım, Macahel’de böğürtlen topladığım ve Kavrun’da daha önce hayatımda hiç görmediğim bir kuşu gördüğüm için bile şanslı sayıyorum kendimi.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

2 Comments

  1. Sisli Kara Göl e gitmek istedim ..

  2. sayenizde lapera pansiyona gittim. cok guzelmis. tesekkurler :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir