<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Haftanın Filmi</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/sinema/haftanin-filmi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1 / Twilight Saga: Breaking Dawn Part 1</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/alacakaranlik-efsanesi-safak-vakti-bolum-1-twilight-saga-breaking-down-part-1/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=alacakaranlik-efsanesi-safak-vakti-bolum-1-twilight-saga-breaking-down-part-1</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/alacakaranlik-efsanesi-safak-vakti-bolum-1-twilight-saga-breaking-down-part-1/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Nov 2011 21:13:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Buse Fazlıoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1 / Twilight Saga: Breaking Down Part 1]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=7152</guid>
		<description><![CDATA[Nihayet 18 Kasım geldi, gösterim tarihinden 3 hafta kadar önce internette bilet satışlarını kontrol etmeye başladığımız film vizyona girdi. Hiç abartısız haftalardır, aylardır değil; yıllardır beklediğimiz an. Peki değdi mi? Kesinlikle evet! Serinin 4. kitabının ilk bölümünü ele alan bu film, ilk ikiye girer benim sıralamamda. Tabi ki olaylar kitaptaki kadar detaylı anlatılmamıştı. Ancak kitapta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Alacakaranlik-Efsanesi-Safak-Vakti-B%C3%B6l%C3%BCm-1-the-Twilight-Saga-Breaking-Dawn-Part-1.jpg"><img class="size-medium wp-image-7158 aligncenter" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Alacakaranlik-Efsanesi-Safak-Vakti-B%C3%B6l%C3%BCm-1-the-Twilight-Saga-Breaking-Dawn-Part-1-300x238.jpg" alt="" width="300" height="238" /></a></p>
<p>Nihayet 18 Kasım geldi, gösterim tarihinden 3 hafta kadar önce internette bilet satışlarını kontrol etmeye başladığımız film vizyona girdi. Hiç abartısız haftalardır, aylardır değil; yıllardır beklediğimiz an. Peki değdi mi? Kesinlikle evet! Serinin 4. kitabının ilk bölümünü ele alan bu film, ilk ikiye girer benim sıralamamda. Tabi ki olaylar kitaptaki kadar detaylı anlatılmamıştı. Ancak kitapta üzerine basarak söylenen cümleler filmde de yer alıyordu. Eğer kitapların sadık okuyucularından değilseniz bu tür ayrıntıları fark etmeniz mümkün değil. Ama bu ayrıntılar bir eksikliğe de sebep olmayacak cinsten.</p>
<p>Özet geçmek gerekirse: <strong>Bella ve Edward evlendi, (Bella vampire dönüşmemişken) balayına çıktılar, Bella hamile kaldı ve bu durum ona sağlık açısından çok zarar verdi, doğum gerçekleşti; ancak Bella ölümün eşiğine kadar geldi. Jacob, sürü lideri Sam&#8217;e meydan okudu, vampirler ve kurtlar topluluğunda hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı çok büyük karışıklıklar meydana geldi.</strong></p>
<p>Aslında özet genişletilebilir; ama film hakkında daha fazla tüyo vermek istemiyorum. Kitabı okumanız bu konuda size yardımcı olacaktır. Zaten bu seri için filmden önce kitabı okumak bence daha iyi. Kitapta okuduklarınızın filmde nasıl aktarılacağı konusunda beklentileriniz oluyor, böylece işin heyecanı kaçmamış oluyor.</p>
<p>İkinci filmden itibaren ön plana çıkan Jacob (Taylor Lautner) bu filmde de kendini gösterdi. Kurt sürüsünün arasında yaşanan gerginlikler -belki de baş kaldırmalar desem daha doğru olacak- çok can alıcı sahneler oluşturmuştu. Ama şunu belirtmeliyim ki tüm bu vampir-kurt adam serilerinin içinde tartışmasız en kalitelisi olan Alacakaranlık Efsanesi&#8217;nde bile çok dandik sahneler olabiliyor. İlk filmde vampirlerin hızlı koşma sahnelerinde uğradığımız hüsranı bu filmde daha çok yaşıyoruz. Öte yandan -özellikle kurtlar üzerine kurulu sahnelerde- grafiklerin birçoğu iyiydi. Bu filmde serinin diğer filmlerine göre kan ögesi daha fazla yer alıyordu. Bu konuda hassasiyeti olan kişiler bazı sahnelerde gerçekten zor anlar yaşayabilirler.</p>
<p>Film ilk bölüm ile ikinci bölüm arasında geçis sahnesi olacak çok iyi bir sahnede bitti. Ancak film bitti diye kocaman salondan çoğunluk çıktığında -bitiş müzikleri çalmış, film ekibinin isimleri geçmişti ki- filmden bir iki dakikalık bir parça daha gösterildi. Üstelik bu sahne fragmanda da yer alıyordu. <strong>Bu sebepten dolayı ışıklar yandığında salondan hemen ayrılmamanızı öneririm. </strong>Filmin yaş sınırının biraz daha üstte tutulmasının da daha doğru olacağı kanısındayım.</p>
<p>Sonuç olarak eğer seriyi hayranlıkla veya öylesine takip eden biriyseniz filmi izlemek bir zevk olacaktır. İyi seyirler&#8230;</p>
<div class="shr-publisher-7152"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/alacakaranlik-efsanesi-safak-vakti-bolum-1-twilight-saga-breaking-down-part-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Contagion</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/contagion/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=contagion</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/contagion/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Oct 2011 10:26:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Contagion 2011]]></category>
		<category><![CDATA[Filmekimi]]></category>
		<category><![CDATA[Filmekimi 2011]]></category>
		<category><![CDATA[Gwyneth Paltrow]]></category>
		<category><![CDATA[jude law]]></category>
		<category><![CDATA[Kate Winslet]]></category>
		<category><![CDATA[Laurence Fishburne]]></category>
		<category><![CDATA[matt damon]]></category>
		<category><![CDATA[Steven Soderbergh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6946</guid>
		<description><![CDATA[İddialı bir kadroya sahip olmasından dolayı merak ettiğim Contagion’u, Filmekimi’nde izleme şansı buldum. Festival sonrasında “Salgın” ismiyle Türkiye’de de gösterime girecek olan film hakkındaki görüşlerim pek olumlu değil. Adından da anlaşılacağı üzere bir salgını konu ediyor. Domuz ve yarasa/kuş griplerinin karışımı olan bir virüsün hızla yayılması ve milyonlarca insanı ölüme sürüklemesini farklı bir şekilde anlatmayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Contagion2011.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6947" title="Contagion2011" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Contagion2011.jpg" alt="" width="480" height="319" /></a></p>
<p>İddialı bir kadroya sahip olmasından dolayı merak ettiğim Contagion’u, Filmekimi’nde izleme şansı buldum. Festival sonrasında “Salgın” ismiyle Türkiye’de de gösterime girecek olan film hakkındaki görüşlerim pek olumlu değil.</p>
<p>Adından da anlaşılacağı üzere bir salgını konu ediyor. Domuz ve yarasa/kuş griplerinin karışımı olan bir virüsün hızla yayılması ve milyonlarca insanı ölüme sürüklemesini farklı bir şekilde anlatmayı deniyor ama bana göre pek başarılı olamıyor. Nedenleri sıralayacağım ama bundan sonrasını okuyacakları “filmin önemli sayılabilecek gelişmelerini çekinmeden yazacağım konusunda” bilgilendirmeliyim.</p>
<p>Özgün bir fikir yok ortada, daha önce de salgın konulu filmler izledik ve önümüzdeki dönemde de izleyeceğiz. Pek de parlak olmayan bu hastalık/salgın fikrinin işlenmesi aşamasında da film başarılı değil. Yani o virüsler hep mutasyona uğrayıp gelişiyor ama bu konuyu işleyen filmlerde aynı gelişmeyi göremiyorum! Görsel açıdan son derece başarısız, türünden beklenmeyecek kadar temposuz bir yapım. Ayrıca derdini anlatmasına hiçbir şekilde yardımcı olmayan “kötü” bir müzik sürekli tempo dengeleyici olarak kullanılmış. Muhtemelen hikâye anlatımında daha stabil ve düzenli bir güzergâh izleme derdindeydi yönetmen ama bu durum da temposuz ve başladığı yeri unutan bir anlatıma götürmüş. Kaosun içerisinde bir ipi takip eder gibi sessizce konusunu işleyip diğer yandan karakterlerini de büyüterek farklı bir film yapabilirdi ama o zaman bu filmden bahsetmiyor olurdum.</p>
<p>Bir yandan farklı olmayı denerken diğer yandan bu filmlerin ana klişelerini çekinmeden kullanmasını anlayamadım. Ben artık boş süpermarket görüntüleri, yağmalar, “yardım edin” diye sağlıklı insana el atan “yarı-zombi” hastalar görmek istemiyorum bu filmlerde. “Bunları anlatmanın değişik bir yolunu bulan var mı acaba?” sorusuyla izliyorum ama maalesef hep aynı görüntüler, aynı sahneler.</p>
<p>Virüsün yayılmasından daha önemli sorunlar olduğu filmde kısa bir süreyle vurgulanıyor. Ancak insanları korkuya ve dehşete sürükleyen “az-biraz şeytan” kılıklı basın tarafının sadece bir blogger olması da anlatımdaki farklılaşma çabasının basit örneklerinden. Dünyada 26 milyonun üzerinde insan ölüyor ve bu konuda bilgi kirliliği yaratan, halkı bir şekilde yönlendiren Jude Law’ın canlandırdığı haberci/blogger Alan Kromwiede oluyor! Sanırım senarist son zamanlarda Twitter/Facebook/Bloglar üzerinden insanların yönlendirilmesini ilk olarak kullanan olmak istedi. İlk olma riskini aldığından “olmamış” dediğimde çok üzülmez sanırım.</p>
<p>Amerikalıların aşıyı bulup dünyayı kurtardığı filmlerden birisi olan Contagion’da tarif etmekte zorlandığım garip bir mantık aslında baştan sona devam ediyor. Dünya tarihinin en büyük salgını olurken salgın görevlilerinden birisinin diğerine “sen hiç yas tutan bir adama eşinin ölmeden önce onu aldattığını söyledin mi?” gibi ipe sapa gelmez çıkışlar yapmasını benim aklım almıyor. İnsanlar ölürken en önemli konunun yine aldatma-aldatılma olması artık gülme isteği uyandırıyor.</p>
<p>Tanıtımında “Nothing spreads like fear – Hiçbir şey korku gibi yayılmaz” cümlesini kullanan film maalesef o korkuyu izleyicisine yayamıyor. Steven Soderbergh ile aram zaten iyi değildi, iyice bozuldu. Gösterime girdiğinde gidecektim, Filmekimi ile önceden izledim ve daha az para verdiğime sevindim.</p>
<div class="shr-publisher-6946"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/contagion/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Zamanlar Anadolu’da</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bir-zamanlar-anadolu%e2%80%99da/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-zamanlar-anadolu%25e2%2580%2599da</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bir-zamanlar-anadolu%e2%80%99da/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Sep 2011 01:55:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ömer Osmanoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Zamanlar Anadolu'da]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6837</guid>
		<description><![CDATA[Nuri Bilge Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da” gibi gösterişli bir ad verdiği son filminde Orta Anadolu’daki bir kasabada işlenen bir cinayete ve olay örgüsüne dahil edilen karakterlerin yaşamlarına odaklanıyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Bir-Zamanlar-Anadoluda1.jpg"><img class="size-full wp-image-6838 aligncenter" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Bir-Zamanlar-Anadoluda1.jpg" alt="" width="160" height="213" /></a></p>
<p style="text-align: left">Nuri Bilge Ceylan “<strong>Bir Zamanlar Anadolu’da</strong>” gibi gösterişli bir isim verdiği son filminde Orta Anadolu’daki bir kasabada işlenen bir cinayete ve olay örgüsüne dahil edilen karakterlerin yaşamlarına odaklanıyor. İzleyicilerini fazlasıyla beklentiye sokan <strong>Bir Zamanlar Anadolu’da</strong> yönetmenin önceki çalışmalarında kurduğu dil ve varlık dünyasını büyük ölçüde sürdüren tipik bir NBC filmi. Görüntüye dayalı sinema tekniğinde ısrar eden NBC olup biteni açıklamada ve doğa-insan ilişkisini kurmada diyaloglardan ziyade harekete ve davranışlara önem vermeye devam ediyor.</p>
<p style="text-align: left">Senaryosu NBC, Ebru Ceylan ve Ercan Kesal tarafından kaleme alınan filmin konusu kısaca şöyle özetlenebilir: İki kardeş yakın arkadaşları olan oto tamircisini öldürerek bir tarlaya gömerler. Savcı, polisler, jandarma, doktor ve diğer görevliler katili (Fırat Tanış) ve kardeşini de yanlarına alarak cesedin gömüldüğü yeri bulmak üzere sabaha kadar sürecek olan bir aramaya girişirler. Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan) başarısız, beceriksiz, otoritesini kaybetmiş, yorgun ve özürlü çocuğu nedeniyle biraz da ezik bir adamdır ve hayatından bıkmıştır. Savcı Nusret (Taner Birsel) dalgındır ve geçmişinde bir ölüm saklıdır. Sıradan bir kaçamağını öğrenen karısı, çocuklarının doğumundan birkaç gün sonra gizemli bir şekilde hayatına son vermiştir. Karısının ölümünün ağırlığını sırtında taşıyan fakat bu ağırlığı dilediğinde usulca yere bırakan savcı üzerlerinde çalıştıkları cinayet vakasının seyrinde de hayatının geride kalan kısmında olduğu gibi genel olarak izleyici yeri geldiğinde ise sadece görevini yapan biridir. Çocuksuz bir dul olan doktor Cemal (Muhammet Uzuner) ise boşanma sonrası ara dönemi yaşamaktadır. Büyükşehirden Anadolu’nun bu ücra kasabasına sığınmış bir hali vardır doktorun. Ardında bıraktığı evlilik onu da diğerleri gibi dalgın yapmıştır ve aslında hepsi bundan ibarettir. Doktorun gerçekçiliği ve bazı olaylar karşısındaki kayıtsızlığı da dikkat çekicidir. Ekipteki jandarma, kasabanın yerlisi olan şoför Arap Ali (A. Mümtaz Taylan), köy muhtarı (Ercan Kesal) ve diğer görevliler ise bu sıradanlığın içinde, her şeyin uzağında yaşamaktadırlar. Kendi küçük dertleriyle ve içine saklandıkları dar alanlarda hareket etmektedirler.</p>
<p>NBC&#8217;nin diğer filmlerinde olduğu gibi bu son filminde de Amerikan sinemasında alışık olduğumuz o bildik “kahramanlar”ı göremeyiz; bir şeyleri başaran, idealleri olan, umut aşılayan ya da “olumlu” anlamda örnek alınabilecek karakterler mevcut değildir. NBC&#8217;nin karakterleri daha ziyade umudunu yitirmiş, büyük fotoğrafın dışında kalarak önemsizleşmiş, terk edilmiş, dalgın, suskun, kederli, boş bakan ve keyifsiz insanlardır. <strong>Uzak&#8217;</strong>ta yabancılaşan ve anlamsızlaşan insana gözlerini çeviren NBC, <strong>Üç Maymun</strong>’da kötülüğe karşı tepkisiz, onu bizzat yapan ya da içselleştirmeye çoktan teşne olmuş, gerçeği ört bas eden/bozan, gizleyen, tepkisiz ve durgun bireyleri anlatır. <strong>Bir zamanlar Anadolu’da</strong> ise işini iyi yapamayan, kaçamak davranan, başarısız, öz güven sorunu yaşayan, ölüm karşısında bile duyarsız bireylere odaklanır. Bireyler ideallerinden uzaklaşmıştır, dillerde kesik cümleler vardır ve bir şeyler sürekli yanlış gitmektedir fakat hakikatin ne olduğu belirsizdir, bir küskünlük vardır fakat yönü şaşırmıştır, bir kötülük vardır fakat kaynağı müphemdir..</p>
<p>Öyküye geri dönelim: Cinayet anı izleyiciye gösterilmez fakat öncesinde üç arkadaşın akşam sofrasında sohbet edip demlendiklerini görürüz. Sıradan bir kasaba akşamıdır ve bu cinayet dışında kalan her şey tam da olması gerektiği gibidir. Dışarıda gök gürültüsünden, geçip giden kamyonlardan ve köpek havlamalarından başka bir yoktur. Film çilingir sofrasındaki üç arkadaşın neşeli sohbetiyle başlar ve sonradan başarısız olduğu anlaşılan polis sorgusunun akabinde söz konusu ekibin sabaha karşı bir tarlada gömülmüş cesedi bulup çıkarmalarına kadar sürer ve hastanedeki otopsiyle birlikte sonra erer. Cinayet, ceset, ölüm, otopsi.. tüm bu süreç bir yandan bürokratik gereklilik mucibince tutanaklara kaydedilir.</p>
<p>Bu sıradan hikayedeki karakterler aslında vuku bulan gelişmeler kadar belirsizdir. Sıradan ve sıkıcı bir gecede ortaya çıkan ve yine sıradan bir günün sabahında çözüme kavuşan bir olaylar zinciri söz konusudur. Yaşanan şeyin olağan üstü hiçbir yanı yoktur. Güzellik ve ölüm bile bu sıradanlığın şartlarına tabidir. Tüm bu olup bitenler ve bu belirsiz karakterler aradan yüz yıl geçse bile sadece birkaç kişinin hatırlayacağı, kimsenin üzerinde önemle durmayacağı küçük ayrıntılardan ibarettir. Bu kasaba, işlenen cinayet ve buradaki insanlar bir gün gelip unutulacak ve dünyanın geri kalanı onları bilip tanımaya bile değer bulmayacaktır. Zamanla izler silinecek, ölüler de unutulacaktır.</p>
<p>Bu unutulmuş ve dalgın insanlar gibidir biraz da NBC&#8217;nin Anadolusu&#8230; Mezarlıkların, izbe hastane koridorlarının, soluk fotoğrafların, köpek ulumalarının, karakollardaki karanlığın, sararmış otopsi raporlarının ve tren istasyonlarında biriken kimsesizliğin coğrafyasıdır bu topraklar. Akşamüzeri patlayan hüzünlü yağmurlar vardır sadece, iç burkan yollar, rüzgarda titreyen otlar, karanlığı delen otomobil farları, yol kenarındaki çeşmeler.. Suskun adamların ve gaz lambasında görülen güzel yüzlü kızların yurdudur Anadolu, hepsi bu. Orada, kocası öldürülmüş bir kadının çamurlu bir yoldan yürüyüp kayboluşuna boş gözlerle bakan, yüzüne kan sıçramış adamlar yaşamaktadır.</p>
<p><strong>Koza</strong>, <strong>Kasaba, Mayıs Sıkıntısı</strong>, <strong>Uzak</strong>, <strong>İklimler</strong> ve <strong>Üç Maymun</strong> ile Türk sinemasında belirleyici bir unsur haline gelen, Avrupa ve dünya sinemasında ismi bilinen bir yönetmen olarak Nuri Bilge Ceylan kasaba insanının dünyasını, kasaba-kent gerilimini, sıradan insanların küçük dünyalarını, modern insanın yalnızlaşmasını ve yabancılaşmasını anlatan bir dil kurma yolunda yürümeye devam ediyor. “Büyüyen fotoğraf ile birlikte küçülen sosyoloji”yi irdeleyen NBC sineması, öykülerin ve karakterlerin içini doldurmada bilinçli bir tercihin ürünü olarak <em>belirsizlik</em> ile hayal ettiğiyle ortaya koymaya çalıştığı şey arasındaki <em>boşluğun</em> sebep olduğu başarısız bir sinema dili arasında gidip geliyor. <strong>Üç Maymun</strong>la birlikte senaryo, kurgu ve görsellik arasında bir denge bulmuş gibi görünen NBC, <strong>Bir Zamanlar Anadolu’da</strong> ile ulaştığı seviyenin gerisine düşmüş diyebiliriz.</p>
<p>Filmi izleyip bitirdikten sonra aklımda ilk beliren düşünce şu oldu: Kentli küçük insanın sorunlarına, yalnızlaşmasına ve giderek yabancılaşmasına temas etmede başarılı gözüken NBC aynı şeyi kasaba insanına yaparken ağır kalıyor. <strong>Uzak</strong> ve <strong>Üç Maymun</strong>’da kasabadan kente göçen ve giderek yabancılaşan ve tepkisizleşen (sağırlık, suskunluk, körlük) kentli insanın <strong>&#8220;Bir Zamanlar Anadolu’da</strong>&#8220;da kasabaya sığındığını ve <strong>Mayıs Sıkıntısı</strong>’ndan bu yana çürümeye yüz tutan kasaba insanıyla kurduğu ilişki biçimlerini görüyoruz. NBC burada, kentin kasabaya püskürttüğü ve çok az kimsenin önemsediği bu dalgın, önemsiz ve başarısız insanların kasabanın sıradanlığında akıp giden yaşamlarından bir kesit sunuyor.</p>
<p>Yaklaşık iki asırdan bu yana modernleşmeyle gelenek arasında sıkışıp kalan bu coğrafyadaki yaşam edebiyat, felsefe, sosyoloji ve sinemanın ana temalarından birisi olmuştur. İnsan varoluşundaki derin parçalanma ve ikilemler hakkında “küçülen sosyoloji”nin hakiki teşhisler yapmasını beklemek beyhude. Diğer yandan gerçeklik ile sahte, olgu ile imaj ve insan ile hakikat arasında açılan makasın modern insan tarafından nasıl dengeleneceği de şimdilik meçhul. Lakin özellikle NBC bağlamında söylersek, görüntü (fotoğraf) hala sosyolojiden daha baskın durumda. Onda, fotoğrafın büyürken sosyolojinin küçüldüğünü görmek zor değil. NBC&#8217;nin, <strong>Uzak</strong>’ta sosyolojiden ziyade fotoğrafı büyütürken <strong>Üç Maymun</strong>’la sosyolojiyi yeniden derinleştirmeyi denediğini ve bunu kısmen başardığını söyleyebiliriz. <strong>Bir Zamanlar Anadolu’da</strong> ise NBC açısından bir denge arayışı gibi gözüküyor. Her ne kadar mevcut gerçekliğin belirsizliğine işaret etmede NBC’nin sosyoloji ile fotoğraf arasındaki dengeyi metodolojik olarak kurduğunu kabul etsek de önemsizleşmenin, yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın ontolojik sebeplerine işaret etmede başarısız olduğunu ileri sürebiliriz.</p>
<div class="shr-publisher-6837"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bir-zamanlar-anadolu%e2%80%99da/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jodaeiye Nader az Simin</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/jodaeiye-nader-az-simin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=jodaeiye-nader-az-simin</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/jodaeiye-nader-az-simin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 07:18:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Asghar Farhadi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Ayrılık]]></category>
		<category><![CDATA[Jodaeiye Nader az Simin]]></category>
		<category><![CDATA[Leila Hatami]]></category>
		<category><![CDATA[Peyman Moaadi]]></category>
		<category><![CDATA[Sareh Bayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6335</guid>
		<description><![CDATA[Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir. Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nin en iyi filmlerinden biriydi Türkçe adıyla &#8220;Bir Ayrılık&#8221;. Berlin’de kazandığı “En iyi film”, “En iyi kadın oyuncu” , “En iyi erkek oyuncu” ödüllerini sonuna kadar hak eden bir film. Nader ve Simin kızları Termeh’e iyi bir gelecek verebilmek için yurtdışına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><em><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Jodaeiye-Nader-az-Simin1.jpg"><img class="size-medium wp-image-6338 aligncenter" title="Jodaeiye-Nader-az-Simin" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Jodaeiye-Nader-az-Simin1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></em></p>
<p><em>Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.</em></p>
<p>Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nin en iyi filmlerinden biriydi Türkçe adıyla &#8220;Bir Ayrılık&#8221;. Berlin’de kazandığı “En iyi film”, “En iyi kadın oyuncu” , “En iyi erkek oyuncu” ödüllerini sonuna kadar hak eden bir film.</p>
<p>Nader ve Simin kızları Termeh’e iyi bir gelecek verebilmek için yurtdışına gitmek isteyen bir çifttir. Ancak Nader’in babasının Alzheimer hastası olması hayallerinden vazgeçmelerine neden olur. Simin bu durumu kabul edemez ve evden ayrılır. Termeh ise annesinin eve dönmesini sağlayacağını düşünerek babasıyla kalır. Nader, babasına bakması için eve hamile bir kadın olan Raziye’yi alır. Raziye kocasından gizli çalışmaktadır. Nader bir gün eve geldiğinde babasını yatağa bağlanmış halde yalnız bulur. Raziye ve Nader arasında çıkacak kavga mahkemede çözülebilecekmiş gibi görünmesine rağmen hiç de öyle basit olmadığı anlaşılır.</p>
<p>Yönetmen Asghar Farhadi’nin başarısı da tam bu olaydan sonra ortaya çıkıyor. O kadar incelikle yazılmış bir senaryoya sahip bir film ki bu. Mahkemedeki her soruyla film zenginleşiyor, katman katman açılır hale geliyor. İzleyici elindeki bilgilerle kendine bir gerçek oluşturmaya uğraşıyor. Ama gerçeği bildiğimizi sanmamızın ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu düşünüyoruz her yalan, her sır ortaya döküldüğünde. Gerçeğin dahi bir öneminin kalmadığını anlayıp susuyor, bazen yine de bilmek istiyoruz. Filmin sonu da bizimle bir bilgiyi paylaşmıyor. Hatta her filmden sonra hemen salondan çıkan izleyici, bu filmden sonra kalkamıyor ve jeneriğin bitmesini bile bir umutla bekliyor, belki bir sorunun cevabını daha öğrenebiliriz diye. Ama yönetmen bizim her şeyi bilme isteğimizin anlamsızlığını yüzümüze vuruyor filminin sonuyla. Film boyunca bildiklerimizle hiçbir şey yapamadığımızı hatırlatıp neredeyse bilme isteğimizle dalga geçerek bitiriyor filmini. Geriye yönetmenin üçüncü sayfa haberi gibi görünen bir olaydan, aile, kadın sorunları, sınıf farkı, İran üzerine söylemeyi başardığı çarpıcı sözler kalıyor. Filmden sonra hala “ama şöyle olsaydı” gibi cümleler kuruyoruz, anlamsızlığını bile bile, illa çözme inadımızla, biraz da izleyici olarak bize bahşedildiğini düşündüğümüz yargıç koltuğunun kibirine kapılarak.</p>
<p>Filmi yeniden izleme şansı bulamadan gösterime girmesine sevinerek yazdım. Hep tekrarlıyorum böyle iyi filmler gösterim şansı bulamıyor pek, hele ki temmuz ayında. Hemen gidip izlemeli. Tekrar izlediğimde ekleyecek şeyler bulacağıma eminim.</p>
<div class="shr-publisher-6335"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/jodaeiye-nader-az-simin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Way Back</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/the-way-back/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=the-way-back</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/the-way-back/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2011 05:41:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Colin Farrell]]></category>
		<category><![CDATA[Dragos Bucur]]></category>
		<category><![CDATA[Ed Harris]]></category>
		<category><![CDATA[Jim Sturgess]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Peter Weir]]></category>
		<category><![CDATA[Saoirse Ronan]]></category>
		<category><![CDATA[The Way Back]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6242</guid>
		<description><![CDATA[Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir. Sovyet Rusya’ya bağlı Sibirya çalışma kampından kaçan altı esirden üçünün 4000 mil yürüyerek Hindistan’a varmalarının gerçeğe dayanan öyküsünü anlatıyor Peter Weir. Filmin hemen başında bu üç kişiden bahsedildiği için yolda verilen kayıplar, ayrılan yollar filmin sürprizi değil. Film, Janusz’un (Jim Sturgess) karısının, işkence sonucu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/the-way-back.jpg"><img class="size-full wp-image-6243 aligncenter" title="the-way-back" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/the-way-back.jpg" alt="" width="342" height="191" /></a></p>
<p><em>Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.</em></p>
<p><em></em>Sovyet Rusya’ya bağlı Sibirya çalışma kampından kaçan altı esirden üçünün 4000 mil yürüyerek Hindistan’a varmalarının gerçeğe dayanan öyküsünü anlatıyor Peter Weir. Filmin hemen başında bu üç kişiden bahsedildiği için yolda verilen kayıplar, ayrılan yollar filmin sürprizi değil. Film, Janusz’un (Jim Sturgess) karısının, işkence sonucu kocasının casus olduğunu itiraf etmesiyle başlıyor. Janusz, çalışma kampına getirildiği andan itibaren de kaçış planları yapıyor. Karısını, yaşayacağını düşündüğü vicdan azabından kurtarmak gibi bir gerekçeyle de bu konuda oldukça hırslı ve yol gösterici davranıyor. Sonuçta çölleri, dağları aşarak yıllar sonra evine dönüyor.</p>
<p>Film, Janusz’un hikâyesini merkeze alıyor gibi görünse de aslında pek öyle değil. Yola çıkıldıktan sonra her karaktere eşit mesafeyle yaklaşıyor yönetmen, sadece biz Janusz&#8217;u önceden tanır gibi olduğumuzdan gözümüz onun üzerinde oluyor. Janusz dışında kimsenin hikâyesini pek bildiğimiz yok, birinin resim çizdiği, diğerinin hırsız olduğu, bir diğerinin birini öldürdüğü ya da muhasebeci olduğu gibi bilgileri, yolda aralarına katılan Irena (Saoirse Ronan) adlı genç kızın varlığı sayesinde bir parça öğreniyoruz. Ama yönetmenin onların kim olduklarıyla çok da ilgilenmediğini düşünüyoruz, karakterler birbirlerinin milliyetlerine takılarak konuşsalar da film için asıl önemli olan, onların hayatta kalmaya çalışan insanlar olmaları. Filmin antikomünist bir söylemi de var tabi. Yıkılan bir Budist tapınağının görüldüğü, komünistlerin kiliseleri nasıl yaktıklarının anlatıldığı anlarda bu söylem iyice güçleniyor. Ama bir yandan da filmin kendi gerçekliği içinde onların antikomünist olmalarından daha doğal bir şey olmadığını da düşünüyoruz.</p>
<p>Sonuçta film, yer yer macera filmi klişelerine başvuruyor, yer yer de onlarla alay ediyor gibi. Ama bir yerden sonra yönetmen karakterlerine duygusal yaklaşıyor, bu duygusallık da filmin klişelere başvurmasına neden oluyor. Bunlar bir yana, senaryo kurgusunda bir hata olduğu hissi de uyandırmıyor değil. Yolculuğun başı oldukça uzun tutulurken sonu hemen bitiveriyor, bu haliyle izleyicide kar nedeniyle çok zorlu geçeceği söylenen Himalayalar yolculuğunun, en kolay kısım olduğunu da düşündürüyor.</p>
<div class="shr-publisher-6242"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/the-way-back/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Made in Dagenham</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/made-in-dagenham/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=made-in-dagenham</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/made-in-dagenham/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2011 12:41:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Kadının Fendi]]></category>
		<category><![CDATA[Nigel Cole]]></category>
		<category><![CDATA[Sally Hawkins]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6246</guid>
		<description><![CDATA[1968 yılında Ford&#8217;un İngiltere&#8217;deki Dagenham fabrikasında çalışan kadınlar, vasıfsız işçi muamelesi görmeye karşı ayaklanır ve erkeklerle eşit ücret talebiyle greve giderler. Yürüttükleri kararlı mücadele sonunda da kademeli olarak eşit ücret almaya hak kazanırlar. Elbette bu süreçte aileleriyle sorunlar yaşayacak, kadınların hak talep etmelerine alışık olunmayan bir yerde, zamanda yaşadıklarından isteklerini kabul ettirmekte zorlanacaklardır. Yine de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/madeindagenham.jpg"></a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/kadının-fendi.jpg"><img class="size-full wp-image-6250 aligncenter" title="kadının fendi" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/kadının-fendi.jpg" alt="" width="320" height="240" /></a><br />
1968 yılında Ford&#8217;un İngiltere&#8217;deki Dagenham fabrikasında çalışan kadınlar, vasıfsız işçi muamelesi görmeye karşı ayaklanır ve erkeklerle eşit ücret talebiyle greve giderler. Yürüttükleri kararlı mücadele sonunda da kademeli olarak eşit ücret almaya hak kazanırlar. Elbette bu süreçte aileleriyle sorunlar yaşayacak, kadınların hak talep etmelerine alışık olunmayan bir yerde, zamanda yaşadıklarından isteklerini kabul ettirmekte zorlanacaklardır. Yine de bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar &#8220;pembe&#8221; bir şekilde sonlanacaktır mücadeleleri.</p>
<p>Hamile kadınların karınlarının tekmelendiği, eylemlerdeki kadınların arkasından “kadın mı kız mı bilmiyorum” gibi sözlerin sarf edildiği, kadınlar gününde kadınların coplandığı bir ülkede yaşadığımızdan kadınların haklarını güle oynaya talep etmeleri ve sonunda kazanmaları bize fantastik bir film hikâyesi gibi görünebilir, görünüyor da. Bu nedenle filmi alaycı bir gülümsemeyle izlerken yakalayabiliriz kendimizi, Rita’nın (Sally Hawkins) önderlik ettiği bu eğlenceli, renkli kadın grubunun ne olursa olsun neşelerinden ödün vermeyen halleri bizim anlayabileceğimizden çok çok uzak çünkü. Yine de zaman zaman alaycı da olsa gülümsesek ve hiçbir mücadelenin böyle ufak tefek bedellerle atlatılamayacağını bilsek de eğlenebiliriz tabi filmde -filmin  politik yanının olmamasına hiç aldırmazsak.</p>
<p>Nigel Cole’u Calendar Girls (Takvim Kızları) filmiyle tanımıştık. Kadınlar üzerine hikâyeler anlatmaya ve bütün cinsiyetçi tuzaklara düşerek ilerlemeye devam ediyor. Bir hak mücadelesi filmini bile tarihsel ve politik gerçekliğinden soyutlayarak içi boş bir seyirlik haline getirebiliyor ya tebrik ediyoruz kendisini. Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali&#8217;nde gösterilen Made in Dagenham, &#8220;Kadının Fendi&#8221; adıyla gösterimde.</p>
<div class="shr-publisher-6246"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/made-in-dagenham/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bizim Büyük Çaresizliğimiz</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bizim-buyuk-caresizligimiz-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bizim-buyuk-caresizligimiz-2</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bizim-buyuk-caresizligimiz-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Apr 2011 06:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[30. Uluslararası İstanbul Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Bıçakçı]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Al]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Sayın]]></category>
		<category><![CDATA[İlker Aksum]]></category>
		<category><![CDATA[Seyfi Teoman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5534</guid>
		<description><![CDATA[Tramvay Durağı’nı takip edenler Barış Bıçakçı kitaplarının bizim başucu kitaplarımız olduğunu çoktan öğrenmiştir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ise bunların içinde en özelidir. Bunu burada birçok kez ifade ettik, ama her fırsatta hep aynı coşkuyla tekrar tekrar da söyleriz. Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini izlemek için gün sayıyordum, çünkü okuduğumdan beri aklımda bir film vardı kitaba dair. Kitabı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Bizim-Büyük-Çaresizliğimiz.jpg"><img class="size-medium wp-image-5535 aligncenter" title="Bizim-Büyük-Çaresizliğimiz" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Bizim-Büyük-Çaresizliğimiz-300x163.jpg" alt="" width="300" height="163" /></a></p>
<p>Tramvay Durağı’nı takip edenler Barış Bıçakçı kitaplarının bizim başucu kitaplarımız olduğunu çoktan öğrenmiştir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ise bunların içinde en özelidir. Bunu burada birçok kez ifade ettik, ama her fırsatta hep aynı coşkuyla tekrar tekrar da söyleriz.</p>
<p>Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini izlemek için gün sayıyordum, çünkü okuduğumdan beri aklımda bir film vardı kitaba dair. Kitabı birçok defa okuduğum için de aklımdaki filmi tekrar tekrar çekip izlemiş sayılırdım. Bu nedenle Seyfi Teoman’ın filmini merak ediyor, ama benim filmime yakın olmazsa diye de korkuyordum. Senaryodaki Barış Bıçakçı imzası rahatlatıcıydı, ancak Berlin’den gelen -filmi anlamayan bir yerden yapılan- yorumlar kafa karıştırıcıydı. Nihayet uzun bir süre bekledikten sonra filmi festival sayesinde gösterim tarihinden bir gün önce izleme şansını yakalayabildim. Filmden önce son dakika bileti bulabilmek için Atlas Pasajı’ndan dışarı taşan kalabalık, filmi merak eden pek çok insanı birarada görmek açısından sevindiriciydi.</p>
<p>Öncelikle ben Seyfi Teoman’ın filmini beğendim. Olabildiğince önyargısız, kitabı bir yana bırakıp izlemeye çalışsam da bunu çok başarabildiğimi söyleyemem, “ama Ender burda böyle demiyordu ki” dediğim de oldu, karakterlerin sessizliklerini kitaptan cümlelerle tamamladığım da. Bir şeyi daha anladım ki ben kendi filmimi düşünürken sinemanın bu kadar sözü kaldıramayacağı gerçeğini bir yana bırakıp hep Barış Bıçakçı’nın cümlelerini, sözcüklerini düşünmüşüm. Sanırım hiçbir şeyi dışarıda bırakamazdım. Ama işte bu bir film ve kitaptan pek çok şey de bu filmde yok, Ender ve Çetin’in çocukluk dönemleri yok, Eşref-i Mahlukat’ın muhteşem kahramanı Eşref Bey yok, elbette “psikoloji dönem ödevi”ni filme dönüştürmenin yolu yok, çetinikisalakenderdört demenin de&#8230; Bütün bu yokluklara rağmen önemli bir şey var filmde;  kitabın ruhu  korunmuş, Ender ve Çetin’in aralarındaki özel bağ iyi anlatılmış. Açıkçası Fatih Al’ı Çetin rolünde başarılı bulurken filmden önce düşündüğümün aksine İlker Aksum beni Ender olarak pek ikna edemedi, fazla kırılgan oynadığını, aslında Ender’i fazla oynadığını düşündüm. Filmin başında “acaba iki arkadaş arasındaki o muhteşem uyumu ıskalayacaklar mı bu yüzden mi anlamadı insanlar bu ilişkiyi” diye endişelendim, bir soğukluk var gibi de geldi başlarda, ama ne zaman bakışlarla anlaşmaya başladı Ender ve Çetin içim rahatladı.</p>
<p>Bu bir uyarlama belki, ama sonuçta bir film. Üstelik kitaptan çıkarılan ve filme eklenen her şeyde kitabın yazarının imzası, onayı var. Filmden sonra Seyfi Teoman’ın da kitap ve film arasındaki farklara dair soru soran izleyicilere verdiği cevap hep, “kitabın yazarının filme katkıları, eklenen sahneleri de Barış Bıçakçı’nın yazdığı” oldu. Seyfi Teoman’ın sinema dilindeki, üslubundaki değişiklikler de böylesi bir öyküye uymuş ve iyi bir film çekmiş Teoman. Bende bir kahve yapıp güneşli bir günde pencere kenarına oturup kitabı tekrar okuma isteği uyandırdı, hep bu kitabı okurken yaptığım gibi de bitirmeden kalkmadan (Ender kızabilirdi belki böyle yutarcasına okumaya). Nihal’in başucunda duran Tante Rosa da “hayatının bir evresinde, saç okşamanın karmaşık bir eylem olduğunu düşünmüş müydü” diye düşünerek de koltuğumdan kalkardım. Peki bu bir film yazısı mı oldu şimdi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="shr-publisher-5534"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bizim-buyuk-caresizligimiz-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Press</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/press/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=press</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/press/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Mar 2011 10:40:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[Aram Dildar]]></category>
		<category><![CDATA[Asiye Dinçsoy]]></category>
		<category><![CDATA[Engin Emre Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat Altay]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Press]]></category>
		<category><![CDATA[Sedat Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgin Cengiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5174</guid>
		<description><![CDATA[Film, Türkiye’nin karanlık yıllarından doksanların başında Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır şubesinde yaşananları anlatıyor. Haber yapmanın, gazete dağıtmanın çok zor olduğu bu zamanlarda mücadele etmek de gereklidir. Film, öyküsünün merkezine bu koşullara rağmen gazeteci olmak isteyen Fırat’ı yerleştiriyor. Fırat gazetedeki her işi yapan bir çocuktur. Bütün baskılara rağmen hiç durmadan çalışır, kaset çözer, daktilo öğrenir, fotoğraf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/press_basin_film_1_1.jpg"><img class="size-full wp-image-5176 aligncenter" title="press_basin_film_1_" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/press_basin_film_1_1.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p>Film, Türkiye’nin karanlık yıllarından doksanların başında Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır şubesinde yaşananları anlatıyor. Haber yapmanın, gazete dağıtmanın çok zor olduğu bu zamanlarda mücadele etmek de gereklidir. Film, öyküsünün merkezine bu koşullara rağmen gazeteci olmak isteyen Fırat’ı yerleştiriyor. Fırat gazetedeki her işi yapan bir çocuktur. Bütün baskılara rağmen hiç durmadan çalışır, kaset çözer, daktilo öğrenir, fotoğraf basar.</p>
<p>Bunlar öyle zamanlardır ki Özgür Gündem çalışanları ofise toplu olarak gelip gitmekte, kısa süreli tek başına kalmak bile birilerinin hayatına mal olmaktadır. Hikaye, çok dengeli anlatılmış, gazetecilerin; arkadaşlarının kanlı bedenlerinin fotoğrafını çekmek zorunda kalmalarını anlatırken dahi demagojiye başvurmuyor. Bunu yapmadığı gibi yer yer mizahi bir üslup da yakalıyor. Kimseyi kahraman ilan etmiyor, korkup kaçan kimseyi suçlamıyor. Sadece direnmeyi başarmak gereklidir diyor bağırıp çağırmadan.</p>
<p>Filmin senaryosu bu kadar iyiyken ne yazık ki sinematografik olarak aynı ölçüde başarılı değil. Filmin ikinci kısmı başladığında, gazetecilerin kendilerini ofise kapattıkları bölümlerde, farklı bir şey yapıyor yönetmen, o ana kadar hareket ettirmediği kamerasını hareketlendiriyor ve zaman geçişleri için biraz gerçeküstü kullanıyor. Bu, filmin sinema dilini bozuyor ve açıkçası filme de bir şey katmıyor. Oyuncuların hepsi çok iyiler, ama Aram Dildar’ı ayrı bir yere koymak gerekiyor sanırım. Öyle doğal bir oyunculukla meraklı, masum, inatçı, biraz da muzip Fırat’ı canlandırıyor ki hayran olmamak mümkün değil.</p>
<p>Sedat Yılmaz ilk filmiyle çok önemli bir şeyi başarıyor, yayınlandığı 30 Mayıs 1992 &#8211; Nisan 1994 tarihleri arasında 27 çalışanını kaybetmiş, 580 sayısının 486’sı hakkında dava açılmış, editörleri toplam 147 yıl hapis ve 21 milyar lira para cezasına çarptırılmış bir gazetenin sesini tam da olması gerektiği gibi duyuruyor. Gazetecilerin üzerindeki baskıların farklı şekilde de olsa devam ettiği, “özgür basın” taleplerinin yükselmeye başladığı bugünlerde, yaptıkları haberler nedeniyle  sokakta arkalarına bakmadan yürüyemeyen, sürekli ölüm tehditleriyle yaşayan ve hatta öldürülen gazetecilerin gürültüsüzce anlatılan öyküsünü mutlaka izleyin.</p>
<div class="shr-publisher-5174"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/press/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Adjustment Bureau</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/the-adjustment-bureau/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=the-adjustment-bureau</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/the-adjustment-bureau/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2011 06:10:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Furkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bu Hafta]]></category>
		<category><![CDATA[Film İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Emily Blunt]]></category>
		<category><![CDATA[George Nolfi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Ajanları]]></category>
		<category><![CDATA[matt damon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4969</guid>
		<description><![CDATA[Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir. Daha önce &#8220;Ocean&#8217;s Twelve&#8221; ve &#8220;The Bourne Ultimatom&#8221; filmlerinden tanıdığımız George Nolfi&#8217;nin yönettiği The Adjustment Bureau; politikaya gönül vermiş genç senatör adayı David Norris&#8217;in (Matt Damon),  balerin Elise Sellas&#8217;a (Emily Blunt) aşkını ve bu aşka engel olmaya çalışan kader ajanlarıyla mücadelesini anlatan fantastik bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Adjustment-Bureau-01.jpg"><img class="size-medium wp-image-4970 aligncenter" title="Adjustment-Bureau-01" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Adjustment-Bureau-01-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a><em></em></p>
<p><em>Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.</em></p>
<p>Daha önce &#8220;Ocean&#8217;s Twelve&#8221; ve &#8220;The Bourne Ultimatom&#8221; filmlerinden tanıdığımız George Nolfi&#8217;nin yönettiği The Adjustment Bureau; politikaya gönül vermiş genç senatör adayı David Norris&#8217;in (Matt Damon),  balerin Elise Sellas&#8217;a (Emily Blunt) aşkını ve bu aşka engel olmaya çalışan kader ajanlarıyla mücadelesini anlatan fantastik bir aşk öyküsü.</p>
<p>Öncelikle George Nolfi çok sevdiğim iki seride de en sevmediğim filmlerin senaristi. İlk yönetmenlik denemesi Adjustment Bureau&#8217;da da çok başarılı olduğu söylenemez. İzlerken sıkılmadığımız, fakat bunun dışında başka bir şey vaat etmeyen bir film yapmış. İyi bir fikri, klişelerle sıradanlaştırdığı da söylenebilir.</p>
<p>Öncelikle kendisini politikaya adamış ve yaptığı işten zevk alan bir adamın, gördüğü ilk özgür ruhlu kıza âşık olması ve hatta tanışma şekilleri fazlasıyla klişe. Elise Sellas karakteri de birçok filmde sıkça karşılaştığımız, hiçbir yenilik barındırmayan bir karakter. Bu karakter sorunlarını bir yana bırakırsak filmin en fazla takıldığım noktası; bir fantastik dünya yaratıp, bu dünya içinde tutarsızlıklar barındırması oldu. David Norris&#8217;in kader ajanlarını deşifre ettiği an pek de mantıklı görünmüyordu. Her şeyi gören kader ajanları David &#8216;in geldiğini göremiyorlar nedense. Bir de, <em>aşkın gücü her şeyi yener</em> tadında filmlerin yeterince çekildiği düşünüyorum.</p>
<p>Matt Damon yavaş yavaş çok sevdiğim bir oyuncuya dönüştü. Bourne serisinden sonra içinde bulunduğu her projeyi merak eder oldum. Emily Blunt&#8217;un ise Elise rolünde elinden geleni yaptığını söyleyebilirim.</p>
<p>Son olarak filmi çok beğenmesem de, izlemenin de bir şey kaybettirmeyeceğini belirterek bitirmek isterim.</p>
<div class="shr-publisher-4969"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/the-adjustment-bureau/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Io Sono L&#8217;amore</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/io-sono-lamore/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=io-sono-lamore</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/io-sono-lamore/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Jan 2011 08:31:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haftanın Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Benim adım aşk]]></category>
		<category><![CDATA[I am love]]></category>
		<category><![CDATA[Luca Guadagnino]]></category>
		<category><![CDATA[Tilda Swinton]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4475</guid>
		<description><![CDATA[“Benim Adım Aşk” şimdiden çok sevildi, konuşuldu ve konuşulmaya da devam edecek gibi görünüyor, ancak benim bu filme itirazım var. İyi bir film diyene aksini ispatlamaya çalışacak değilim, ama bence bu fazlasıyla “yapılmış” bir film ve sorunu da burda. Bütün görsel estetiği fazla hesaplanmış ve senaryo eksiklerini de ancak bu harika planlarının gözümüzü boyaması nedeniyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: left;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/iamlove.jpg"><img class="size-medium wp-image-4477 aligncenter" title="iamlove" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/iamlove-300x160.jpg" alt="" width="300" height="160" /></a></p>
<p style="text-align: left;">“Benim Adım Aşk” şimdiden çok sevildi, konuşuldu ve konuşulmaya da devam edecek gibi görünüyor, ancak benim bu filme itirazım var. İyi bir film diyene aksini ispatlamaya çalışacak değilim, ama bence bu fazlasıyla “yapılmış” bir film ve sorunu da burda. Bütün görsel estetiği fazla hesaplanmış ve senaryo eksiklerini de ancak bu harika planlarının gözümüzü boyaması nedeniyle unutturabiliyor.</p>
<p>Emma evlenip İtalya’ya gelmiş ve İtalyanlaştırılmış bir Rustur. Aristokrat bir ailenin parçasıdır. Filmin hemen başındaki, büyükbabanın doğum gününün kutlandığı yemekte bu ailenin nasıl bir arada durduğu belli olur. Ailenin katı kuralları olduğunu ve bu kurallara göre yaşamamanın buz gibi bir etki yaptığını fark ederiz masada. Edoardo geleneksel hale gelmiş bir yarışta yenilerek ailenin başarı tarihine leke sürmüştür, diğer torun Elisabetta ise resimden fotoğrafa geçerek büyükbabayı hayal kırıklığına uğratır. Büyükbaba işi artık oğlu ve torunu Edoardo’ya bıraktığını açıklayınca kısmen de olsa bir rahatlama yaşanır masada. Ancak bu ailede değişim başlamıştır bir kez. Sıra Emma’ya gelecektir. Edoardo’nun yarışta yenildiği aşçı Antonio, aileyle yakınlaşır. Emma’nın değişimi de onun yemekleri ile başlar. Ancak bu değişim biraz ani gerçekleşir. Hatta Emma’nın gözlerini kapatarak yediği, biraz çikolata reklamları gibi, yemek yeme sahneleriyle. Yönetmenin en büyük avantajı sanırım Emma’yı Tilda Swinton’ın canlandırması, yoksa bu ani değişikliği başka bir oyuncu böylesine hissettiremezdi. (Filmin en güzel yanı da onu izlemek.)</p>
<p>Öncelikle aşkı bu kadar yüceltmek ve gerçekliğinden koparmak aşkı ele alan, iyi bir filmde kabul edemeyeceğim bir şey. Bu derece yüceltilmiş bir aşk, romantik komedi türüne yaklaşıp aşkın içini boşaltıyor bana kalırsa. Neyse yine de asıl itirazım filmin biçimine. O kadar güzel planları var ki filmin, film izlediğimizi unutana kadar hayranlıkla izliyoruz. Bu büyüden kurtulabilirsek yan karakterlerdeki eksiklikleri, hikâyenin havada kalmış taraflarını fark ederek sorular sormaya başlıyoruz. (Neden Edoardo’nun Antonio’ya hissettikleri bu kadar önemsiz film için? Elisabetta sadece Emma’ya bir şeyi işaret etmek için mi var?) Bazıları kusursuz bir film diyerek benim düşünceme itiraz edebilirler, ancak benim de itirazım tam da böyle kusursuz görünen sinemaya.</p>
<p>Salon ve seans bilgileri için <a href="http://www.gencsinema.com/film/278875/benim-adim-ask">gencsinema.com</a>&#8216;a bakınız.</p>
<div class="shr-publisher-4475"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/io-sono-lamore/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

