Contagion

İddialı bir kadroya sahip olmasından dolayı merak ettiğim Contagion’u, Filmekimi’nde izleme şansı buldum. Festival sonrasında “Salgın” ismiyle Türkiye’de de gösterime girecek olan film hakkındaki görüşlerim pek olumlu değil.

Adından da anlaşılacağı üzere bir salgını konu ediyor. Domuz ve yarasa/kuş griplerinin karışımı olan bir virüsün hızla yayılması ve milyonlarca insanı ölüme sürüklemesini farklı bir şekilde anlatmayı deniyor ama bana göre pek başarılı olamıyor. Nedenleri sıralayacağım ama bundan sonrasını okuyacakları “filmin önemli sayılabilecek gelişmelerini çekinmeden yazacağım konusunda” bilgilendirmeliyim.

Özgün bir fikir yok ortada, daha önce de salgın konulu filmler izledik ve önümüzdeki dönemde de izleyeceğiz. Pek de parlak olmayan bu hastalık/salgın fikrinin işlenmesi aşamasında da film başarılı değil. Yani o virüsler hep mutasyona uğrayıp gelişiyor ama bu konuyu işleyen filmlerde aynı gelişmeyi göremiyorum! Görsel açıdan son derece başarısız, türünden beklenmeyecek kadar temposuz bir yapım. Ayrıca derdini anlatmasına hiçbir şekilde yardımcı olmayan “kötü” bir müzik sürekli tempo dengeleyici olarak kullanılmış. Muhtemelen hikâye anlatımında daha stabil ve düzenli bir güzergâh izleme derdindeydi yönetmen ama bu durum da temposuz ve başladığı yeri unutan bir anlatıma götürmüş. Kaosun içerisinde bir ipi takip eder gibi sessizce konusunu işleyip diğer yandan karakterlerini de büyüterek farklı bir film yapabilirdi ama o zaman bu filmden bahsetmiyor olurdum.

Bir yandan farklı olmayı denerken diğer yandan bu filmlerin ana klişelerini çekinmeden kullanmasını anlayamadım. Ben artık boş süpermarket görüntüleri, yağmalar, “yardım edin” diye sağlıklı insana el atan “yarı-zombi” hastalar görmek istemiyorum bu filmlerde. “Bunları anlatmanın değişik bir yolunu bulan var mı acaba?” sorusuyla izliyorum ama maalesef hep aynı görüntüler, aynı sahneler.

Virüsün yayılmasından daha önemli sorunlar olduğu filmde kısa bir süreyle vurgulanıyor. Ancak insanları korkuya ve dehşete sürükleyen “az-biraz şeytan” kılıklı basın tarafının sadece bir blogger olması da anlatımdaki farklılaşma çabasının basit örneklerinden. Dünyada 26 milyonun üzerinde insan ölüyor ve bu konuda bilgi kirliliği yaratan, halkı bir şekilde yönlendiren Jude Law’ın canlandırdığı haberci/blogger Alan Kromwiede oluyor! Sanırım senarist son zamanlarda Twitter/Facebook/Bloglar üzerinden insanların yönlendirilmesini ilk olarak kullanan olmak istedi. İlk olma riskini aldığından “olmamış” dediğimde çok üzülmez sanırım.

Amerikalıların aşıyı bulup dünyayı kurtardığı filmlerden birisi olan Contagion’da tarif etmekte zorlandığım garip bir mantık aslında baştan sona devam ediyor. Dünya tarihinin en büyük salgını olurken salgın görevlilerinden birisinin diğerine “sen hiç yas tutan bir adama eşinin ölmeden önce onu aldattığını söyledin mi?” gibi ipe sapa gelmez çıkışlar yapmasını benim aklım almıyor. İnsanlar ölürken en önemli konunun yine aldatma-aldatılma olması artık gülme isteği uyandırıyor.

Tanıtımında “Nothing spreads like fear – Hiçbir şey korku gibi yayılmaz” cümlesini kullanan film maalesef o korkuyu izleyicisine yayamıyor. Steven Soderbergh ile aram zaten iyi değildi, iyice bozuldu. Gösterime girdiğinde gidecektim, Filmekimi ile önceden izledim ve daha az para verdiğime sevindim.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir