<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Kişisel</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/vesaire/kisisel-vesaire/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Doğu Karadeniz Günlüğü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/dogu-karadeniz-gunlugu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dogu-karadeniz-gunlugu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/dogu-karadeniz-gunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2011 12:33:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayder Yaylası]]></category>
		<category><![CDATA[Çamlıhemşin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kavrun Yaylası]]></category>
		<category><![CDATA[Klaskur]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşpuni Dağ Evi]]></category>
		<category><![CDATA[Lapera Pansiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Macahel]]></category>
		<category><![CDATA[Şenyuva]]></category>
		<category><![CDATA[Uzungöl]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6603</guid>
		<description><![CDATA[Doğu Karadeniz, duble yollar ve HES’lerle tamamen yok olup gitmeden önce bir kere göreyim diyenlerdenseniz bizim gibi, ne yazık ki biraz geç kaldığınızı anlayacaksınız. Karadeniz’in güzelliğini görmek için geç tamam, ama yine de gidelim derseniz bizim izlediğimiz rota şöyle oldu. Klaskur Köyü (Artvin) Öncelikle uçakla Trabzon’a gittik, havaalanından araba kiralayıp Artvin’e doğru yola çıktık. Karagöl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p>Doğu Karadeniz, duble yollar ve HES’lerle tamamen yok olup gitmeden önce bir kere göreyim diyenlerdenseniz bizim gibi, ne yazık ki biraz geç kaldığınızı anlayacaksınız. Karadeniz’in güzelliğini görmek için geç tamam, ama yine de gidelim derseniz bizim izlediğimiz rota şöyle oldu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Laperadan.jpg"><img class="size-medium wp-image-6624 aligncenter" title="Lapera'dan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Laperadan-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Klaskur Köyü (Artvin)</p>
<p>Öncelikle uçakla Trabzon’a gittik, havaalanından araba kiralayıp Artvin’e doğru yola çıktık. Karagöl ve Macahel’i görmek istiyorduk, ama konaklama tercihimizi bir Gürcü köyü olan Klaskur’daki (Aralık köyü) <a href="http://www.laperapansiyon.com/index.asp">Lapera Pansiyon</a>’dan yana yapmıştık. Bu tercihimiz o kadar doğruydu ki oradan kopmak çok zor oldu. Burası Karagöl’e 30, Macahel’e 40 dakika uzaklıktaki köy içinde bir pansiyon. Sahibi Şenol Taban, eşi, abisi, annesi, kedisi Fatmagül, köpeği Korsan ile birlikte işletiyor pansiyonu. Gelir gelmez muhteşem manzaraya karşı Gürcü şarabı ve peynir tabağı ikram ediyor misafirlerine. Her akşam ayrı masalara hazırlansa da yemekler bir süre sonra tüm misafirler aynı masa etrafında toplanıyor ve geç saatlere kadar kalkmak mümkün olmuyor. Sanırım Karadeniz ile ilgili öğrenmek istediğim her şeyi sordum Şenol Bey&#8217;e, hiç sıkılmadan uzun uzun anlattı bildiklerini. Bal nerede çekilmişti? Macahel’e neden yabancılar giremiyor? Zefir’deki inek düşürme hikâyesi gerçek mi? Küçükken düşürdüğü inekleri, sonrasında eve gözü yaşlı dönüşlerini anlattı Şenol Bey ve daha pek çok şeyi. İstanbul’daki yayıncılık günlerini, bir gün her şeyi bırakarak buraya dönüp pansiyonu nasıl yaptığını, dergi çıkarmanın nasıl güzel ve zor olduğunu… O kadar keyifliydi ki buradaki akşamlar, artık fırsat buldukça her şeyden kaçıp Klaskur Lapera’da almak istiyorum soluğu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sisli-Karag%C3%B6l.jpg"><img class="size-medium wp-image-6626 aligncenter" title="Sisli Karagöl" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sisli-Karag%C3%B6l-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Sisli Karagöl</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sis-kalk%C4%B1nca.jpg"><img class="size-medium wp-image-6627 aligncenter" title="Sis kalkınca" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sis-kalk%C4%B1nca-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Sis kalkınca</p>
<p style="text-align: left;">Burada kaldığımız ilk gecenin sabahında Macahel’e gitme denemesinde bulunduk ve başaramadık. Korkunç bir sisten önümüzü göremiyorduk ve yollar kıvrılarak yükseliyordu. Bir yere kadar denemeyi sürdürdük ancak bu havada gitmemizin de anlamsız olacağını düşünerek dönüp Karagöl’e gittik. Karagöl yolu, toprak bir yoldu, çukurlara girip çıktık, ama en azından yolda sis yok diye sevindik. Ancak bütün sis göldeymiş. Oraya vardığımız anda sanırım göl burda dedik, fotoğrafta da görüldüğü -yani görülmediği- gibi. Bir süre gölün çevresinde dolaştık, bu sırada sis kalktı ve gölü görebildik, sonra yeniden çöktü. Kısa bir anlığına da olsa gölü görebildiğimize sevindik. Burada bir tane işletme var, göl kenarında kahvaltı yapabilirsiniz, çayı da demlikle veriyorlar, aynı zamanda konaklama imkânı da var. Ama konaklamaya gerek var mı derseniz, bence yok, başka yerlerde kalıp burada bir gün geçirebilirsiniz, tabi eğer botanikçi değilseniz. Karagöl’den sonra pansiyona döndük, zaten aslında hep orda kalıp dağlardaki bulutlara bakarak oturmak istiyorduk, bu da bahane oldu. “İyi ki çıkmamışsınız siste yolları bilmeyenler için çok zor olur. Yarın abim size rehberlik eder” dedi Şenol Bey. O akşam pansiyonun yeni misafirleri Yasin Bey ve ailesiyle aynı masanın etrafındaydık ve geç saatlere kadar yine oturup sohbet ettik, sonraki gün Macahel’e birlikte gitmeye karar verdik.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Macahel-zirve.jpg"><img class="size-medium wp-image-6628 aligncenter" title="Macahel zirve" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Macahel-zirve-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Macahel (Zirve)</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Macahel-k%C3%B6y.jpg"><img class="size-medium wp-image-6629 aligncenter" title="Macahel köy" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Macahel-k%C3%B6y-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Macahel (Köy)</p>
<p>Sabah iki araçla yola çıktık. Hava yine kapalı görünüyordu –geldiğimiz günden beri hiç güneşi görmemiştik- ama şansımızı denemek zorundaydık çünkü buradaki zamanımız azalıyordu. Yine aynı şekilde sisliydi yol, Macahel’in zirvesine çıktığımızda da gölde olduğu gibi aynı manzarayla karşılaştık, yani sadece sis. Üzüldük ama “köy açıktır” dediler zirvede, köye devam ettik. Bu arada zirve o kadar soğuktu ki hırka ve montlarımıza rağmen titriyorduk. Köy ise günlük güneşlikti, ama oraya varmak da kolay değildi. Köy yolu oldukça bozuktu ve bir hata yapıp bizim gibi yüksek olmayan bir araç kiralarsanız durum gittikçe zorlaşıyordu. Bir de yol inşaatı var Macahel’de. Üstelik çok geniş bir yol yapılıyor ve bu yol hepimizde soru işareti bıraktı. Şu anda yapımı durdurulan HES projesinin hayata geçeceği anlamına mı geliyordu bu yollar, yoksa Macahel’i de dümdüz edecek bir turizmin habercisi miydi? Şu anda korumak için yoğun çaba harcadıkları hatta Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” filmini çekmesine izin bile vermedikleri yere turizm canavarı mı giriyor diye şüpheye düştük. Macahel çok güzel bir Gürcü köyü, ama ne yazık ki susup da sessizliği, arıların sesini dinleyeyim deme şansınız şu anda pek yok. Çünkü sustuğunuz an yol yapımında çalışan iş makinelerinin sesini duyuyorsunuz, sadece üzülüyorsunuz burası da gidiyor diye, ki Karadeniz’de bu üzüntüyü sürekli yaşıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Lapera-Pansiyon.jpg"><img class="size-medium wp-image-6630 aligncenter" title="Lapera Pansiyon" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Lapera-Pansiyon-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Lapera Pansiyon</p>
<p>Üçüncü gecemizi pansiyonumuzun yeni misafirleriyle aynı masada yemek yiyerek geçiriyoruz. Biz Macahel’in zirvesinde üşüdüğümüz ve köyde çok terlediğimiz için olsa gerek vücutlarımız tuhaf bir tepki veriyor ve titriyoruz durmadan. Bir “çaça”lık işiniz var diyor Şenol Bey ve Gürcistan’ın milli içkisiyle tanışıyoruz. Bir tane içiyorum ve gözlerimden ateşler çıktığını söylüyorlar, ama küçük bardağım hiç boş kalmıyor ve normalde beni çoktan sarhoş edecek kadar çaça içiyorum, ancak bir şey olmuyor. Buranın en ilginç özelliklerinden biri de şu; alkol sarhoş etmiyor. Doğası o kadar baş döndürücü ki alkolün elinden bile bir şey gelmiyor sanırım. Yemekten ve çaçayla normalden fazla ısındıktan sonra Şenol Bey’in düzenlediğini ve kurallarını kimsenin anlayamadığı tavla turnuvası başlıyor. Ödül olarak şarap ve Pirosmani dergisi var. Bu arada, Klaskur’da yaşayan Burhan Bey de eşiyle birlikte aramıza katılıyorlar. Tavla turnuvası pansiyona o gün gelen Serkan’ın galibiyetiyle sonuçlanıyor, Serkan büyük bir centilmenlikle dergileri alıp şarabı bize veriyor. Yemekten sonra Artvin’e ait bir yemek olan Silor yapılıyor. Yufka, yoğurt ve tereyağı ile yapılan bir yemek bu, mantıya benziyor. Oldukça besleyici bir yemek, ama burada patlayana kadar yediğimiz için pek yer kalmıyor Silor’a.</p>
<p>Buradan ayrılma zamanı ne yazık ki geliyor. Nerdeyse gözlerimiz yaşlı vedalaşıyoruz, en kısa zamanda yine geleceğimizi söylüyoruz, en baştan beri bir yakınımızın evinde misafir olmuş gibi hissediyoruz kendimizi ve şimdiden özlüyoruz burayı. Biz Trabzon Havaalanı&#8217;nı kullanmıştık gelirken, oysa amaç sadece bu tarafa gelmekse Batum Havaalanı da kullanılabilir, sadece sefer sayısı daha sınırlı Trabzon’a göre.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ayder-Yaylas%C4%B1.jpg"><img class="size-medium wp-image-6632 aligncenter" title="Ayder Yaylası" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ayder-Yaylas%C4%B1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Ayder Yaylası</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Kavrun-Yaylas%C4%B1.jpg"><img class="size-medium wp-image-6631 aligncenter" title="Kavrun Yaylası" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Kavrun-Yaylas%C4%B1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Kavrun Yaylası</p>
<p>Rize’ye doğru devam ediyoruz. Amacımız Fındıklı, Ardeşen gibi ilçelerini görüp Fırtına Deresi’ni takip ederek Çamlıhemşin’e varmak. İlçeleri geziyor, Çamlıhemşin’in merkezinden Ayder Yaylası’na çıkıyoruz. Üç gün burada konaklayacak ve çevreyi gezeceğiz. Ayder Yaylası’nda <a href="http://www.ayderkuspuniotel.com/">Kuşpuni Dağ Evi</a>’nde kalıyoruz. Burası da gerçekten güzel, ama Lapera’dan sonra herhangi bir yere bağlanmamız zor görünüyor. Bir de yayla havası farkı var, biraz serseme döndürüyor soğuk ve sürekli hafif hafif yağan yağmuruyla. İlk gün uyukluyor, ikinci gün buradan kalkan dolmuşlarla Kavrun Yaylası’na çıkıyoruz. Kavrun Yaylası, Kaçkar Dağları’nın zirvesinden önceki son yerleşim yeri. Dağcıların dönüşlerini izlerken derenin üzerinde yemek yiyoruz. Kavrun Yaylası korunmuş bir yayla, merkezi diyebileceğimiz yerde dağcı turistleri hedefleyen mekânlar olsa da korunmuş bir yer burası. 1800 m’den sonra ağaç olmadığından burası Ayder’e göre düzlük bir yayla. Kavrun Yaylası’nın yolu da oldukça kötü, toprak yol, ama toprak yollar arasında da fark olduğunu buraya geldikten sonra öğrendik. Gerçekten dikkat edilmesi gereken bir yol, bizi oraya çıkaran şoför oldukça yavaş gittiğinden korkunçluğu çok anlamamışız, ama bizi Ayder’e indiren şoför belki dolmuştaki Alman dağcılara biraz hava atmak istediğinden hızlı kullanıyor ve dolmuşta kimsenin sesi çıkmıyor, sessiz ve ürkek dönüyoruz Ayder’e. Kavrun’dan sonra Ayder biraz gözümüze batıyor. Burası turistik bir merkez gibi, hediyelik eşya dükkânları ve oteller var her yerde, yerleşim yerleri az sayıda. Ahşap yapıların arasında sırıtan birkaç beton yapı da var, ama şu anda kullanılır durumda değiller. Hatadan bir şekilde dönmeye çalışıldığından olsa gerek kapılarında, yayla turizmi çerçevesinde dönüştürülecekleri yazılı. Neden yapılmasına izin verildiği de ayrı bir soru. Burayı görmek için de geç kaldığımızı anlıyoruz. Ama yine de çimenlerine serilince, ağaçların arasındaki bir taşın üzerine oturunca seviyoruz burayı da. Hatta Lapera’da Burhan Bey, Macahel’deki ayıların bir kadını yediklerini, ayıların kadınları tercih ettiğini anlatmasa ormanları içinde kaybolurdum da, ama bu bilgiyle pek yemiyor. Ayder’in çevresindeki ormanlarda ayı, kurt gibi hayvanlar yaşıyorlar, bu nedenle ormanlara biraz uzaktan bakıyor ve meşhur şelalesini izliyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/%C5%9Fanyuva-k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.jpg"><img class="size-medium wp-image-6638 aligncenter" title="şanyuva köprüsü" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/%C5%9Fanyuva-k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Şenyuva Köprüsü</p>
<p>Buradaki üçüncü günümüzde güzelliğinin övüldüğü Pokut Yaylası’na gitmeye çalışıyoruz. Ama yol tarifi sorduğumuz biri, bize bu araçla çıkmamamız gerektiğini söylüyor, biz neden farklı bir araç kiralamadık diye hayıflanarak Çamlıhemşin’in olağanüstü güzellikteki köylerini geziyoruz. Burada dolaştıkça daha çok seviyoruz burayı. Hatta Şenyuva Köyü’nde ormanlık bir bölge içinde saklı yeşil bir alana giriyorum ki huzurun tanımını yapan burda yapmış olmalı diye düşünüyorum. Ancak köyleri böyleyken Çamlıhemşin’in merkezi çok katlı çirkin binalarla dolu ve biz ordayken aynı zamanda Koray Çalışkan Radikal’de <a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&amp;ArticleID=1059910">şöyle</a> bir yazı yazıyor orayla ilgili. Aslında bu sadece Çamlıhemşin ile ilgili bir sorun değil. Yolda dere kenarlarında ya da yamaçlarda o kadar çirkin beton binalar var ki bunlara kim nasıl izin verir anlayamıyoruz. Ayder’deki son akşamımızda meydanda büyük bir horon başlıyor, az önce deliler gibi yağmur yağmış, şimşekler çakmış olsa da kimsenin umurunda olmuyor hava ve horon gittikçe büyüyor, bütün akşam onları izliyoruz, izleyenlere çay servisi yapan yerler bile var.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Heslere-Hay%C4%B1r.jpg"><img class="size-medium wp-image-6633 aligncenter" title="Heslere Hayır" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Heslere-Hay%C4%B1r-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Her Yerde İsyan</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/in%C5%9Faat.jpg"><img class="size-medium wp-image-6635 aligncenter" title="inşaat" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/in%C5%9Faat-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Her Yerde İnşaat</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/HESlere-Hay%C4%B1r.jpg"><br />
</a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/borular.jpg"><img class="size-medium wp-image-6636 aligncenter" title="borular" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/borular-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Santral</p>
<p>Buradan ayrıldıktan sonra Uzungöl’e varmadan önce İkizdere’ye gidelim diyoruz, bu da yolculuğumuzun en acı kısmı oluyor. Yol boyu dere üzerinde HES inşaatlarıyla karşılaşıyoruz. Aynı dere üzerinde sayamayacağımız kadar çok HES görüyoruz ve dağına taşına yazılmış “HES’lere Hayır” yazıları. Bunlar halka rağmen mi yapılıyor, ama ya oy verenler diye diye ilerliyor ve son durağımız olan Uzungöl’e varıyoruz. Gölün etrafına duvar çevrildiğini ve eski güzelliğinin olmadığını biliyorduk, ama daha önce gelmeyi denediğimizde kötü bir yolu olduğunu ve kışın bizi çıkaramayacaklarını söylemişlerdi. Bu nedenle şu andaki durumunu pek hayal edemedik sanırım. Şimdi yepyeni asfalt bir yolla ulaşılıyor Uzungöl’e. Ve duyduklarımız kadar korkunç bir manzarayla karşılaşıyoruz, hatta göle bakmamaya bile çalışıyoruz. Buradaki değişim sadece gölle de sınırlı kalmamış diye düşünüyoruz. Çünkü insanlar gelen misafirlerin yüzlerine dahi bakmıyorlar, restoranlar Ramazan nedeniyle kapalı ve sadece Arap turistlere ilgi gösteriliyor. Bir gece otele kapanıp sabah Havaalanına yakın bir otele gidip dönüşü bekliyoruz. Uzungöl bizi hayattan soğutuyor. Bundan 6 yıl önce Trabzon’a gittiğimizde bize “yazın gelin ben size yaylaları gezdiririm” diyen sıcakkanlı Trabzon insanına bir şey olmuş gibi. Karadeniz’e yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları şey belli ki başarılı oluyor, ama hala korunan yerler var. Artvin’in insanları, Fırtına Vadisi’nin doğası kısmen korunuyor, ama Doğu Karadeniz’i görmek için daha fazla geç kalmadan gitmeli. Ben Lapera’da bahçeden salatalık kopardığım, Macahel’de böğürtlen topladığım ve Kavrun’da daha önce hayatımda hiç görmediğim bir kuşu gördüğüm için bile şanslı sayıyorum kendimi.</p>
<div class="shr-publisher-6603"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/dogu-karadeniz-gunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kumgüzeli</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kumguzeli/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kumguzeli</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kumguzeli/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Jan 2011 22:25:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Ünal Nalbantoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hrant Dink]]></category>
		<category><![CDATA[Kumgüzeli]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Baker]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4528</guid>
		<description><![CDATA[Ben Ulus Baker&#8217;i öldükten sonra tanıdım. Hrant Dink&#8217;i ise tanıyamadım bile. Tanıtmadılar sanıyorum. Ulus&#8217;un yazılarıyla, kitaplarıyla, elinin ve zihninin değdikleriyle tanışmam belki yaşımdan belki de ilgisizliğimden ötürü maalesef geç oldu. Bandista&#8217;nın unutmadığı, aslında sevenlerinin ve takipçilerinin bir türlü unutamadığı o Ulus Baker&#8217;i tanıyıp yavaş yavaş okumaya başladığım dönemde ülkenin güneyinde minik, tertemiz bir sahil kasabasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Hasan-Ünal-Nalbantoğlu1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4536" title="Hasan Ünal Nalbantoğlu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Hasan-Ünal-Nalbantoğlu1.jpg" alt="" width="230" height="175" /></a></p>
<p>Ben Ulus Baker&#8217;i öldükten sonra tanıdım. Hrant Dink&#8217;i ise tanıyamadım bile. Tanıtmadılar sanıyorum. Ulus&#8217;un yazılarıyla, kitaplarıyla, elinin ve zihninin değdikleriyle tanışmam belki yaşımdan belki de ilgisizliğimden ötürü maalesef geç oldu. Bandista&#8217;nın unutmadığı, aslında sevenlerinin ve takipçilerinin bir türlü unutamadığı o Ulus Baker&#8217;i tanıyıp yavaş yavaş okumaya başladığım dönemde ülkenin güneyinde minik, tertemiz bir sahil kasabasında zamanı emekletiyordum. Yazdı. Alabildiğine sıcak ve şarap rengi o güzel akşamlarda, rengârenk çiçekli bahçelerin kumsala, şezlonglara zıplayan standlarından (kitap, değerli taş, kolye, yüzük vs.) birinde tanıştım Mine Abla ile. Ankaralı, onun deyimiyle &#8220;mülkiyeli&#8221;, oğlu da amcası gibi felsefeye gönül vermiş ressam, hin bir kadın. Ne yazıktır ki hoş ayrılamadık Mine Abla ile, o bana kızdı, ben ona gücendim, sonra o bana küstü, böyle sürdü gitti.</p>
<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Hrant-Dink1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4537" title="Hrant Dink" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Hrant-Dink1.jpg" alt="" width="230" height="251" /></a></p>
<p>3 gün önce, Hrant Dink&#8217;in katledilişinin 4. yılında, ülkemizin yetiştirdiği en önemli sosyologlardan biri olan Hasan Ünal Nalbantoğlu&#8217;nu kaybettik. Hasan Ünal Nalbantoğlu, sevimli siniri aklımdan çıkmayan Mine Abla&#8217;nın abisi; Tanıl Bora&#8217;dan Ulus Baker&#8217;e kadar pek çok sağlam aklın hocası, piriydi. Başta Mine Abla olmak üzere hepimizin başı sağolsun demek istedim.</p>
<p>Kaybettiğimiz ve belki de kaybedeceğimiz tüm o güzel insanlar için, Ulus Baker&#8217;in Kumgüzeli yazısını seçtim. Ben sapıtırım, ben anlatamam, ben izah ederken yalpalarım. Onun için mikrofonu Ulus Baker&#8217;de.</p>
<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ulus-Baker1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4538" title="Ulus Baker" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ulus-Baker1.jpg" alt="" width="218" height="233" /></a></p>
<blockquote><p>En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan&#8230; Bıkkın  bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında  muhtemelen yazacağı&#8230; Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı&#8230;  güzelsin&#8230;</p>
<p>Uzaktan zor seçilebilir bir harf&#8230; Hayır hayır! Şimdi anlıyorum&#8230;  Gizli bir rakam, Kabala&#8217;dan&#8230; kumun üzerine çizilen&#8230; Çöldeyiz ve  başka bir yerde değiliz&#8230; ama güzelsin&#8230;</p>
<p>Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce  uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan  tırsma öyle kolay kolay&#8230; Öyleyse bu bir nasihat&#8230; çünkü güzelsin&#8230;</p>
<p>Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan  yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle&#8230; hâlâ güzelsin&#8230;</p>
<p>İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne  çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar&#8230; Rahatına  düşkün keyiften uzak Osmanlı &#8220;effendi&#8221;sinin (ephendi?) garip kahvehane  illeti bu iskemleler&#8230; Otur o illete gerçekten, çekinmeden,  sereserpe&#8230; orada güzelsin&#8230;</p>
<p>Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler  gibi de değil&#8230; Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü&#8230; Akşam mı? O  kayıtsızdır&#8230; Bildiği gibi değişir, geçer, gider&#8230; güzelsin&#8230;</p>
<p>Kes kulakları, geçir bir sicime&#8230; Ama kaybetme&#8230; Başka ne  göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü&#8230;  Islanarak&#8230; Ama güzeller&#8230;</p>
<p>Kalp kalbe karşı&#8230; Bir arkadaşın evinde&#8230; Çiçekmiş&#8230; Hemen uzmanı  geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam  çiçekten&#8230; Devetabanını pazı sanabilirim&#8230; Neden yaptım bunu? Çiçeğin  adı sardı beni&#8230; Çünkü güzelsin&#8230;</p>
<p>Sözlerine delik kulağım&#8230; Özürlere sağır&#8230; Kör bir kuyu olacağım&#8230; Sen ise, güzelsin&#8230;</p>
<p>Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem&#8230; Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim&#8230; Aldırma, güzelsin&#8230;</p>
<p>Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer&#8217;e &#8220;su böyle işte ve  başka türlü değil&#8221; demiş&#8230; Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle  görülmez yaratık&#8230; Ressamın tarafını tutuyorum&#8230; Çünkü, güzelsin&#8230;</p>
<p>Birkaç tel beyaz&#8230; Bizi gazlamaz&#8230; Sakınmazsın görüntünü, biliyorum&#8230; Çünkü güzelsin&#8230;</p>
<p>Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk  yaşadıkları dostu ressam Vermeer&#8217;e bir su damlası gösterip, &#8220;su işte  böyle ve değil başka türlü&#8221; demiş&#8230; Bir öpüş damlasında kanyuvarları&#8230;  Mucidin tarafım tutsam da&#8230; Sen güzelsin&#8230;</p>
<p>Teleskopla bulamadım&#8230; Mikroskopla bulacağım&#8230; Ayın yüzeyinin de  bir dokusu var elbet&#8230; Gözenekler, sivilceler&#8230; Onlarla çok  güzelsin&#8230;</p>
<p>Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız  şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar,  Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk,  araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi&#8230; Kazık ve pazarlık&#8230;  Ama son kumarım sensin&#8230; Sen, güzelsin&#8230;</p>
<p>Sen, güzelsin&#8230; Kuraldışı&#8230; Bastıbacak&#8230; Minicik&#8230; Ama sen, güzelsin&#8230;</p>
<p>Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum,  bozuluşumsun&#8230; Pazarlık etmem&#8230; Markette yoksun&#8230; Reklamın yok!  Gerçekten&#8230; Güzelsin&#8230;</p>
<p>Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım&#8230; İhanet&#8230; Ama sen, güzelsin&#8230;</p>
<p>Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun&#8230;</p>
<p>Cazgırlık etmem&#8230; Gönlünde yokum&#8230; Aşkımız, yok! Gerçekten&#8230; Güzeldin&#8230;</p></blockquote>
<div class="shr-publisher-4528"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kumguzeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amatör Eleştirmenin 17. Adana Altın Koza Film Festivali Günlüğü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/amator-elestirmenin-17-adana-altin-koza-film-festivali-gunlugu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=amator-elestirmenin-17-adana-altin-koza-film-festivali-gunlugu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/amator-elestirmenin-17-adana-altin-koza-film-festivali-gunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2010 11:27:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Festival]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3170</guid>
		<description><![CDATA[1. Gün O kadar heyecanlıydım ki ters bir şeyler olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak üç saat erken gittim havaalanına. Mado diye bir yerin önünde buluşacaktık. Önünde kimsecikler yoktu ama içerisi doluydu. Şöyle bir bakınca oldukça boru bir yer olduğunu anladım. Onun için içeriye girmedim. Banklardan birisine oturup beklemeye başladım. Bir süre sonra Sadi Bey’i gördüm. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Altın Koza" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/17.-adana-alt%C4%B1n-koza.jpg" alt="" width="354" height="186" /></p>
<p>1. Gün</p>
<p>O kadar heyecanlıydım ki ters bir şeyler olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak üç saat erken gittim havaalanına. Mado diye bir yerin önünde buluşacaktık. Önünde kimsecikler yoktu ama içerisi doluydu. Şöyle bir bakınca oldukça boru bir yer olduğunu anladım. Onun için içeriye girmedim. Banklardan birisine oturup beklemeye başladım. Bir süre sonra Sadi Bey’i gördüm. Gelip birkaç sıra arkama oturdu. Oturmaktan canım sıkılınca bir arkadaşı aradım. Epey konuştuk. Etgar Keret’ten Öykü Biçiminde Bir Düşünce’yi okudum ona. Bitirdiğimde “Ah, çok güzelmiş!” falan dedi ama daha sonra öykünün başını, okuma şeklim yüzünden, anlamadığını söyledi. Kontörüm bitene kadar konuştuk. Anneme haber vermek için telefon kartı aldım ve onu aradım. Oralarda ne yapacağımı sordu. Basın mensubu olarak gittiğimi söyledim. “Heyecan yapma, sakin ol, sörpütme kendini, dik dur” falan dedi.</p>
<p>Oturduğum yere geri dönerken Mado’nun önünde bir kalabalık gördüm ve başlarındaki kişinin Nurcan Hanım olup olmadığını sordum. “Nurçin” diye düzeltti. Çok özür diledikten sonra kendimi tanıttım. El sıkıştık. Bana uçak biletimi verdiler. Yapmam gereken herhangi bir işlem olup olmadığını sordum. Bileti check ettirdiğini söyledi. “Buyurun, kokpite geçin, bir şeyler ikram edelim size” dedi. Eliyle işaret ettiği yere baktım ama hiçbir şey göremedim. Yine de o tarafa doğru ilerlemeye devam ettim. “Kokpite nasıl gireceğim ki? ‘Dur ulan, nereye gidiyorsun?’ demezler mi adama?” diye söylendim kendi kendime. On adım falan attıktan sonra geriye döndüm, tekrar yanına gidip özür diledim, çok heyecanlı olduğumu belirttim ve kokpitin nerede olduğunu sordum. Tekrar işaret ederek “Şu mavi tabelalı yer” dedi. Bakıyor ama göremiyordum. Tekrar tarif etti, sonunda gördüm ve oraya doğru yürümeye başladım. Mavi tabelalı, çarpazlama “Kokpit” yazan restoran gibi bir yerdi. Kapının ağzında durup tanıdık birileri var mı diye baktım ama yoktu. Geri döndüm ben de. Ayrıca uçağa bineceğim için çok heyecanlıydım. Havaalanı içinde dolaşıp durdum heyecanımı bastırmak için.</p>
<p>Sonunda uçağa binebildik. Cam kenarındaydım, kanat hizasında. Çantamı tepedeki bagaja yerleştirdim, içinde defter ve kitap bulunan poşeti kucağıma aldım. Biraz sonra çekik gözlü bir bayan geldi yanıma. Nezaketten kırılıyorduk o gün. Kiminle tanışsak tanıştığımıza çok memnun oluyorduk ya da en ufak bir şey sorduğumuz herkese kendimizi tanıtıyorduk, herkes birbirine nasıl olduğunu falan soruyordu ve yanıtlar hep “teşekkür ederim”di. Normalde olsa “Eyvallah hacı, senden naber?” falan olurdu. Yolculuk boyunca yan yana oturacağımız kişiye kendimi tanıtma ihtiyacı hissettim. İkincide anladı söylediklerimi. Bozuk bir Türkçe ile “Memnun oldum. Ben de Emi” dedi. Her gördüğü sakallıyı dedesi zannetmeyen birisi olarak her gördüğü çekik gözlüyü de uzak doğulu sanmıyordum. Fakat bu halis Japon’du! Toplamda üç ay kalmıştı Türkiye’de. İlk geldiğinde Mersin’in köylerinden birisinde bir arkeologun çocuklarına bakıcılık yapmış, Türkçe’yi de orada öğrenmeye başlamıştı. Japonya’ya ya da İngiltere’ye döndüğü zaman Türkçe çalışmaya devam etmiş. Çünkü geri dönmeyi planlıyormuş. Kaldığı yeri çok sevmiş. “Çok güzel bir yerdi. Ama İstanbul öyle değil. İnsanlar çok kaba, çok materyalist” diyor. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Bunu ilettim kendisine. Bu tarz şeyler duyunca çok sevindiğini söyledi. Hürriyet’te staj yapıyormuş ve Hürriyet Daily News adına gönderilmiş Adana’ya. Memleketi Japonya olunca direkt olarak Takeshi Kitano geldi aklıma. Sordum hemen. Sevdiği bir yönetmen olduğunu söyledi. “Ama bazı filmleri çok kanlı. Ben sevmiyor şiddet” dedi. Şiddet deyince Kinji Fukasaku geldi hemen aklıma. “Japon muydu yoksa Çinli miydi?” dedim. “Japon” dedi. “Battle Royale’ı izlemiş miydin?” “Ah, hayır. O filmi biliyorum ama çok kan ve şiddet olduğunu duyunca izlemedim” dedi. Miyazaki’den falan bahsettik biraz. Sonra -klasik olarak- kendisine küfür öğretip öğretmediklerini sordum. “Sadece bir tane: Defol!” dedi. Onun küfür sayılmadığını, go away gibi bir şey olduğunu söyledim. “Belki sen bana küfür öğretebilirsin” dedi. Kahkaha attım, “Utanırım, yapamam” dedim. Yol boyunca sohbet ettik.</p>
<p>Uçaktan indiğimizde bizi otellere götürecek olan servislere bindik. Emi ön koltuğa oturarak tanımadığım birisiyle sohbet etmeye başladı. Ben de en arkanın bir önündeki tekli koltuğa oturdum. Sol çaprazımda Murat Tolga Şen ile Banu Bozdemir yan yana oturuyorlardı. Önlerinde Sadi Bey vardı. Önümde adının Alican olduğunu duyduğum bir abi vardı. Solumda CHA’dan bir muhabir ile çeşitli sitelerde sinema yazıları yazan Fatih vardı. Ayşegül gelip arkaya geçti. Beyazperde.com’un sahibi olduğunu öğrendiğim Melis de tam arkama oturdu. Bu kafileyle otele doğru yol aldık. Biraz sonra Sadi Bey  beni birisine benzettiğini söyledi. Nereden geldiğimi sordu. Stajyer olarak takıldığım yeri söyledim. Banu abla editörüm için “Ne yapıyor o tembel teneke?” dedi. Gülmekle yetindim. Sadi Bey beni birisine benzettiği konusunda ısrarcıydı. “Belki basın gösterimlerinden bir aşinalığınız vardır” dedim. “Yok yok, öyle değil. Ünlü birisine benzetiyorum seni” dedi. Sonunda Hüseyin Karabey’de karar kıldı. “Hüseyin Karabey’e benziyorsun sen” dedi. Murat Tolga Şen’e önerek “Öyle değil mi?” dedi. Murat Tolga Şen bana bakıp dudaklarını büzdü ve “Hayır” dedi. Sonra Alican abi bana doğru döndü. Daha iyi görebilmesi için geriye doğru çektim kendimi. “Evet, benziyor birazcık” dedi.</p>
<p>Akşam yemeğinden sonra açılış töreni için Belediye Tiyatrosu’na gittik. Kaldığımız otele çok yakın olduğu için yürümeye başladık. Ben, Sadi Bey, Ayşegül ve şu an hatırlayamadığım birkaç kişi daha. Zaten kırmızı halının orada ayrıldık. Sadi Bey fotoğraf çekmeye, Ayşegül de haber yapmak için ne var ne yok diye bakıp malzeme toplamak amacıyla uzaklaştı. Ben de içeri girip önlere doğru ilerledim. Çok az boş yer vardı. Gördüğüm ilk yere zıpladım. Alin Taşçıyan’ın yanına oturduğumu fark ettim. Onun yanında da tanımadığım birisi vardı, sohbet ediyorlardı. Sohbet edilen o kişi biraz sonra kel bir adamla tanıştırdı Alin Taşçıyan’ı. Yabancıydı adam, İngilizce konuştular. Sonra Cem Altınsaray ile Çağdaş Günerbüyük geldi Taşçıyan’ın yanına.</p>
<p>Sıkıntıdan etrafta göz gezdirmeye başladım. Ahmet Boyacıoğlu’nu gördüm beyazlar içinde. Bir oraya bir buraya koşturuyordu. Hemen ön sıramda Nuri Alço’yu gördüm. Onun yanında Süleyman Turan vardı. Onun yanında da isimlerini bilmediğim ama Yeşilçam’dan olduklarını bildiğim yaşlı aktörler vardı.</p>
<p>Öykü Serter’in sahneye çıkışıyla tören başladı. Birileri alkışlarla sahneye çıkıp Adana Altın Koza Film Festivali ve Türk sinemasının geleceğiyle ilgili umut verici şeyler söyleyip alkışlarla sahneden indiler. Uzun metraj film yarışmasının jüri üyeleri falan takdim edildi. Fipresci’den bir görevliye (başkan yardımcısıydı sanırım) ve açılış filmi olan Woman Without Piano filminin oyuncusuna plaket verildi. Meğerse şu kel adam açılış filminin oyuncularından Jan Budar’mış. Plaketini aldıktan sonra ufak bir konser verdi gitarıyla. Sözleri “Yagadagadagada”dan oluşan bu şarkı esnasında Süleyman Turan’ın küfür eder gibi jestler sergilediğine tanık oldum. Çok sıkılmıştı adam. Yanındaki arkadaşlarıyla fotoğraf çekilirken bile somurtarak poz veriyordu. Sonunda merasim sona erdi ve salonda kim var kim yoksa dışarı çıktılar. Şöyle bir baktığımda yirmi kişi bile görememiştim salonda. Alin Taşçıyan yerinde duruyordu. Jan Budar ve Fipresci’den gelen o kadın da yerlerindeydi sanırım. Perde hazırlanırken daha rahat görebilmek için ortalara doğru ilerledim. Birkaç sıra arkamda Sadi Bey ile Ali Ulvi Uyanık vardı.</p>
<p>Biraz garip bir filmdi Woman Without Piano. Sebebini tam olarak kestiremediğim bir nedenden ötürü eşyalarını toplayıp evden kaçan bir kadınla ilgiliydi. Kafasına bir peruk geçirip istasyona gidiyordu ama bilet alabilmesi için 07:30’a kadar beklemesi gerekiyordu. Beklerken garip bir adamla tanışıyordu. Jan canlandırıyordu bu adamı. Garip bir arkadaşlık başlıyordu aralarında. Yaptığı sohbetlerden birisi sırasında kadının evi terk etmesinin nedeninin yatak odalarındaki anlamlandıramadığı tablo olduğunu düşündüm. Şu garip adam farklı bir şekilde yorumluyordu kendisine anlatılan o tabloyu. O noktadan sonra kadın için bazı şeyler daha anlamlı hale geliyordu. Pek sevemedim filmi.</p>
<p>Emi filmi izlemeden Jan ile kısa bir söyleşi gerçekleştirmiş. Filmin yorucu ve emek istediğini, dikkatli izlendiği takdirde seyirciye bir şeyler katabileceğini söylemiş Jan.</p>
<p>2. Gün</p>
<p>Ariplex Reşatbey’e Bahtı Kara’yı izlemeye gittik. Sinemanın girişinde filmin başlamasını beklerken Zeynep Özbatur yukarıda lavabo olup olmadığını sordu bana. Bilmediğimi söyledim. Boynumdaki basın kartını işaret ederek “Görevli sanmıştım sizi” dedi. Gülümsedim. Hazır yakalamışken Yapımlab’da burs verecekleri kişilerde aradıkları özelliklere dair bir şeyler sormak istedim ama cesaret edemedim. Birkaç kişiyle geçip yukarı çıktılar. Meğerse o kişiler filmin yönetmeni Theron Petterson ve oyuncularından Haktan Pak’mış. Filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında anladım bunu. Sevdim Bahtı Kara’yı. Bir Amerikalı’nın gözünden Türk aile yapısı ve bahtsız bedevinin kaderini yaşayan bir adamla ilgili iyi bir filmdi. Başına gelmedik kalmayan Adnan, Coen Kardeşler karakterlerini anımsattı bana. Çocuk karakterlerin aşırılıkları sinirimi bozdu. Yanımda olsa tokatlayacaktım Adnan’ın oğlunu. Oyunculukları çok iyiydi. Yönetmen oyunculara senaryoyu göstermeyerek onlardan daha iyi performans alabileceğini düşünmüş. Çünkü senaryoyu okurlarsa verilmek istenen duyguyu anlayacaklarını ve bunun da oyunlarını etkileyebileceğini düşünmüş. “Onlar aracı. Hissettirmek benim işim” gibisinden bir şey dedi Theron. Yeşim Ceren Bozoğlu da hak verdi. “Oynarken acı çektiğim sahneyi izlerken karnım ağrıyana kadar güldüm” falan dedi.  İyi bir anlatısı vardı. Özellikle hoşuma giden ilginç bir bölüm vardı. David Lynch filmlerini anımsatan bir kabus sahnesi. Film çok ilginç bir yöne kayar gibi oldu. Olayın nereye kayacağını merak ettim. Ve izlediğim birçok korku filminden daha korkunç buldum o sahneyi. Sonuçta beğendim Bahtı Kara’yı.</p>
<p>Bahtı Kara’dan sonra The Dust of Time vardı, ona girdik. Utanarak söylüyorum ama izlediğim ilk Angelopoulos filmiydi bu. Mizansenleri, kamera kullanımı, oyunculukları falan çok iyiydi ama filmin geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyan yapısı birbirine giriyordu bir süre sonra. Hangisi gerçek, hangisi hayali? Hangisi dün, hangisi şimdi, diye kafa patlatırken yolumuzu kaybettik filmde. Yordu bizi The Dust of Time. İki saatmiş film. Üç buçuk saat falan gibi gelmişti bana. Ondan sonra Beş Vakit’e gitmeyi planlıyorduk ama The Dust of Time’dan sonra “Bugünlük yeter bu kadar” dedik ve otele geri döndük. Fakat akşam canım sıkıldı. Ne var ne yok diye programa gidince <a href="http://www.tramvayduragi.com/lebanon/">Lebanon</a>’ı gördüm. İstanbul Film Festivali’nde bilet alıp da gidemediğim filmlerden birisiydi. Onun için kaçırmak istemedim. Emi de görmek istiyordu filmi. Metropol Sinemaları’ndaydı gösterim. Kaldığımız otele biraz uzaktı burası. Uzak bir yere gideceksek şoför çağırıyorlardı bizim için. Gelen arkadaş çok sıcakkanlıydı. Zaten Adanalı insanları çok sevdim ben. Çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve yardımseverlerdi. Ayrıca bazıları, kendileri için yapılan “serseri”, “kabadayı”, “külhanbeyi” gibi yakıştırmalardan şikayetçilerdi. Benim karşılaştığım ve sohbet etme fırsatı bulduğum Adanalılar oldukça efendi adamlardı valla. Neyse, gittik Metropol’e, girdik içeri. X ray cihazının önünde sebebini bilmediğimiz bir kalabalık vardı. Onların dağılmasını beklerken festival görevlilerinden birisi geldi yanımıza. “Hello, come please” diyerek yolu açtı ve önümüzde ilerlemeye başladı. Bir numaralı salonun yerini sordum o görevliye. Şaşırdı ve “Türkçe biliyor musunuz?” diye sordu. Zaten Türk olduğumu söyledim. Emi’yi kastederek “Diğer arkadaş?” dedi. Japon olduğunu ama en az bizim kadar iyi Türkçe bildiğini söyledim. Gülüşerek girdik tıklık tıklım dolu olan salona. Festival konuklarına ayrılmış olan koltuklara oturduk. Merakla izledik filmi. İkimiz de etkilendik Lebanon’dan.</p>
<p>3. Gün</p>
<p>Aslında festivalin pek de heyecanlandıran bir film programı yoktu. Yarışma filmlerinin çoğu vizyonda yer almış, hatta bir kısmının dvd’si bile çıkmıştı. Buna rağmen bu filmlerin neredeyse hiçbirisini izlememiştim. Adana sıcaktı. 35 ila 40 derece arasında gidip geliyordu santigrat. Koşuşturmacayla geçiyordu ve geçecekti günlerimiz. Onun için hafif bir film izlemek istedim ve Eyvah Eyvah’a gitmeye karar verdim. Zaten ondan sonra aynı salonda Bal vardı. Ayrıca broşüre göre ikisinin de gösteriminin ardından film ekibinden birileri orada olacaktı. Gösterimler Cinebonus’taydı. Bulunduğumuz otele biraz uzaktı burası. Onun için yine şoför çağırdık. Tek kişi için şoför çağırttığım için biraz mahçup olduğumu söyledim. “Nerede olduğunu bilmiyorsun. Başka nasıl gideceksin ki?” dediler gülümseyerek. Ayrıca iki adımlık yer için bile şoför isteyenler varmış. “Senin gideceğin yer uzak. Mahçup hissetmene gerek yok” dediler. Kısa süre sonra geldi şoför. Adı Fatih’ti ve biyoloji bölümünden bu sene mezun olmuştu. O da benim gibi yeni mezun olarak iş arıyordu. Bu işi de bir tanıdığı tavsiye etmişti. Araba onun değildi. Günlük 70 lira kazanıyorlardı. Benzini festival karşılıyordu ama arabaları sigortalamıyordu. Sabah dokuzdan gece üçe kadar falan çalışıyorlardı. Bir haftalık bir işti, ondan sonra eskiden ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam edeceklerdi.</p>
<p>Oldukça büyük bir alışveriş merkezinin içerisindeydi sinema. Salona almaya başladıkları saate kadar dolaştım durdum içerisinde. Filme girerken üzerinde birden ona kadar rakamların bulunduğu bir oy pusulası verdiler. Trakyalı olduğum için daha izlemeden belli bir sempatim vardı Eyvah Eyvah’a. Fakat izledikten sonra o sempatiyle kaldı olay. Hem sevemedim hem gülemedim. Film ekibinden herhangi birisi de yoktu zaten gösterimde. İyice canım sıkıldı. Öyle olacağını bilseydim Denizden Gelen’e ya da Büyük Oyun’a falan giderdim. Bal ile avutayım dedim kendimi ama onda da yoktu kimse. Ayrıca üçleme içerisinde oturtamadığım ve anlamlandırmakta zorlandığım bölümler vardı. Cevap alacağım sahnelerden birisini ise dikkatlice izlemediğimi fark ettim sonunda. Kur’an okudukları şu sahne. “Önüme yumurta, süt, bal koydular. Ben balı seçtim” diyordu galiba sonunda. Ama ondan önce söyledikleri neydi? Geçimlerini baldan sağladıkları halde sofrada neden hiç bal yoktu? Vardı da ben mi görmedim? Sütün olayı neydi? Bunlar kafama takıldı. Ayrıca filmin son on-on beş dakikasında baygınlık geçirdiğini söyleyenler oldu. Benim de en beğendiğim bölümdü o dakikalar. Üçlemeyi başlatan sahneyle kapatan sahne arasındaki ilişki hoşuma gitti. Yani yorumladığım şekliyle hoşuma gitti, yönetmenin anlatmak istediği şeyi yanlış anlamış da olabilirim, bilmiyorum.</p>
<p>Akşam Onur Ödülleri Töreni vardı. Zirve Park diye oldukça lüks bir yere götürdüler bizi. Oturacağımız yerler falan önceden ayarlanmış. Ulusal basından gelenleri sahnenin en uzağına atmışlar. O kadar uzaktaydık ki sahneyi zaten göremiyorduk. Dev ekranı da ekipmanın bir kısmı kapatıyordu. Akşam yemeği yemediğimiz için yemeklere yumuldum ben de. Yemek de değil aslında, atıştırmalık bir şeyler işte. Özel bir isimleri var onların da bilmiyorum ben. Neyse, tabağımdakileri bitirdim. İki sandalye boştu ama tabakları doluydu. Uzun uzun ve iç çekerek baktım o tabaklara. Önüme almak istedim o tabaklardan birisini ama ayıplarlar diye yapmadım. Sonra ayakta kalan birileri bizim masaya oturdu. Onlara yer vermek için ikişer sandalye kaymak zorunda kaldık ve o tabaklardan birisi benim, diğeri de Fatih’in önüne geldi. Hınzırca gülüp yumulduk tabaklara. Biz yerken Saba Tümer çıkıp plaket vermeye başladı birilerine. Plaket alanların arasında Emi de vardı, çok sevindik. Plaketlerden sonra ödüllere geçildi. Müjde Ar ile ilgili gösterilen bir videonun ardından ödülü takdim edildi ama kendisi Amerika’da olduğu için aramızda değildi. Ödülü onun yerine Ümit Ünal aldı. Müjde Ar’ın kendisi için önemli birisi olduğunu, çünkü ilk senaryosu Teyzem’i onun için yazdığını söyledi. Ondan sonra ödülün diğer sahibi Atilla Dorsay çıktı sahneye. Eleştirmenlerin çoğu zaman saygı görmeyen, ciddiye alınmayan, hatta küfür yiyen kişiler olduklarını falan söyledi. Üretkenliği için bir zamanlar kendisine laf atan bir gazeteciye göndermede bulunarak “İnsan ürettiği için sadece böyle bir ülkede eleştirilebilir. Batıda olmaz böyle bir şey. Beni eleştiren o gazeteci kovuldu ama ben buradayım. Bu da en büyük cevabımdır” gibisinden bir şeyler söyledi. Bir ara gözleri falan doldu, sesi titredi. Kendisini toparlayıp devam etti. Yılmaz Güney’in, Şener Şen’in, Abidin Dino’nun memleketinde düzenlenen bir festivalden böyle bir ödül aldığı için onur duyduğunu söyledi.</p>
<p>Ödüllerin ardından Erol Evgin çıktı sahneye. “Tatlı ikram etmeyeceklerse gidelim abi” dedim Fatih’e. Erol Evgin’i sevdiğini belirterek “Azıcık daha duralım” dedi. Durduk. O sırada tatlı ve meyve falan geldi. Atıştırırken birkaç şarkı dinledik. Masada karşımıza oturan kadının eleştirmen olup olmadığını, eğer eleştirmense kim olduğunu falan konuştuk. Sinem Erdine ya da Sinem İşmen olabileceğini söyledim. O da “İkisi de aynı kişi oğlum zaten. Sinem Erdine İşmen: Tek bir kişi o.” Güldük biraz bu duruma. Burçin Yalçın olabilir mi diye sordum sonra. “Burçin Yalçın kadın değil, erkek!” dedi. Yine kıkırdamaya başladık. “Burcu Aykar Şirin olmasın?” dedim. “Sanmıyorum. Uygar Şirin’i görmedim buralarda. O yoksa eşi de yoktur herhalde” falan dedi.</p>
<p>Altın Koza’yı Bal’ın alacağını çıtlattı birisi bir ara. “Hadi ya” falan filan derken ve Erol Evgin başka bir şarkının ortalarındayken “Kalkalım artık” dedik ve gittik. Adını şu an unuttuğum bir arkadaş bıraktı bizi otele. Besyo’da okuyormuş, kick box’ta dünya ve avrupa çapında birincilik ve üçüncülükleri varmış. Ama bu dereceler için para ödülü falan vermemişler. “Sadece madalya” dedi. Bir de üniversiteye girmesine yardımcı olmuş sanırım o dereceler. Bir an sessizlik olunca “Ne açayım size?” diye sordu. “Hiç fark etmez” dedi Fatih. Arkadaş da Orhan Gencebay açtı. Araçların sigortalanmaması konusunda o da şikayetçiydi ama “Adrenalin ister misiniz? Hızlı süreyim mi?” demekten de geri durmuyordu. Yavaş kullanırsa sevineceğimi söyledim ama bastı da bastı.</p>
<p>4. Gün</p>
<p>Ayşegül ile yarısında çıkmak zorunda olduğumuzu bile bile Pomegranates and Myrrh’ı izlemeye gittik. Yarısında çıkacaktık çünkü Filistin’de Sinema Yapmak söyleşisine katılacaktık. Sonunu getiremeyeceğimizi bile bile gittik filme. Bahçelerine girdiği ve kendilerini rahatsız ettikleri için vurduğu İsrailli askerler tarafından tutuklanıp hapse atılan Filistinli bir adam ve onun ailesi etrafında dönüyordu film. Adam hapishanedeyken eşi dans hocasıyla yakınlaşır gibi oluyordu. Diğer taraftan adamı hapisten çıkartabilmek için bürokratik yollara falan başvuruyorlardı. Sonunun nereye varacağını merak ediyorduk, güzel de filmdi ama dediğim gibi çıkmak zorundaydık.</p>
<p>Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde gerçekleşti söyleşi. Bununla ilgili ayrıntılı bir yazı gireceğim sonra.</p>
<p>Paneli de yarıda bırakmak zorunda kaldık. Çünkü Kavşak’ın gösterimi vardı. Kavşak merak ettiğimiz ve izlemek istediğimiz bir filmdi. Oradaki herkesin izlemediği tek film oydu. Konuşmacılar seyircilerle soru-cevap kısmına geçmek üzereyken ayrıldık salondan.</p>
<p>Kavşak televizyon filmi/dizisi estetiğinde bir filmmiş gibi geldi bana. Oyunculukları iyi ama senaryonun bazı bölümleri -nasıl desem- yumuşaktı sanki. Karakterlerin çözüldüğü anlar mesela. Güven ile işkenceci polis karakterini bir parça anlayabiliyoruz belki ama Haydar ile Arzu’nun -özellikle Haydar’ın- vardığı nokta epey tutarsızdı. Ayrıca sürprizi olduğunu söyleyebileceğimiz şey ise filmin fragmanını izleyenler tarafından rahatça tahmin edilebilecek bir durum. Fragmanı izlemeyenler ise filmin daha yarısına bile gelmeden çözebilirler durumu. Bir de kesişen yollar hikayesi anlatması açısından Amores Perros ve Crash’e benzetenler, hattta hırsızlıkla suçlayanlar oldu filmi. Bana kalırsa alakası bile yoktu. Trafik kazası ve kesişen yollar teması bakımından Kavşak’ın sözü geçen filmlere benzemek gibi bir derdi yoktu. Daha başka bir şey anlatıyordu bu film.</p>
<p>Akşam yemeğinden sonra ortaklaşa yapacağımız bir şey yoktu. Filme gidecek olan birileri yoktu. Ben de tek başıma, bize en yakın olan sinemada Ulysse’s Gaze’yi izlemeye gittim. Aslında The Dust of Time gibi bir film izledikten sonra ikinci bir Angelopoulos filmi izlemek cesur bir karardı bu benim için. Geceyarısına kadar yapacak başka bir işim olmadığı için bu filme gittim. Salonun yarısı doluydu. Salonun yarısını dolduran o kitle de filmin daha yarısına bile gelmeden salonu terk ettiler. Ben de bir süre sonra uyuyakalmışım! Ürpererek uyandım, klimaları sonuna kadar açmışlar galiba. Üşüyorum ve filmden kopmuştum. Biraz daha bakındım ama iş işten geçmişti. Çıkıp otele döndüm ben de.</p>
<p>5. Gün</p>
<p>Lobide oturmuş bizi Metropol’e götürecek olan şoförün gelmesini bekliyorduk. Ben, Sezai Bey ve adını öğrenmeyerek büyük öküzlük ettiğim bir yapımcı ile <a href="http://www.tramvayduragi.com/orada/">Orada</a>’yı izlemeye gidecektik. Beklerken yapımcının görevlerine dair şeyler sordum kendilerine. Belli başlı konularda aydınlattılar beni, sağolsunlar.</p>
<p>Salona girip festival konukları için ayrılan sıraya oturduğumuzda boynunda basın kartı bulunan başka bir adamla selamlaştık. Günlerdir orada burada gördüğüm ama bir şekilde tanışma fırsatı bulamadığım birisiydi bu kişi. Öğrendik ki Orada filminin kompozitörüymüş! Filmin yönetmenlerinin burada olmadığını ama soracak bir şeyimiz olursa kendisine yöneltebileceğimizi, filme epey hakim olduğunu söyledi.</p>
<p>Ben çok beğendim Orada’yı. Hatta yarışma filmleri içerisinde en beğendiğim film oydu. Ödül çıkmayacağı belliydi ama çıksaydı çok mutlu olurdum. Dönüşte filmin kompozitörü ile aynı araçla Belediye Tiyatrosu’na gittik. Film için üç dvd dolusu müzik bestelediklerini ama filmin içeriği bakımından ekonomik davranarak sadece dört tanesini kullandıklarını söyledi. Bir de ilk filmini çeken yönetmenlerin sanki tek kurşunları varmış gibi anlatmak istedikleri her şeyi oraya sıkıştırdıklarını, böylece filmin bulamaca döndüğünü söyledi. “Ama Orada değil” dedi. Hak verdim adama, bence de değildi. Birbirlerinden yıllar önce kopmuş bir ailenin birbirleriyle hesaplaşmalarını anlatıyordu. Cenaze sahnesi gibi çok güzel bir bölümü vardı. Neyse. Dizilerde falan neden bu kadar çok müzik kullanıldığını falan anlattı abi bana. “Para vermeyiz ama müziği çok çalarız, teliften kazanırsın” falan diye anlaşma yapıyorlarmış, onun için dizilerde çok abanıyorlarmış müziğe.</p>
<p>Belediye Tiyatrosu’na gidene kadar konuştuk durduk böyle. İçeriye girince kaybettik birbirimizi. Epey kalabalıktı salon. Theo Angelopoulos Sineması adlı bir söyleşi vardı. On dakika geç kalmıştık ama yarım saat daha bekleyecektik. Arkalara doğru geçip oturdum. Kızın birisi festival görevlisi miyim diye sordu. Basından olduğumu söyledim. Kızla konuşurken Fatih geldi yanıma. Diğer yanıma oturdu ama kızla arama kara kedi gibi girdi. İletişemez oldum kızla. İkisine birden laf yetiştirmeye çalışırken alkışlar eşliğinde geldi Angelopoulos. “Yolda görsem memur sanarım bu adamı” dedi Fatih.</p>
<p>Aslı Selçuk ile Necati Sönmez Angelopoulos hakkında bir şeyler söylediler önce. Sonra Angelopoulos aldı sözü. Çevirmeni vardı yanında ama kadının öyle ağır bir Türkçesi vardı ki Angelopoulos filmleri gibiydi aynı! Slow motion konuşuyordu sanki. Ağzını bir açıyordu, kelimeler beş saniye sonra falan çıkıyordu. Yemin ederim on dakika bile dayanamadık bu duruma. Elimizdeki programa baktık. Az ilerideki Reşatbey’de Eggs vardı, oraya gittik bizde. Bent Hamer zaten O’Horten sebebiyle ilgi duyduğum ve diğer filmlerini izlemek istediğim bir yönetmendi. Koşarak gittim onun için. O’Horten’dan aşina olduğum farklı bir mizahı vardı Eggs’in de. Filme pek bir anlam yükleyemesem de sıkılmadığımı ve ilgiyle izlediğimi söyleyebilirim. Çıkışta otele dönüp dinlenmeye karar verdik. Akşama ödül töreni vardı.</p>
<p>Merkez Park Amfi Tiyatro’daydı ödül töreni. Servisle götürdüler bizi ama kaldığımız otele çok yakın bir yerdeydi. Sahneyi soldan görüyordu oturduğumuz yer. Girer girmez boş bulduğumuz ilk yere oturmuştuk. Emi yanımdaydı. Angelopoulos ile kısa bir söyleşi gerçekleştirmişti, onu anlatıyordu. Oldukça pesimist birisi olduğunu falan söylüyordu. Yaptığı sinema ve politikayla ilgili bir şeyler anlatmış sanırım bizimkine. “Politika yaptığı sinemayı etkilememeli. Birisi diğerini kötü anlamda etkilememeli” gibisinden bir şeyler diyordu Emi. Ona bakarken oturduğumuz sıranın yirmi koltuk kadar ilerisinde Semih Kaplanoğlu’nu gördüm. Lafını bitirdiği zaman onu işaret ettim Emi’ye. Bal’ı çok sevmişti Emi. Bal’ın yönetmeninin o adam olduğunu söyledim. “Söyleşi falan yapmak istersen git yanına, seni geri çevirmez bence” dedim. Sert bir mizacı olduğunu söyleyip söyleşi yapmak istemediğini belirtti. Zaten istese bile onun bulunduğu yere gitmesi biraz zor olurdu. Arada bir baktım o taraflara doğru. Kimseyle konuştuğunu görmedim Kaplanoğlu’nun. Bora Altaş yanında falan mı acaba diye de baktım ama kimse yoktu. Daha sonra Fatih de söyledi zaten. “Gelip oturduğu andan itibaren dikizledim adamı. Nejat İşler dışında bir Allah’ın kulu gitmedi lan yanına. Çok asosyal bir insan galiba” dedi.</p>
<p>Öykü Serter ile Oktay Kaynarca sahneye çıkıp ödülleri dağıtmaya başladılar. Önce Öğrenci Filmleri Yarışması’nın ödülleri dağıtıldı, sonra Akdeniz Filmleri Festivali’nin. Ardından Zuhal Olcay çıkıp mini bir konser verdi. Televizyon yayınına bağlanana kadar devam etti konser. Reklam aralarında yine çıkıp mutlu etti bizi Zuhal Olcay.</p>
<p>Ödül törenine geçilince bir heyecan kapladı içimi. Oturuşumuz düzelttim. Adaylardan birisi ben olsaydım nasıl hissederdim diye düşündüm. İsmim açıklansa ödülü almak için sahneye giderken kesin takılıp düşer, yuvarlanırım falan diye düşündüm.</p>
<p>Umut Kurt ile başladılar ödülleri dağıtmaya. İsmi açıklanınca bir çığlık yükseldi Kavşak ekibinin bulunduğu bölümden. Ayağa fırlayıp güle oynaya geldi sahneye. Oktay Kaynarca’nın da dediği gibi Umut’un hala umut veriyor olması bir garipti. Belki de Beynelmilel ve Güz Sancısı’nda gözardı edince daha fazla geciktirmeden ödüllendirmek istediler adamı. Gecikmiş bir hak edilen ödüldü, pek kimselerin itirazı olacağını düşünmüyorum. Ayrıca gerçekten çok iyiydi Kavşak’ta.</p>
<p>Peş peşe üç ödül geldi Beş Şehir’e. Kazananlardan sadece Beste Bereket oradaydı. Çok şaşırdı çok sevindi. Erkek oyuncu ödülünü Tansu Biçer’in kazanması beklenmiyordu sanırım, ama sevindim kendi adıma.</p>
<p>Kadın oyuncu ödülü Nergis Öztürk ile Sezin Akbaşoğulları arasında paylaştırıldı. Sahneye çıktıklarında tebrik ettiler birbirlerini. İkisi de konuşmak için öncelik tanıdılar birbirlerine. Başlayan Sezin oldu. Bu arada Nergis Öztürk’ün adı açıklandığında sağ çaprazımızda bulunan üç kişilik bir gruptan çığlıklar yükseldi. Bu grup Zeki Demirkubuz ve Semih Kaplanoğlu ile ilgili her anonsta çığırıp durdular. Kıskanmak, görüntü ve sanat yönetmeni ödüllerini kazandığında da çığırdılar.</p>
<p>Senaryo ödülü Onur Ünlü’ye gitti. Adamın filmlerinin farklı bir tadı olduğunu kabul ediyorum ama bu kadarını beklemiyordum. Beş Şehir sevemedim bir filmdi zaten. Öğrenci filmi amatörlüğünde bölümleri vardı. Senaryo gibi ciddi bir ödül için hafif bir filmmiş gibi geldi bana Beş Şehir. Senaryolarına ayar çeken Funda isimli birisine teşekkür etti Onur Ünlü.</p>
<p>Yönetmen ödülü Selim Demirdelen ile Levent Semerci arasında paylaştırıldı. Levent Semerci orada olmadığı için filmin yapımcılarından birisi çıktı sahneye. Selim Demirdelen tercihi çok şaşırttı beni. Nefes’i inatla izlemedim, onun hakkında bir şey diyemem ama Selim Demirdelen’e en iyi yönetmen ödülü verilince apıştım kaldım resmen! Jüri gözünde çok büyültmüş Kavşak’ı.</p>
<p>Siyad en iyi film ödülünü açıklamak için Atilla Dorsay çıktı sahneye. Zarfı açınca “Gerçekten beklenmiyordu. Ödülü kazanan film; Bal!” dedi. Az önce sözünü ettiğim üçlü tekrar çığırdı. Böyle bir ödülü Atilla Dorsay’ın elinden aldığı için onur duyduğunu falan söyledi Kaplanoğlu.</p>
<p>Seyirci ödülü Nefes’e gitti. Yönetmen ödülünü almak için sahneye çıkan yapımcı bu sefer filmin oyuncularından birisi ile geldi sahneye. Kısa bir konuşma yaptı çocuk. Nefes’in kendisi için özel bir film olduğunu söyledi. “Biz bu filmi çekmeye başladığımızda 17 yaşındaydım, şimdi 20 yaşındaydım” dedi.</p>
<p>Öyle bir kategori olmamasına rağmen özel olarak çocuk oyuncu ödülü vermek istediklerini söyledi jüri başkanı Işıl Özgentürk. Tahmin edildiği gibi Bora Altaş’a gitti ödül. Üçlüden yine bir çığırtı koptu. Semih Kaplanoğlu ödülü aldığında “Bize öğlen haber verildiğinde Bora’yı aradım. Memleketinde ceviz topluyordu. Uçakları denk getiremediğimiz için yetişemedi” falan dedi. İlk başta Semih Kaplanoğlu’nun burada pot kırdığını sanmıştım. Çünkü bildiğimiz kadarıyla ödüller önceden açıklanmıyor kazananlara. Fakat “Haber verildi” derken sözünü ettiği şey, özel bir ödül olduğu için, çocuk oyuncu ödülüydü sanırım. Yoksa tüm kazananlara önceden haber verildiyse Beste Bereket’e yalan söylemiş olmalılardı. Çok şaşırmıştı çünkü kadın!</p>
<p>Sahneden inerken durmadan çığıran şu üçlüye gülümseyerek baktı Semih Kaplanoğlu. Sonra en iyi film ödülü için tekrar adı anons edildi. Üçlü yine çığırdı.</p>
<p>Benim için bir ilkti 17. Adana Altın Koza Film Festivali. Baştan sona içinde bulunduğum ilk festivaldi. Ulusal basın adına orada bulunmanın da getirdiği bir takım ayrıcalıklar vardı elbette. Çok iyi karşıladılar, konakladılar ve yolcu ettiler bizleri. Kendi adıma epey memnun kaldığımı söyleyebilirim. Film programı -özellikle de yarışma filmleri- açısından pek heyecanlandırıcı bir tarafı yoktu işin aslı. Yine de bu konuda şikayeti olanlar Akdeniz filmleri ya da öğrenci filmlerini izlemeye gidebilirlerdi. Çoğu vizyondan kalkmış olsa da yarışma filmlerinin neredeyse hiçbirisini izlememiştim. İzleyebildiğim kadar çok film izlemeye çalıştım, yeni insanlarla tanıştım (bir kısmı basın gösterimlerinden aşina olduğum kişilerdi), haber yazıp gönderdim (ikisi de yayınlanmadı ama olsun). Daha önce tecrübe etmediğim bir olaydı, iyi ve faydalı oldu kendi adıma.</p>
<p>Festival olayından keyif alınca Altın Portakal’a da gönderebilirler mi beni diye sordum şefime. Bunun pek mümkün olmadığını, akreditasyon işlemleri için geç kaldığımızı söyledi. “Bursa İpek Yolu’nu bekle istersen”  dedi. Onu bekliyorum şimdi.</p>
<div class="shr-publisher-3170"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/amator-elestirmenin-17-adana-altin-koza-film-festivali-gunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>You Are a Good Man Charlie Brown</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/you-are-a-good-man-charlie-brown/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=you-are-a-good-man-charlie-brown</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/you-are-a-good-man-charlie-brown/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 20:42:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bizimkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2528</guid>
		<description><![CDATA[Charlie Brown: Çizgi karakter aleminin bahtsız bedevisi. Hain Lucy’nin tuttuğu topa bir türlü vuramayan, hoşlandığı Kızıl Saçlı Küçük Kız’a hiçbir zaman açılamayan, minikler baseball liginde sonunculuğa demir atmış takımın kaptanlığını üstlenen tombik suratlı anti kahraman. Ecnebilerin deyimiyle baştan ayağa “loser”. Ne arkadaş ortamında dikkat çekmesine neden olacak bir karizması var, ne de içini dökebileceği bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charlie-ve-snoopy2.jpg"><img class="aligncenter size-medium  wp-image-2532" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charlie-ve-snoopy2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charlie-ve-snoopy2.jpg"></a>Charlie Brown: Çizgi karakter aleminin bahtsız  bedevisi. Hain Lucy’nin tuttuğu topa bir türlü vuramayan, hoşlandığı Kızıl Saçlı Küçük  Kız’a hiçbir zaman açılamayan, minikler baseball liginde sonunculuğa demir  atmış takımın kaptanlığını üstlenen tombik suratlı anti kahraman. Ecnebilerin deyimiyle baştan ayağa “loser”. Ne arkadaş ortamında dikkat çekmesine  neden olacak bir karizması var, ne de içini dökebileceği bir kız arkadaşı.  Kafasında ikamet eden üç beş tane saç teliyle oynayamaz bile. “Tarama engelli”dir Charlie  Brown ve işin garibi babası bir berberdir. Charlie öyle şanssızdır ki günün  birinde kazandığı heceleme yarışmasının ödülü “Beş ücretsiz saç kesimine”  dönüştürülür. İyi de Charlie’nin kestireceği saçı yok ki! Charlie’nin başına gelen talihsizlikler saymakla bitmez. Cadılar Bayramı’nda arkadaşlarıyla  birlikte şeker toplamaya çıktığı bir akşam, herkesin torbasına çeşitli şeker ve çikolatalar atılırken, Charlie’ninkine hep taş denk gelir.</p>
<p>Daha önce sayı bile alamadıkları baseball  karşılaşmalarının birisinde kazanmaya çok yakındırlar. Vuruş sırası Charlie’dedir. Yerini alır,  vuruş için hazırlanır. Top gönderilir, Charlie’nin tüm gücüyle salladığı sopası, çarpıştığı topu metrelerce öteye fırlatır. Charlie şaşkındır.  Arkadaşlarının çığlıklarıyla beraber koşmaya başlar. Hiç susmayan iç sesiyle birlikte  sahayı dolaşmaya başlar. Her taşın üzerinden geçişinde de bir sonrakine gidip  gitmemek konusunda tereddüt eder. Son köşeyi de dönüp kaleye doğru tüm gücüyle koşturduğu sırada rakip takımın oyuncuları topu tutucuya gönderirler.  Böylece Charlie koşusunu tamamlayamadığı için sayı yapamaz. Yani maçı kıl payı kaybederler. Charlie olduğu yere yığılıp kalır. Arkadaşları destek olmak  yerine Charlie’yi aşağılarlar. Onun ağzından ise mottosu diyebileceğimiz şu  sözcükler dökülür: “Merhamet!”<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baseballcu-charlie.gif"><img class="aligncenter size-medium  wp-image-2533" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/baseballcu-charlie-234x300.gif" alt="" width="234" height="300" /></a></p>
<p>Platonik aşıktır Charlie. O kadar utangaç ve  çekingendir ki hiçbir zaman açılamaz. Kıyamet kopar da Charlie duygularını açıklayamaz. Gönlünü kaptırdığı Kızıl Saçlı Küçük Kız’ı (Little Red Haired Girl) güç  bela evinde vereceği partiye davet eder. Kızıl Saçlı Küçük Kız’a neler  söyleyeceğini kurgularken terasta uyuyakalır. Uyandığında da O’nun partiye geldiğini  fakat bir süre önce gittiğini öğrenir ve her zamanki gibi büyük bir hayal  kırıklığı yaşar. Kızıl Saçlı Küçük Kız’a açılmak için provalar yaptığı başka bir  zamanda ise cesaretini toplaması biraz uzun sürer. Buna bağlı olarak okul  otobüsünü kaçırır ve okula gidemez. O gün okulun son günüdür. Araya yaz tatili  girer. Charlie yine kıza açılamamıştır.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Little-Red-Haired-Girl1.jpg"><img class="aligncenter size-full  wp-image-2534" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Little-Red-Haired-Girl1.jpg" alt="" width="298" height="218" /></a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Little-Red-Haired-Girl2.jpg"><img class="aligncenter size-full  wp-image-2535" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Little-Red-Haired-Girl2.jpg" alt="" width="218" height="150" /></a></p>
<p>Charlie o kadar şanssızdır ki dayak yiyecek olsa  eşek sudan hiç gelmezdi. Charlie bir fil olsa küçük yaşta foseptik çukuruna düşerdi ve onu oradan çıkardıklarında üzerine sinen koku yüzünden annesi tarafından  evlatlıktan reddedilirdi. Charlie kelime olsa çok nadir kullanılırdı. Cümle olsa  noktası konmazdı. Zar olsa hep yek gelirdi. Sinema filmi olsa ikinci haftasında vizyondan kaldırılırdı.</p>
<p>Charlie Brown’la, daha doğrusu Charles Schultz  eseri olan Snoopy ile ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Fakat “Charlie Brown”  deyince “gup gup” diye yanan sobanın arkasına kıvrılmış Snoop’yi izleyen  görüntüm geliyor aklıma. Oya Küçümen’in seslendirdiği Charlie Brown siyah  zikzaklı sarı tişörtüyle beyaz camda boy gösteriyor ve benim içim ısınıyor. Linus,  “Lucy haklı. Tanıdığım tüm Charlie Brown’lar içinde en Charlie Brown olan  sensin” diyor ve benim yüzüme kamyon tekeri kadar kocaman bir gülücük  yerleşiyor.</p>
<p>Charles Schultz’un sade çizimleriyle yarattığı  dünya renkliydi. Karamsarından kurnazına, müzisyeninden pasaklısına,  “inek”inden safına her türlü karakter vardı Peanuts evreninde. Charlie Brown,  Snoopy, Lucy, Linus, Petty, Sally, Marcie, Schroeder, Pig-Pen, Woodstock… Hepsi ayrı kafadandı. Charlie Brown karamsar, şanssız, saftı. Kulübesinin üzerinde yatmasıyla ünlü Snoopy söz dinlemez, başına buyruk, hayalperestti.  Yaramazlık konusunda kendisinden pek de aşağı kalmayan Woodstock ile tozu dumana  katar, Red Baron ile kapıştığı hayallere dalar ve tarihi olaylara tanıklık  ederlerdi. Lucy kurnaz ve sinir bozucuydu. Aynı zamanda Charlie’nin baş belasıydı.  Mavi battaniyesinden ayrılmayan Linus, grubun diyalektiğe en yatkın ismi olsa  da Büyük Balkabağı’na, onu önümüzdeki Cadılar Bayramı’nda bahçelerine davet ettiğine dair mektup yazacak kadar saftı. Kafadan kontak Petty,  Charlie’ye Chuck diyen tek kişiydi ve ona alenen asılıyordu, ama Charlie oralı bile olmuyordu. Şirin mi şirin Sally, abisi ne kadar karamsarsa o kadar  pozitifti. Cadılar Bayramı’nı balkabağı tarlasında geçirecek kadar kesikti Linus’a.  Piyanist Schroeder grubun en karizmatik üyesiydi. Beethoven hayranıydı ve  Lucy’nin platonik aşkıydı. Lucy’nin de aşkı bir Peanuts klasiği olarak  karşılıksızdı.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/peanuts.jpg"><br />
</a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/peanuts2.png"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2540" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/peanuts2-300x224.png" alt="" width="300" height="224" /></a></p>
<p>Alman bir babayla Norveç asıllı bir annenin tek  çocuğu olarak dünyaya gelen Charles Monroe Schulz, ailesinin desteğiyle erken  yaşlarda çizmeye başlıyor. İlkokulda iki yarım dönem birden atlayan Schulz  utangaç ve çekingen tavırlarıyla dikkat çekiyor. Mesela kimse alınmasın diye  sevgililer gününde annesinin zoruyla herkese kart getiriyor. Fakat sınıfın önünde  onları kutuya atmaya utandığı için hepsini geri götürmek zorunda kalıyor. İki  yarım dönem birden atlamasıyla birlikte liseye yaşıtlarından önce başlıyor. Utangaçlığını hala üzerinden atamamış olan Schulz çizmeye devam ediyor. Ağırlıklı olarak köpek resimleri çiziyor ve kendisine hediye edilen  Spike isimli köpeğe çizimlerinde bolca yer veriyor. Çengelli iğne, traş bıçağı  gibi enteresan şeyler yediriyor Spike’ye. Ve bu çizimleri Barney Google’ın  Spurk Plug isimli köşesinde yayınlanıyor. Lisedeyken, o zamanlar &#8220;Federal Schools&#8221; olarak bilinen, sonraları &#8220;Art Instruction Schools&#8221; olarak anılan bir kuruma üye oluyor. Schulz’un çizimleri lise hayatının  bir bölümünde okul yıllığına kabul edilmiyor. Eğitim hayatından sonra orduya katılan Charles Schulz, İkinci Dünya Savaşı’nda yer alıyor. Askerden  döndükten sonra lise döneminde kayıt olduğu Art Instruction School’da öğretmenlik  yapmaya başlayan Schulz, burada Kızıl Saçlı Küçük Kız’ın ilham kaynağı olan  Donna Johnson’la tanışıyor. Ondan oldukça hoşlanan Schulz açılmaya fırsat  bulamadan, Donna başka birisiyle evlenmeye karar veriyor. Gördüğümüz gibi Schulz da Charlie gibi kızlar konusunda oldukça şanssızmış. Schulz eğitmenlik  yaptığı dönemde katolik bir dergiye de çizimleriyle katkıda bulunuyor. “Acaba  dergiyi bırakıp sadece eğitmenlik mi yapsam?” diye düşündüğü bir dönemde ilk  çizimleri 1947’yle 1950 arasında Li’l Folks’ta yayınlanıyor. Charlie Brown ismine  ise ilk kez Li’l Folks’ta yayınlanan çizimlerde rastlıyoruz. Burada bir de  Snoopy’ye benzeyen bir köpek var. 1948’de Saturday Evening Post’a yedi bölümlük  çizgi bant satmayı başaran Schulz’un işleri açılıyor. Li’l Folks’ta yayınlanan  en iyi çizimleri United Feature Syndicate’te yayınlanmaya başlıyor, köşenin  ismi de 2 Ekim 1950’de Peanuts (Fıstıklar) olarak değiştiriliyor. Söylentiye göre  Schulz ölümüne kadar bu isimden hiçbir zaman hazzetmiyor. Peanuts zamanının en popüler çizgi bantlarından birisi oluyor ve hemen herkes tarafından çok seviliyor. Spora düşkünlüğüyle tanınan Schulz zaman zaman  It’s Only a Game’e sporla ilgili çizimler de yapıyor. Fakat Peanuts’a daha  fazla vakit ayırabilmek için It’s Only a Game’i bırakmak zorunda kalıyor.  Charles Schulz, Peanuts’ta büyük ölçüde kendi yaşamından esinleniyor. Charlie  Brown ile kendi yaşamını karşılaştırırsak şu benzerliklere rastlıyoruz: Schulz’un  da köpeği vardı. Spike ismini verdiği köpeğin cinsi pointer,  Snoopy’ninkiyse beagle. Ayrıca Snoopy’nin bazı bölümlerde konuk olan abisinin ismi de  Spike. İkisinin de annesi ev hanımı, babası berber. Charlie de Schulz gibi  kızlar konusunda başarısız. Charlie’nin hiç sevgilisi olmadı. Schulz’un da  öğrencilik hayatı boyunca hiç sevgilisi olmamıştı. Charlie de Schulz gibi buz  pateninde çok iyiydi. Schulz buz sporlarını o kadar çok seviyordu ki ileriki  yaşlarında Redwood Empire Ice Arena adını verdiği bir buz pisti açıyor. Burada buz  hokeyi turnuvaları düzenliyor ve buz hokeyine katkılarından dolayı ödüller alıyor.  Peanuts ile Schulz arasındaki benzerliklere dönecek olursak Linus ve Sally, Schulz’un çok yakın  arkadaşlarıydı. Peppermint Patty ise anne tarafından Patricia Swanson adlı kuzeniydi.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charles-schulz.jpg"><img class="aligncenter size-medium  wp-image-2537" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charles-schulz-300x197.jpg" alt="" width="300" height="197" /></a></p>
<p>&#8220;Çocuklukta korku ve endişe yoktur&#8221; sözünün tam tersini savunan Schulz&#8217;un ufak karakterleri, yetişkinler  gibi sürekli anksiyete, sinir, umutsuzluk ve kendine güvensizlik yaşarlar.  Schulz’un dünyasında yetişkinlere yer yoktur. Çünkü onlar zaten büyümüş de  küçülmüş gibidirler. Snoopy’de yetişkinlerin yüzlerini hiç görmeyiz. Sadece  ayakları veya vücutlarının bazı uzuvları görünür. Sesleri ise hiç duyulmaz.  Nadiren konuştukları sırada sadece deforme olmuş sesler çıkartırlar.</p>
<p>Schulz&#8217;un karakterlerinin postmodern dünyasında kaybetme ve reddedilme sık rastlanan şeylerdir. Ama yine de  onlar için hayatın anlamı “ertesi günün daha iyi olacağını ümit ederek  uyumaktır.” Ertesi gün gerçekleşmeyen dilekleri, karşılıksız aşkları da beraberinde getirir. Fakat, yetişkinlerin tersine bu çocukların umutları hiçbir  zaman yok olmaz. Lucy, Schroeder&#8217;in aşkına karşılık vereceğine dair umudunu hiçbir  zaman yitirmez, Charlie Brown her baseball karşılaşmasında o özel son koşuyu  bu sefer gerçekleştireceğine emindir. Ve bunu sadece bir kez başarır. 1993’te  yayınlanan bir bölümde Schulz kazanmalarına izin verir. Bu Peanuts tarihinde bir  ilktir.</p>
<p>Charles Schulz’a geçirdiği kalp krizinden sonra yapılan tetkiklerde bağırsak kanseri teşhisi konuluyor. Kemoterapi  ve artık çok iyi görememesi nedeniyle 14 Aralık 1999’da emekli olduğunu  duyuran Schulz, “En başından beri daima 80 yaşıma kadar çizmeyi hayal etmiştim,  ama bu şans elimden alındı” diyor. 12 Şubat 2000’de hayata gözlerini yuman  Schulz’un insanlığa en büyük katkısı olan Peanuts karakterleri vasiyeti üzerine  başkası tarafından çizilmiyor. Vasiyetinde “Peanuts’taki karakterler  kalabildiğince özgün kalsın ve üzerlerine başka çizim yapılmasın” dediği belirtiliyor.  1984 yılında 75 dile çevrilip, yayınlanmakta olan 2000’den fazla gazeteye  satılarak Guinnes Rekorlar Kitabı’na giren Peanuts şimdilerde sadece Schulz’un  anısına saygı göstermek amacıyla noellerde yayınlanıyor.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/schulz-and-peanuts.jpg"><img class="aligncenter size-medium  wp-image-2536" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/schulz-and-peanuts-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /></a></p>
<p>Schulz’un vefatından bir süre sonra Abd’de yayınlanan “Schulz and Peanuts” adlı biyografi tartışmalara sebep  oluyor. Schulz, 78 yıllık hayatının anlatıldığı kitapta yalnız, mutsuz ve acı  çeken birisi olarak lanse ediliyor. Sanatçının eski eşi Jean Schulz, David Michaelis’in kitabının Schulz’un melankolik ruh halini haddinden fazla abarttığı yönünde açıklamalar yapıyor. Kitaba göre sanatçının annesini  20 yaşındayken kaybetmesi, babasının ise kriz döneminde evine para  götürmeye çalışan bir berber olması Schulz’u etkiliyor. Ayrıca Schulz’un  saçlarının babası tarafından gülünç bir hale sokulması, sürekli horlayan  babaannesiyle aynı odada uyuması, okuldaki serserilerden ödünün kopması ve kızlarla  bir türlü doğru düzgün iletişim kuramaması nedeniyle karamsar bir ruh haline  büründüğü kitabın diğer iddiaları arasında.</p>
<p>Schulz hakkında yayınlanan bir diğer kitap ise içerik açısından daha sevindirici ve dikkat çekici. 2009’un  Ekim’inde Andrews McMeel yayınevi tarafından Peanuts’ın 60. yılını kutlamak adına hazırladığı koleksiyon kitabında Schulz’un çizdiği bütün Peanuts  bantları bulunuyor. 544 sayfalık kitapta Schulz’dan alıntılar ve Peanuts bantları çizildikleri tarihlerle birlikte yer alıyor. 1950’ler, 1960’lar,  1970’ler, 1980’ler, 1990’lar ve 2000’ler olmak üzere altı bölümden oluşan kitapta  Pete Docter (Monsters Inc. ve UP! filmlerinin yönetmeni) tarafından yazılmış  bir önsöz, Jean Schulz tarafından yazılmış bir giriş yazısı bulunuyor.  İçerik açısından hayli zengin kitaptaki karikatürlere alt ve üst notlar  eklenmiş. Mesela Schulz, Charlie Brown’a  siyah zikzaklı sarı kazağı ilk kez 21 Aralık 1950’de giydirmiş.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charles-schulz2.jpg"><img class="aligncenter size-medium  wp-image-2539" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/charles-schulz2-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a></p>
<p>Charles Schulz telif hakları nedeniyle bugün en çok kazanan müteveffalardan birisi. Kazandığı para ise eşine, çocuklarına ve “Charles Schulz Müzesi ve Araştırma Merkezi”ne gidiyor.  Schulz “yattığı” yerden kazanmaya devam etsin, biz de Charlie  Brown’ın hayatın zorluklarıyla mücadele ettiği “Günde en az bir kere acı çekerim”  felsefesinin basitliği ve saflığıyla gülümsemeye.</p>
<div class="shr-publisher-2528"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/you-are-a-good-man-charlie-brown/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sonbaharda-sarhos-bir-kasaba/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sonbaharda-sarhos-bir-kasaba</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sonbaharda-sarhos-bir-kasaba/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 14:00:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2439</guid>
		<description><![CDATA[“Sayıklamalar” ve “İslenmiş Aşka Mektuplar” öykü kitaplarıyla tanınan Ferhat Uludere’nin “1001 Fıçı Bira”dan sonraki ikinci romanı “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”. Denize kıyısı bulunan bir sahil kasabasında yaşayan insanların dününü ve bugününü okuyoruz. Genci, yaşlısı, ölüsü, meftasıyla anason kokan bir kasaba burası. Bizzat belirtilen bir adı yok ama karakterlerin ettiği küfürlerden ve yazarından dolayı Trakya’da bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/sonbaharda-sarhoş-bir-kasaba..jpg"><img class="aligncenter  size-full wp-image-2440" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/sonbaharda-sarhoş-bir-kasaba..jpg" alt="" width="170" height="245" /></a><br />
“Sayıklamalar” ve “İslenmiş Aşka Mektuplar” öykü kitaplarıyla tanınan Ferhat Uludere’nin “1001 Fıçı Bira”dan sonraki ikinci romanı “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”. Denize kıyısı bulunan bir sahil kasabasında yaşayan insanların dününü ve bugününü okuyoruz. Genci, yaşlısı, ölüsü, meftasıyla anason kokan bir kasaba burası. Bizzat belirtilen bir adı yok ama karakterlerin ettiği küfürlerden ve yazarından dolayı Trakya’da bir yer olduğunu anlıyoruz burasının. Bir parça da olsa kendimizden bir şeyler bulabileceğimiz karakterler var. Köy/kasaba insanına has gerçekleştiği rivayet edilen gerçeküstü olaylar var.</p>
<p>Kel Tayfun var mesela. Çevresindekilerce daha saygın birisi olmak için bir takım girişimleri var. Kafka okumak istiyor ama Değişim’in Dönüşüm’ün farklı bir çevirisi olduğunu bilmiyor. Ya da şu yeni diye aldığı albümün zaten elinde olduğunu bilmiyor, farklı kapak tasarımlarına sahipler diye. Çevresindekilerce daha kabul edilebilir olmak için “entel” olmaya ya da öyleymiş gibi görünmeye çalışıyor. Fakat bir tarafı eksik ve büyük ihtimalle ömür boyu da öyle kalacak. Tavsiye edilenden başka kitap okumayacak, hava olsun diye Wagner dinleyecek ve meyhanesine gelen müşterilere hizmet etmeye devam edecek. Temelsiz zemine oturtmaya çalıştığı karizması sarsıldığında da “Aklına bir şey gelmesin” diye geçiştirecek karşısındakini.</p>
<p>Bir de Şaban var. Şaban’ın hikayesi bana kalırsa kitabın en iyi bölümüydü. Öyle güzel bir konusu vardı ve öylesine güzel anlatılmıştı ki okurken filmini bile çektim! Neyse, Şaban var. Kasabanın gençlerinden birisi. Herkesin lakabıyla anıldığı kasabanın tek lakapsızı. Pek arkadaşı yok. Hoşlanıp da açılamadığı kızlar var. On sekiz yaşında olmasına rağmen kasabanın meyhanesine alınmayan ender kişilerden. Aylaklıktan başka yapacak işi yok. Kasabaya bir gün sinema açılınca o da en yakın dostunu edinmiş oluyor: filmler! Elinde bir şarap şişesiyle en arkadaki yerini alıp önüne koyulan tüm filmleri izliyor. Ayrıca hala bir lakabı yok! Bir yerden sonra kendisini daha iyi anlayacaklarını ve bir şeyler başarabileceğini düşündüğü için kalkıp İstanbul’a geliyor. Tertemiz hayalleri var ama işler Şaban’ın düşündüğü gibi yürümüyor. Elden bir şey gelmeyince geldiği gibi tek bir poşetle geri dönüyor doğup büyüdüğü kasabaya.</p>
<p>Kıyıda köşede kalmış bir karakterin kimlik arayışının anlatıldığı bu bölümü çok sevdim. Evliliği dahil başına gelen birçok şey kendi seçimi değil. Sözünü geçirecek şekilde yüksek sesle bağıramıyor Şaban. Kim neyi uygun görürse onu giyiyor. Bir lakap edinse de beklediği gibi çevresindekilerce kabul görmüyor. Hatta kendisi rahatsız olmasa bile bir alay konusuna dönüşüyor bu lakap hadisesi. Biz de bu vesileyle insanı insan yapan şeylerin çeşitliliğini hatırlıyoruz. Kimlik tek başına pek bir şey ifade etmiyor, herhangi bir şeyin tek başına bir anlamının olmaması gibi.</p>
<p>Al Karısı, İdris Kaptan ve Feymece karakterlerinin ortaya çıktığı bölümler kitabın fantastik ve ürkütücü kısımlarını oluşturuyor. Zaten bu türden temaları seven birisiymiş yazar. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde öğrenciyken izledikleri “sanatsal” filmlerden gına gelmiş. O da çocukluğundan beri sevdiği korku türündeki filmlere tekrardan göz atmaya başlayınca “İşte budur!” demiş ve bir ferahlama hissetmiş.</p>
<p>Dramatik, masalsı, fantastik ve oldukça sinematografik bir roman Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba. Merkezinde Feryat ile Hazan’ın ilişkilerinin bulunuyor gibi göründüğü bir kasaba hikayesi. Çok karakterli yapısıyla kasaba insanının günlük yaşantısını ve içinde bulunduğu ruh halini gözler önüne seriyor. Abartı olur mu bilmem ama Nuri Bilge Ceylan’ın Taşra Üçlemesi’ni anımsattı bana bu kitap, ele aldığı birçok konuyla. Dolayısıyla Ferhat Uludere’nin de Nuri Bilge Ceylan’ın daha az tanınmış yazar versiyonu olduğunu/olabileceğini düşündüm.</p>
<div class="shr-publisher-2439"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sonbaharda-sarhos-bir-kasaba/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevmek de Yorulur</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sevmek-de-yorulur/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sevmek-de-yorulur</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sevmek-de-yorulur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 02:10:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Zarifoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sevmek de Yorulur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2047</guid>
		<description><![CDATA[Bir adam bir kadın var içimde iyice anladım Bana bunu sessizce anlatıyorlardı Bir yerde onların yönlerinden alımlı bir zarf katlanmıştı uzaktaki bulvarların geceye vurdukları çağırmasız kır günlerini zararsız akrepleri uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan bir sürü alışkanlıklar taşıyan insanlığımızı gülüşü yalnızlar çarşısında çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin başkası sevsin diye en seçkin yerine bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ACZ2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2059" title="ACZ" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ACZ2.jpg" alt="" width="340" height="226" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir adam bir kadın var içimde iyice anladım<br />
Bana bunu sessizce anlatıyorlardı<br />
Bir yerde onların yönlerinden<br />
alımlı bir zarf katlanmıştı uzaktaki<br />
bulvarların geceye vurdukları<br />
çağırmasız kır günlerini zararsız akrepleri<br />
uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan<br />
bir sürü alışkanlıklar taşıyan<br />
insanlığımızı gülüşü yalnızlar çarşısında<br />
çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin<br />
başkası sevsin diye en seçkin yerine<br />
bir şal gezdirirdi<br />
İnsanlığımıza bir şey getirirdi yalnızlarla</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir sen varsın hep saçların ağzın<br />
Bir merdiven hücresinde<br />
uzak çağrışımlarla koşardın ya bensem<br />
seni sonsuz gelişinle<br />
saçından tanıyor gülüşünden kaçıyor<br />
eğilip başını içlerimden geçtiğin zaman<br />
uzağa bir yolcuya karşı çıkar gibi<br />
Artık gecikmiş alışıldığım gidişinle<br />
davranılmaz üstünde durulmaz<br />
hiçbir tüfeğe gelmez bir kekliksem</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yüzün soygundan geçmiş öyle bir yerde<br />
durmuş ki bakışın boynun bozgun<br />
üstünden bir nehir geçer gibi<br />
ya gecedir ondan ya bulanık sudan<br />
bir hasta gibi ağrımaktasın</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gelişini aldım onu nasıl harcadım<br />
Denizden bunalıp okyanusa<br />
Selâm çakan vapurun<br />
Sevindik adımına birden parka çekildik<br />
Ve birden nasıl bayram bıyıklı<br />
Bir yaylım herkesin yaydığı bir merhabayla<br />
Eğip başını içlerimden gittiğin zaman<br />
Uzağa bir yolcuya çıkar gibi</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Selini üstüme çektin önce<br />
camdan bir mektup dolabının<br />
üstüste sayısız koridorunu yüzüme yakın<br />
başını duvara değdirmiş bir benzetişle<br />
josef ka benzeri bir bakışındı<br />
ya da konuşmayı kesip aman sen<br />
öyle bir gittin ki benimle</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Piknik beni sana verdi önce<br />
Gelişen güneş yalnızlıktan bir göze<br />
Eski ellerin<br />
Ve çağlarınla bir şeye uzanmış etin<br />
Ve hançerinle zamana saf durmuş<br />
Son gidişindir bu</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bunların hepsi beni çağırıyorlar sevinçlerimden<br />
Biri denizdir uzun boylu gürültüsüyle<br />
zaten hangisi kavak zürafası değil<br />
biri bütün yan odaları bekler<br />
kuşkulu geçer camlardan<br />
ve bırakır yerini bir koridor bekçisine</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Haydi sen bütün onlara git benimle<br />
Son sigaramdın<br />
Gidişin antinikotin<br />
Birden bir şey mutlu eşit piyano çalıyor<br />
Elleri iki çeşit durgun<br />
Gerçi çıkmıyor gelenlerin karanlığa duranların<br />
Suya inen sesleri</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tam şimdi denizinle<br />
bir çakıl taşına yaklaşıyor<br />
kuma çok yakın bütün kesitlerinle<br />
bakıyor ve bunalıyorsun</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tam şimdi ipe koşan<br />
beni elleriyle alkışlayan<br />
ağrıyan bir gün geliyor</strong></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: right;"><strong><em>Cahit Zarifoğlu</em></strong></p>
<div class="shr-publisher-2047"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sevmek-de-yorulur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pembe Mendilli Kıza Şiir</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/pembe-mendilli-kiza-siir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=pembe-mendilli-kiza-siir</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/pembe-mendilli-kiza-siir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Apr 2010 11:18:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Vesaire]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit KÜlebi]]></category>
		<category><![CDATA[Pembe Mendilli Kıza Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1849</guid>
		<description><![CDATA[Metin Akdemir Rüştü Onur&#8217;u anımsatınca, benim de aklıma bir başka şey düştü. Kimi çevrelerde efsane olmuş bir şiir. Cahit Külebi&#8217;nin &#8220;seni, geceyi ve bulutları seviyorum&#8221; dizesiyle başlayan, hiçbir kitabına dahil etmediği, neden etmediğini kendisinin de  bilmediği Pembe Mendilli Kıza Şiir&#8217;ini bir bilen, izine rastlayan vardır belki diye haber salayım istedim buradan. Öyle, &#8220;Tüm Şiirleri&#8221; diye iddialı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Cahit Külebi" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Cahit-Külebi-300x253.jpg" alt="" width="300" height="253" /></p>
<p style="text-align: left;">Metin Akdemir Rüştü Onur&#8217;u anımsatınca, benim de aklıma bir başka şey düştü. Kimi çevrelerde efsane olmuş bir şiir.</p>
<p>Cahit Külebi&#8217;nin &#8220;<em>seni, geceyi ve bulutları seviyorum</em>&#8221; dizesiyle başlayan, hiçbir kitabına dahil etmediği, neden etmediğini kendisinin de  bilmediği Pembe Mendilli Kıza Şiir&#8217;ini bir bilen, izine rastlayan vardır belki diye haber salayım istedim buradan.</p>
<p>Öyle, &#8220;Tüm Şiirleri&#8221; diye iddialı iddialı konuşup bir de toplama kitap basan yayınevleri de duysunlar sesimi.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Cahit-Külebi.jpg"></a></p>
<div class="shr-publisher-1849"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/pembe-mendilli-kiza-siir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/17-uluslararasi-istanbul-tiyatro-festivali/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=17-uluslararasi-istanbul-tiyatro-festivali</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/17-uluslararasi-istanbul-tiyatro-festivali/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Mar 2010 10:19:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Festivali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1679</guid>
		<description><![CDATA[17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali 10Mayıs/10Haziran 2010 Festival biletleri 3 Nisan Cumartesi gününden itibaren satışta! Festival programı için tıklayın 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali programında yurtdışından 9 tiyatro ve dans topluluğu ile Türkiye&#8217;den seyirciyle ilk kez buluşacak 30&#8242;a yakın oyun, dans, performans ve özel gösteriler yer alıyor. Festival kapsamında, 18 farklı mekânda sahnelenecek 90 gösterinin yanı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tiyatro_festivali.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-1678" style="margin: 5px;" title="tiyatro_festivali" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tiyatro_festivali.gif" alt="" hspace="5" vspace="5" width="300" height="350" align="left" /></a><strong>17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali</strong><br />
10Mayıs/10Haziran 2010</p>
<p>Festival biletleri 3 Nisan Cumartesi gününden itibaren satışta!<br />
<strong><a href="http://www.iksv.org/tiyatro/program.asp" target="_blank">Festival programı için tıklayın</a></strong></p>
<p>17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali programında yurtdışından 9 tiyatro ve dans topluluğu ile Türkiye&#8217;den seyirciyle ilk kez buluşacak 30&#8242;a yakın oyun, dans, performans ve özel gösteriler yer alıyor. Festival kapsamında, 18 farklı mekânda sahnelenecek 90 gösterinin yanı sıra ünlü konukların katılacağı söyleşi ve atölye çalışmaları da gerçekleşecek.</p>
<p><strong>Festival, 10 Mayıs Pazartesi akşamı Hekate&#8217;nin Şarkısı ile açılacak </strong></p>
<p>17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, 10 Mayıs Pazartesi akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu&#8217;nda düzenlenen Açılış Töreni&#8217;nin ardından Krater Yapım&#8217;ın Hekate&#8217;nin Şarkısı başlıklı oyunu ile başlıyor. Selim Atakan&#8217;ın Shakespeare&#8217;in metin ve şiirleri üzerine yaptığı bestelerden oluşan bu müzikli gösteriyi Engin Alkan yönetiyor ve üç kadın &#8216;şarkıcı-oyuncu&#8217; ve bir erkek &#8216;dansçı oyuncu&#8217; dizeleri yorumluyorlar. Talat S. Halman, Sabahattin Eyüboğlu ve Can Yücel çevirileriyle zenginleşen yapımda zamanlardan herhangi bir zamanda ve belirsiz bir yerde Selim Atakan&#8217;ın müzikleri aracılığıyla adaletsizlikler, haksızlıklar sorgulanıyor. Hekate&#8217;nin Şarkısı, 28 ve 29 Mayıs günleri saat 20.30&#8242;da BANVİT sponsorluğunda Caddebostan Kültür Merkezi&#8217;nde tekrar seyirciyle buluşacak.</p>
<p><strong>Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülleri bu yıl iki önemli sanatçıya sunulacak </strong></p>
<p>Bu yıl İstanbul Tiyatrosu Onur Ödülleri Türk tiyatrosuna yıllardır oyuncu, yönetmen, eğitimci olarak yaptığı değerli katkılardan dolayı Erol Keskin ve de dünya tiyatrosunun yakından tanıdığı Japon yönetmen, eğitimci, yazar Tadashi Suzuki&#8217;ye verilecek. Erol Keskin&#8217;e ödülü, İstanbul Tiyatro Festivali&#8217;nin 10 Mayıs Pazartesi akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu&#8217;nda gerçekleşecek Açılış Töreni&#8217;nde takdim edilecek. Japon yönetmen Tadashi Suzuki ise ödülünü 26 Mayıs Çarşamba günü saat 20.30&#8242;da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi&#8217;nde sahneleyeceği &#8220;Elektra&#8221; adlı oyunundan önce alacak.</p>
<p>İyi seyirler.</p>
<p><em>Kaynak : </em><a href="http://www.iksv.org/tiyatro/tiyatro.asp?cid=81"><em>http://www.iksv.org/tiyatro/tiyatro.asp?cid=81</em></a></p>
<div class="shr-publisher-1679"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/17-uluslararasi-istanbul-tiyatro-festivali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya Tiyatro Günü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/dunya-tiyatro-gunu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dunya-tiyatro-gunu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/dunya-tiyatro-gunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2010 10:34:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuzhan BAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Tiyatro Günü]]></category>
		<category><![CDATA[International Theatre Institute]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Tiyatrolar Birliği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1662</guid>
		<description><![CDATA[Bugün Dünya Tiyatro Günü 1961’de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theatre Institute) tarafından, her yıl 27 Mart günü dünya çapında tiyatro grupları tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak kutlanmaktadır. Kutlama kapsamında, Türkiye genelinde 112 oyun bugüne özel ücretsiz olarak sahnelenecek. Bu kapsamda ben de, bu akşam Genco Erkal&#8217; ın uyarladığı, yönettiği ve oynadığı &#8220;İnsanlarım&#8221; adlı 1 perdelik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/dunyatiyatrogunu.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1663" style="margin: 5px;" title="dunyatiyatrogunu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/dunyatiyatrogunu.jpg" alt="" width="292" height="273" /></a><strong>Bugün Dünya Tiyatro Günü</strong></p>
<p>1961’de Uluslararası Tiyatrolar Birliği (International Theatre Institute) tarafından, her yıl 27 Mart günü dünya çapında tiyatro grupları tarafından Dünya Tiyatro Günü olarak kutlanmaktadır.</p>
<p>Kutlama kapsamında, Türkiye genelinde 112 oyun bugüne özel ücretsiz olarak sahnelenecek. Bu kapsamda ben de, bu akşam Genco Erkal&#8217; ın uyarladığı, yönettiği ve oynadığı &#8220;İnsanlarım&#8221; adlı 1 perdelik dram oyununa ücretsiz gideceğim.</p>
<p>Tüm tiyatroların, tiyatro emekçilerinin ve tiyatro severlerinin Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun.</p>
<p>Bu gün ücretsiz sahnelenecek bir oyunu mutlaka izleyin.<br />
<strong>İyi seyirler. </strong></p>
<div class="shr-publisher-1662"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/dunya-tiyatro-gunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sukai kurora (The Sky Crawlers)</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sukai-kurora-the-sky-crawlers/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sukai-kurora-the-sky-crawlers</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sukai-kurora-the-sky-crawlers/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 15:43:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[!f istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[japonya]]></category>
		<category><![CDATA[mamoru oshii]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=212</guid>
		<description><![CDATA[!f İstanbul&#8217;un Hit Filmler bölümünde gösterilen, 2008 yapımı Mamoru Oshii filmi. Yuichi, yeni bir hava üssüne terfi etmiş başarılı bir savaş pilotudur. Tayin olduğu yerde kendisinden başka üç pilot daha vardır. Komutan olan bayanı da sayarsak dört ederler. Yuichi’nin üsse gelir gelmez sorduğu ilk şey kullanacağı uçağın kendisinden önceki pilotudur. Çünkü gelenekler gereği uçak değişimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm; margin-right: 0cm; margin-bottom: 0pt; margin-left: 0cm; text-align: left;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">!f İstanbul&#8217;un Hit Filmler bölümünde gösterilen, 2008 yapımı Mamoru Oshii filmi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Yuichi, yeni bir hava üssüne terfi etmiş başarılı bir savaş pilotudur.<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Tayin olduğu yerde kendisinden başka üç pilot daha vardır. Komutan olan bayanı da sayarsak dört ederler. Yuichi’nin üsse gelir gelmez sorduğu ilk şey kullanacağı uçağın kendisinden önceki pilotudur. Çünkü gelenekler gereği uçak değişimi yapan pilotlar birbirleriyle tanışırlarmış. Oradaki teknisyenler uçağın eski pilotuna ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler olduğunu söylerler. Net bir cevabı ancak komutandan alabileceğini de eklerler. Komutan Kusanagi ise önceki pilota ne olduğunun kimseyi ilgilendirmediğini, bunun pilotların işleriyle bir ilgisinin olmadığını söyler. Yuichi’nin oda arkadaşı da ortalıklarda eski pilotu Kusanagi’nin öldürdüğüne dair bir rivayetin döndüğünü söyler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Hava üssündeki tüm pilotlar ve çalışan teknisyenlerin tamamına yakını Kildren’dir. Kildren’ler hava çatışmalarında başlarına bir şey gelmedikçe ölmeyen, yaşlanmayan, sürekli ergenliklerinin son zamanlarında yaşayan gençler gibi görüntüleri olan farklı bir ırktır. Yaptıkları şeyleri pek sorgulamazlar. Tek yaptıkları iş de savaş pilotluğudur. Boşta kalan zamanlarında da bira içerler, yemeklerini çok beğendikleri lokantada vakit geçirirler ve eskort kızlarla takılırlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Film boyunca bizim gördüğümüz iki takım vardır: Birisini bizim Kildrenler oluşturmaktadır. Diğer takım hakkında pek bir bilgi verilmiyor. Onlar hakkında öğrendiğimiz tek şey as pilotlarının “The Teacher” isimli birisi olduğudur. Bu iki takım sürekli savaşmaktadır. Bu savaşları Avrupa medyası başta olmaz üzere tüm dünya yakından takip etmektedir. İki takımın ortak amacı diğer insanların şiddet görme ihtiyaçlarını, arzularını karşılamaktır. Böylece dünyadaki diğer insanlar savaşlardan uzak durmaktadırlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Bir gün rakip takım Kildrenlerin üssüne baskın yapar ve Kildrenler birkaç günlerini komşu üslerden birinde geçirmek zorunda kalır. Yuichi burada kendisine yakın davranan bayan bir pilotla tanışır (O da Kildren’dir.) Pilotun ırkını sorgulayan cinsten bir şey olması Yuichi’nin ilgisini çekse de gönlü Kusanagi’ye çoktan meyletmeye başlamıştır bile.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Böyle dedim ama aşk meşk olaylarıyla pek fazla ilgilenmiyor film. Varoluşsal bir metni olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ama ben bunu pek açamam. En başta Yuichi’nin kullandığı uçağın eski pilotu hakkında ortaya bir gizem atılıyor ve yönetmen bu konuyu açıklığa kavuşturacak şeyleri büyük lokmalar olarak perdenin sağına soluna serpiştiriyor. Öyle ki dikkatli bir izleyici filmin gideceği noktayı, en azından beklenen sürpriz finali ilk yarım saat içerisinde rahatlıkla tahmin edebilir. Ben o büyük lokmaları toplamaya çalışırken satır aralarını okuyamamış olabilirim. Belki gözüme sokulan sahneler olmuştur ama ben yine de anlayamamışımdır. Fakat filmdeki karakterler varoluşlarını apaçık bir biçimde sadece son on dakikada sorgulamaya başlıyorlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Komşu üssün ası olan bayan pilotun Yuichi’nin odasına gelip yaptığı o kısa sayılamayacak konuşma sırasında hem Kildrenlerin ırkının, hem de filmin sürpzini öğreniyoruz. Perdenin sağına soluna bırakılan büyük lokmaları toplarken filmin çarpıcı bir finalle son bulacağını beklerken yönetmenin bizi The Usual Suspects’teki veya The Sixth Sense’deki gibi bir finalle uğurlamayı planlamadığını fark ediyoruz. Diğer yandan bunu filmin doruk noktasının zayıflığı olarak görebilmek de mümkün. Veya biz içinde gizem olan ve sürekli sağ gösteren şeylerin sonunda sol vuracağını bilir hale gelmişizdir. “Sürpriz finalden hiç etkilenmedim be abi!” desem yalan olur. Fakat yine de bunu dağıttığı büyük lokmalarla değil de, illa bir örnekle açıklamam gerekirse, Maquinista, El’deki gibi kıyıya köşeye yerleştirdikleri ufak şeyleri “hoppalaa” diye çıkartıp yapsalarmış fazladan bir yıldızı hak ederlermiş.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Irkının tam olarak nasıl bir “şey” olduğunu öğrenen Yuichi, ancak ondan sonra “Aynı yoldan yürüdüğün halde farklı şeyler görebilirsin. Her gün aynı yoldan yürüyor olsan da yaşamaya değmez mi?” gibilerinden şeyler sormaya başlıyor kendisine. Ondan öncesine ise monotonluk, kabul edilmişlik ve boşluk duygusu hâkim. Filmin en iyi yanı da yaratmış olduğu bu atmosfer. Öyle ki kadrajda beş kişiden fazlasının göründüğü sahneler bile çok az. Misafir olarak kaldıkları üssün bulunduğu şehre çıktıklarında da karşılarına neredeyse hiçbir “kimse” çıkmıyor. Ayrıca öyle müzikler döşemişler ki bunun perdede yarattığı etki üç beş kat artıyor (Hatta birileri filmin soundtrack’ini eline geçirip bizlerle paylaşırsa bolca hayır duamızı alır.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Bayan pilotun yaptığı konuşmadan olayı çözemeyenlerin olduğunu sanmıyorum ama varsa bile jenerik yazılarının bitişini bekleselerdi keşke. Koskoca Beyoğlu Emek’te jenerik yazılarının sonuna kadar kalan kişi sayısı dörttü. Jenerik yazılarından sonra, son bir sahne daha geliyordu. Hoştu ama sürprizi zaten öğrendiğimiz için pek bir anlam ifade etmiyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;">Ağırlıklı olarak olumsuz şeylerden bahsetsem de bir festival kapsamında izlemiş olduğum ilk film olması sebebiyle hayatımda ayrı bir yeri olacaktır The Sky Crawlers’ın. Aslında filmden keyif aldım ama bu anlattıklarım kafama takıldı. Filmi bir daha izleyip daha iyi sindirmek isterim. Fakat ülkemizde gösterime girer mi, öyle veya böyle elimize geçer mi, bilmiyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: small; font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<div class="shr-publisher-212"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sukai-kurora-the-sky-crawlers/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

