Deception

Amerika’nın önde gelen denetim firmalarından birinde çalışan Jonathan McQuarry (Ewan McGregor) ona huzur veren düzenli ve simetrik hayatından, olağan bir denetim için gittiği şirketin avukatlarından olan Wyatt Bose (Hugh Jackman)’la tanıştığı gün sapmaya başlar. Oldukça iyi bir görünüme, sosyal bir çevreye ve hareketli bir yaşantıya sahip olan Wyatt’a yakın olmak, ofiste yükseldikleri o akşamın 38 dakikasını hiç durmadan aslında sevdiğini söylediği yaşantısının ne kadar da çatlaklarla dolu olduğunu anlatarak geçiren Jonathan için artık kaçınılmazdır. Kadınlarla arası pek de Wyatt gibi olmayan Jonathan için bu durum bir öğle yemeğinde Wyatt’la telefonlarının karışması sonrası değişecektir. O günün akşamı, istedikleri yaşam standartlarına sahip olabilmek için gecesi gündüzüne karışarak çalışan metropol insanlarının normal bir ilişki kurmaya fırsat bulamadıkları hayatlarından sıyrılmak için dahil oldukları ve kendine has gizlilik kuralları içeren bir listeye dahil olacaktır. Gece yarısından önce  ”Are you free tonight?” girişli bir cep telefonu konuşması yoluyla yürütülen bu şehvet oyunu, Jonathan için hiç bilmediği kapıları aralarken, oyun içinde oyun oynamayı seven insanlarla da kötü tesadüflere davet çıkaracaktır.

Filmi Ewan McGregor yüzünden izlemeye başlasam da, Derailed isimli filmle oldukça benzeşen bir konuya sahip olması biraz bunalttı beni. İkisinde de oldukça isim yapmış oyuncular var ancak ayrıldıkları nokta ”oyun oynamak” olmuş. Derailed’de kurban hiçbir şeyin farkında değilken, bu filmde işin içine biraz daha fazla tuzak girmiş. Romantik komedi türünde görmeye alıştığımız Jennifer Aniston’ı nasıl ki Derailed’deki Lucinda rolüyle özdeşleştiremediysem, bu filmde de Michelle Williams’ı yalnızca isminin baş harfini bildiğimiz S rolünde pek olduramadım.

Gerilim- Drama türündeki filme son dakikalarında eklenen İspanya sahneleri hakettiği tebessümleri alıyor almasına da, sıradan bir muhasebecinin bir anda azılı bir suçluya (banka hesaplarının ele geçirilmesi, sahte pasaport temini, suç mahalinde parmak izi bırakmakta bir sakınca görmemek vb.) dönüşmesi beni hayalkırıklığına uğratmakta gecikmedi.

Imdb’nin 5.8′le pek de desteklemediği film, ünlü wereyda tarafından da yerden yere vurulmuş :)

Bunları da Okuyabilirsiniz

  • 26 Ağustos 2011 -- Perfect Sense
    Avrupa’yı garip bir virüs istila etmeye başlamıştır. Duygusal krizlerle kendini gösteren semptomlar ağlama krizleriyle devam ediyor ve koku alma yetisinin kaybolmasıyla son buluyor (gibi gözüküyor başlarda.) Susan ile Michael’ın ilişkileri de bu virüsün yayılmaya başladığı zamanlara denk geliyor...
  • 12 Nisan 2011 -- Ölümüne Kaçış ve Kestirme Yol
    Ölümüne Kaçış (Essential Killing), Anna ile Dört Gece (Cztery noce z Anna) filmiyle sinemaya dönen Jerzy Skolimowski’nin Festival programındaki yeni filmi. Afganistan’da Amerikalılar tarafından yakalanan bir adam sorgulanmak üzere götürülürken minübüsün devrilmesiyle kurtulur ve karla kaplı ...
  • 25 Ocak 2011 -- 83. Oscar Adayları
    Merak etmeden de olmuyor. 83. Oscar Adayları açıklandı. The King's Speech 12 dalda aday olarak en fazla  adaylık alan film oldu. Onu "The Social Network", "Black Swan" ve "The Kids are All Right" takip etti. İşte Adaylar; En İyi Film The Social Network (David Fincher) Black Swan (Darren...

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Spam protection by WP Captcha-Free