<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Yazar İnceleme</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/edebiyat/yazar-inceleme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Tao Lin</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/tao-lin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tao-lin</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/tao-lin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2011 06:52:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayşen Arıkazan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6189</guid>
		<description><![CDATA[Elimde beş tane kenarları yeşilleşmiş kitap tutuyorum. Yıldızlarıyla ve oradan buradan kesilmiş resimleriyle tam bir &#8220;entel odası&#8221; olan ve lise yıllarımı geçirdiğim odanın en önemli parçası olabilirler. Şu aralar duvardan giren nemle ne yıldız, ne resim kaldı, ve kitaplarımın hepsinin kenarları küflendi. Ama küflenmediği, raflarımın yeni takıldığı zamanlarda, Miranda July&#8217;ın ondan &#8220;Daha az radikal yazarların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tao-yates-pic.jpg"><img src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tao-yates-pic-216x300.jpg" alt="" title="tao-yates-pic" width="216" height="300" class="aligncenter size-medium wp-image-6192" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Elimde beş tane kenarları yeşilleşmiş kitap tutuyorum. Yıldızlarıyla ve oradan buradan kesilmiş resimleriyle tam bir &#8220;entel odası&#8221; olan ve lise yıllarımı geçirdiğim odanın en önemli parçası olabilirler. Şu aralar duvardan giren nemle ne yıldız, ne resim kaldı, ve kitaplarımın hepsinin kenarları küflendi. Ama küflenmediği, raflarımın yeni takıldığı zamanlarda, Miranda July&#8217;ın ondan &#8220;Daha az radikal yazarların gözden kaçıracağı duygulardan yazıyor &#8211; tembellikten, boşluktan ve can sıkıntısından. Ve öyle görünüyor ki bu yerlerden bildirdikleri etkileyici ve olmazsa olmaz&#8230;&#8221; diye söz etmesiyle tanıdığım Tao Lin&#8217;in kitaplarıyla gelen koliler hayatımın zirve zamanlarıydı diyebilirim. Gmail ve Aol chat, depresif hamsterlar, Elijah Wood&#8217;la ilgili şiirler veya vegan restoranda konuşan bir yunus ve ayıyla oturan Amerikan başbakanı beni bu kitaplara çeken öğelerin yalnızca bir kısmıydı..</p>
<p>Size Zzz Kuşağı&#8217;ndan bahsetmek istemiyorum. Daha çok tek adamın &#8220;dadaist etkileniminden&#8221; veya bilinç akışından bahsedeceğiz bugün.<br />
Sosyal hayatımın msn ve yahoo messenger ve e-mailler etrafında döndüğü, yalnız değil de durgun lise yıllarımda, gmail chat&#8217;te varoluşsal problemlerini tartışan insanlarla ilgili bir kitap bulmak nasıl olmuştur tahmin edersiniz. O kadar içselleştirmiştim ki başıma gelen her şeyde ve düşüncelerimin akışında alıntılar buluyordum. Anlık üforyaları, itirafları ve abzürt çağrışımları benimkileri söylenebilir kılıyor, hatta bana sevdiriyordu. Bunlardan en çok sevdiklerimden biri you are a little bit happier than i am&#8217;deki i want to start a band şiirinin bir bölümüdür:</p>
<p>bir grup kurmak istiyorum</p>
<p>gruptaki herkesin arkadaş olmasını istiyorum<br />
ama aynı zamanda tüm sanat kontrolünün bende olmasını<br />
ve herkesin benden birazcık korkmasını istiyorum</p>
<p>Provada mikrofonuma<br />
basçımla özel olarak konuşmak istediğimi söylemek istiyorum<br />
yalnız kaldığımızda basçıma daha çok akor ve triplet kullanmasını söylemek istiyorum</p>
<p>Şiir çevirisi diye değil bu tekrarlar. Dil olarak her zaman süsten olabildiğince uzak günlük kelimeler kullanıyor kitaplarında Tao Lin. Gündelikten kastım bir 1. yeni gündeliği değil tahmin edersiniz. Bu yazıyı okuyan insanların dertlerini anlatırken kullandıkları monoton dilden söz ediyorum. Bu dili kullanmasını düşünerek iş Garipçiler&#8217;e de gelemez mi aslında? Gelir. Çoğunluğun kullandığı dilden uzak bir edebiyata tepki olarak sokaktaki insanın dilini kullanmadılar mı garipçiler? Süse püse karşılardı çünkü aşırı estetikti, yabancıydı. Peki 2000&#8242;lerde çoğunluk ekşi sözlükçü, blogger&#8217;la, MSN&#8217;le biz değilsek kim?</p>
<p>İşte Tao Lin tam bizim bilgisayar ışığı mavi mavi vuran suratlarımızdan, evden çıkmayışımızdan ve böylece hazırladığımız ve yediğimiz yemeklerin hayatımızın büyük bir kısmını oluşturmasından, duşta telefonu kuru bir yere koyup çalınca titreşimi duyacağımıza olan inancımızdan ve diyalog tıkandığında kapadığımız msn pencerelerinden yazıyor. Ve kulağa olaycı olmaktan çok uzak gelse de, ikinci romanı Richard Yates&#8217;de de gördüğümüz gibi ilişkilerimiz internetle karmaşıklaşıyor ve her birimizden beklenti artıyor, çünkü yapabileceklerimiz artıyor. Böyle bir zamanda Haley Joel Osment ve Dakota Fanning (&#8230;evet) adlı iki karakterin ilişkilerini anlatan Richard Yates&#8217;te yasalar dışındaki kural sistemlerini reddetmemiz üzerine özgürlüğümüz de sorgulanıyor bir yandan. Burada da romanın başından yaptığı bir okuması var..</p>
<p style="text-align: center;"><iframe width="560" height="340" src="http://cdn.livestream.com/embed/booksmith?layout=4&amp;clip=flv_06febd41-1f2b-4e8c-8c4b-af194ceebbff&amp;autoplay=false" style="border:0;outline:0" frameborder="0" scrolling="no"></iframe>
<div style="font-size: 11px;padding-top:10px;text-align:center;width:560px"></div>
</p>
<p>Tao Lin&#8217;in Cognitive-Behavioral Therapy (ki Aaron Beck&#8217;e parmak ısırtır) ve You are a Little Bit Happier than I am isimli iki şiir, Bed diye bir öykü toplaması, Eeeee Eee Eeee ve Richard Yates isimli iki romanı ve Shoplifting From American Apparel diye de bir kısa öyküsü vardır. Bunların dışında internette öykülerine rastalayabilirsiniz, ve en son Vice dergisinin internet sitesi (http://www.viceland.com/) için hazırladığı&#8221;Drug-related photoshop art&#8221; diye çizimleri olan bir bölüm var. Megan Boyle ile kurduğu film şirketi MDMAfilms&#8217;i de unutmamak gerek. Tümünü Macbook kullanarak çektikleri 4 film için ön sipariş verebiliyorsunuz şu aralar.<br />
Şu önümüzdeki birkaç hafta içinde Tao Lin&#8217;den öykü veya şiir çevirip paylaşmayı düşünüyorum.. Sıcak Nal&#8217;a da nispet olur hem..</p>
<div class="shr-publisher-6189"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/tao-lin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Her Dağın Gölgesi Deniz&#8217;e Düşer</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/her-dagin-golgesi-denize-duser/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=her-dagin-golgesi-denize-duser</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/her-dagin-golgesi-denize-duser/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Sep 2010 06:19:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Alataş]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3058</guid>
		<description><![CDATA[Her Dağın Gölgesi Deniz&#8217;e Düşer ülkemizde pek bilmediğimiz 60-70 dönemlerindeki siyasi olaylar ile 12 Eylül Darbesi üzerine yakın zamanda kaybettiğimiz Evrim Alataş&#8217;ın yazdığı bir roman. O dönemin önemli isimlerinden birisi olan Teslim Töre&#8217;nin ve köylülerin anlattığı gerçek hikâyeler ve bu hikâyeleri tamamlayan bir kurgu kullanılarak yazılmış. Siyasi süreç bu kitapta yazarın dili gibi çocukça bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/HerDaginGolgesiDenizeDuser2.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-3060" title="HerDaginGolgesiDenizeDuser2" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/HerDaginGolgesiDenizeDuser2-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></p>
<p>Her Dağın Gölgesi Deniz&#8217;e Düşer ülkemizde pek bilmediğimiz 60-70 dönemlerindeki siyasi olaylar ile 12 Eylül Darbesi üzerine yakın zamanda kaybettiğimiz Evrim Alataş&#8217;ın yazdığı bir roman. O dönemin önemli isimlerinden birisi olan Teslim Töre&#8217;nin ve köylülerin anlattığı gerçek hikâyeler ve bu hikâyeleri tamamlayan bir kurgu kullanılarak yazılmış.</p>
<p>Siyasi süreç bu kitapta yazarın dili gibi çocukça bir büyüme içerisinde, yaşanacak şeyler var, değişim, devrim her zaman kafalarda ancak &#8220;zaman, henüz o zaman değil&#8221; ve aslında gelip gelmeyeceği de belli değil. Bir çocuk gibi, kafa göz yararak, yarım yamalak büyüyor ülkedeki siyasi gerginlik. Halkı ayırma, birbirinden koparma ve farkına bile varılmayan farklılıkları &#8220;hayatımızın en önemli hadisesi&#8221; haline getirme işi zamanla tamamlanıyor. Malatya&#8217;daki bir Alevi &#8211; Kürt köyünde yaşayan halk, hiçbir değişim göstermemesine rağmen önce &#8220;alevi&#8221; sonra &#8220;kürt&#8221; ve en nihâyetinde &#8220;alevi-kürt&#8221; olarak dışlanıyor ve kendi içerisinde de parçalanmayı sürdürüyor.</p>
<p>Evrim Alataş güzel bir dille olup bitenleri anlatıyor, olayları kendi açısından anlattığı için sevmeyenleri olacaktır ancak diğer bakış açısı oldukça &#8220;resmi&#8221;, samimiyeti yakalayamıyoruz. Bu yüzden Evrim&#8217;in kalemiyle olan bu devrim mücadelesi sonuna kadar saygıyı hak ediyor.  Bırakalım da köyüne gelen Deniz Gezmiş&#8217;i, Nurhak&#8217;ta yaşananları, ele geçirilen &#8220;Teslim&#8221;ini, devrim&#8217;in kaybolan kelime anlamını kendince anlatsın Evrim, sadece anlatsın ve dinleyelim, istediğimiz kadar hak verelim, gerisi bize kalsın. Apolitik kuşağımıza artık &#8220;masal&#8221; gibi gözüken bu gerçekler bir dönem yaşandı ve etkilerini hala hissediyoruz, sanırım uzun yıllar daha hissetmeye devam edeceğiz.</p>
<p>12 Eylül&#8217;de Evrim&#8217;in köyündeki gençler gibi yüzlercesi elektrikle ilk defa cinsel organlarında tanıştı. Gidenlerin çoğu gelmedi, gelenler de artık eski gidenler değildi. Bu yüzden aslında bugünlerde sıkça telaffuz ettiğimiz &#8220;12 Eylül ile hesaplaşma&#8221; sözünden korkuyorum, bu hesaplaşma kağıt üzerinde, oldu-bitti ile tanımlanabilecek, kolayca halledilebilecek bir durum değil. Ordu aldığı hayatlar, geleceğini çaldığı ülke ve binlerce anneye hesap vermeli, ama bu hesabı soracak olanlar kim olmalı? Çoğu şeyi adam gibi yapamıyoruz bu ülkede ve adam gibi yapamadıklarımız yapıldı sayılıyor, böylece bir daha deneme şansımız kalmıyor. Şimdi 1980&#8242;e hala insanları fişlemeyi sürdüren bu hükümet hesap sorduğunda bir daha hesaplaşma şansımız kalmayacak. Kullanmayı çok sevdiğimiz &#8220;sözde&#8221; kelimesiyle bu hesaplaşmayı da süsleyebiliriz, böylece yine olmamış gibi davranacağız ama bir daha da deneyemeyeğiz. Evrim, &#8220;Devrim&#8221; ve kendi adıma üzülüyorum, bu ülkenin ilkokullarında, liselerinde, üniversitelerinde &#8220;12 Eylül&#8221; tarihini duymadan okuyan öğrenciler adına, komünizm kelimesini küfür zanneden halkın çoğunluğu adına, Malatya&#8217;nın bu Alevi-Kürt köyünde Sosyalizm üzerine okumalar yaparken dantel örmeye başlayan genç kızlar adına üzülüyorum.</p>
<p>12 Eylül ile hesaplaşacaksak bunu sadece sembolik yargılamalarla değil Kemal Kara&#8217;nın yazdığı lise tarih kitaplarını değiştirerek yapalım. Aramızdaki onlar-biz ayrımını bırakarak, televizyonlarımızdaki ezber mantığı bozarak, Y.Ö.K denilen ucube yapıyı ortadan kaldırarak yapalım. &#8220;Gerçekten&#8221; eşitlikçi, özgür, insanların birbirini dinlemeyi başardığı bir ülke yaratmak için üzerimizdeki enkazı atmalıyız, işe Evrim Alataş okuyarak başlayabiliriz, ben inanıyorum.</p>
<div class="shr-publisher-3058"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/her-dagin-golgesi-denize-duser/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutma Bahçesi</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/unutma-bahcesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=unutma-bahcesi</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/unutma-bahcesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2010 11:40:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Latife Tekin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2282</guid>
		<description><![CDATA[“Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilirsek Tanrı’yla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.” Latife Tekin, Unutma Bahçesi Latife Tekin, Unutma Bahçesi romanını “unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz bir hikâye başlıyor”[1] sözleriyle müjdeler. Yavaş yavaş dâhil oluruz Unutma Bahçesi’ne. Biz bir ucundan katıldığımız Unutma Bahçesi’ni tanımaya çalışırken bahçenin sakinleri de kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: left;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/LatifeTekin.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2286" title="LatifeTekin" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/LatifeTekin-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: right;">“<em>Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her<br />
</em><em>şeyi unutabilirsek Tanrı’yla karşılaşacağız ama<br />
</em><em>oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em> Latife Tekin, Unutma Bahçesi</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Latife Tekin, <em>Unutma Bahçesi</em> romanını “unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz bir hikâye başlıyor”<em>[1]</em> sözleriyle müjdeler. Yavaş yavaş dâhil oluruz <em>Unutma Bahçesi</em>’ne. Biz bir ucundan katıldığımız <em>Unutma Bahçesi</em>’ni tanımaya çalışırken bahçenin sakinleri de kendi aralarına katılacak olan bir yabancıyı, <em>Unutma Bahçesi</em>’nin yeni bahçıvanı Cömert’i tanımaya çalışırlar.</p>
<p><em>Unutma Bahçesi</em> “ilk hikâye”nin başladığı yerde ve şekilde başlar.  Metni dikkatle okuduğumuzda <em>Unutma Bahçesi’</em>nin cennet bahçesi olarak yorumlanabileceğini de görürüz. Aslında Şeref, “insanın varoluşundan bu yana düşleyip özlemini çektiği erişilmez mutluluğu ifade edilecek sembolik bir ada”<em>[2]</em> projesiyle yola çıkmıştır. Fakat zamanla bir adaya gidemeyeceğinin bilincine varmış ve onunla aynı tavırdaki insanlarla bir arada yaşayabileceği bir <em>Unutma Bahçesi</em> kurmaya karar vermiştir. Şeref’in büyük ümitlerle kurduğu bahçe, insanların buraya yerleşmeleri ile beraber Şeref’in hayallerindeki bahçeden uzaklaşmaya başlar. İnsanlarla bir arada ve eşit bir şekilde yaşamayı düşleyen Şeref bir süre sonra her şeyi düzenleyen bir Tanrı konumuna yükselir hatta kendine bir elçi bile seçerek yapılması gereken işleri Tebessüm aracılığıyla bahçenin sakinlerine bildirmeye başlar.</p>
<p>Biz, metin boyunca farklı kişilerden bahçenin cennetle arasındaki benzerlikleri okuruz. Kimi bu bahçeye tüm suçlarının, günahlarının bağışlanacağı umuduyla geldiğini, bir mucize beklediğini söylerken kimi de bahçenin tek eksiğinin bir ırmak olduğunu dile getirir. Fakat bütün bu tanımlamalarda tek ortak özellik bahçeyle cennet arasındaki benzerliktir. Bahçedekilerin ortak bir korkuları da vardır. Bu da günün birinde bahçeye kötülüğün egemen olacağı düşüncesidir. Bir adanın karaya uzak kalması gibi onlar da toplumdan, kötülükten uzak kalmaya çalışırlar ama kötülük kaçınılmaz olarak gelip Unutma Bahçesi’ne de bulaşır.</p>
<p>Cömert’in gelişine kadar <em>Unutma Bahçesi</em>’nde yaşam ufak tefek aksaklıklara rağmen huzur içinde ve günahsız bir şekilde sürer. Fakat Cömert’in gelişiyle bahçede dengeler değişir. Cömert’i tanıdıkça onun bir bahçıvandan öte bir avcı olduğunu görürüz. O, cennet bahçesine günahlarıyla beraber gelmiştir ve “elinde silah olanın herkesin hikâyesini çalabileceği”<em>[3]</em> gibi <em>Unutma Bahçesi</em> sakinlerinin hikâyesini çalmıştır. Şeref’in arazinin sınırına diktiği, <em>Unutma Bahçesi</em> sakinlerinin sulayıp büyüttüğü meyve ağacının altın parıltılar saçan tek meyvesini de Cömert koparır.<em>[4]</em> Cömert’in Unutma Bahçesi’ne günahlarıyla gelmesini ve bahçedekilere günahını bulaştırmasını da cennetin yitirilmesi olarak yorumlayabiliriz. Bundan sonra hikâye yeni bir boyuta geçer. Cennetin yitirilmesi ile dünyanın sonuna kadar sürecek olan sınav başlar. İnsan, masumiyet ve mutluluğunu yitirir. Kendisini Auschwitz, Hiroşima, Vietnam, Maraş ve Sivas katliamlarının olduğu bir dünyanın içinde bulur. Kişinin, cennete dönmesi, bu dünyada karşılaştığı tüm kötülüklere rağmen delirmemeyi başarıp masumiyetini korumasına bağlıdır.<em>[5]</em> Bunu gerçekleştirebilmesinin tek yolu ise unutmaktır.</p>
<p><hr size="1" />[1] Latife Tekin, <em>Unutma Bahçesi</em>, Everest Yayınları, İstanbul, 2008, s.18.<br />
[2] A. g. e. s. 265.<br />
[3] Oylum Yılmaz, “Kapak”, Radikal Kitap, 1 Ekim 2004.<br />
[4] Latife Tekin, <em>Unutma Bahçesi</em>, Everest Yayınları, İstanbul, 2008, s. 246.<br />
[5] A. g. e. s. 275.</p>
<div class="shr-publisher-2282"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/unutma-bahcesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bırakılmış Biri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=birakilmis-biri</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2010 07:07:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Duru]]></category>
		<category><![CDATA[Søren Kierkegaard]]></category>
		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[BIRAKILMIŞ BİRİ ÜZERİNE VAROLUŞSAL BİR OKUMA Orhan Duru’nun ilk öykü kitabına adını veren Bırakılmış Biri, üç kişi arasındaki iletişimsizliği anlatan bir öyküdür. Öykü bir aşevinde başlar. Bu aşevinde Davut ve anlatıcı-yazar yemek yemektedirler. Bu yemek sırasında Davut, birtakım (varoluşsal) problemlerinden anlatıcı-yazara bahseder. Davut’un bu sorunlarından bahsetmeye başlamasıyla Davut ve anlatıcı-yazar arasındaki iletişimsizlik kendini gösterir. Anlatıcı-yazar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/orhan-duru.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2269" title="orhan-duru" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/orhan-duru.jpg" alt="" width="214" height="300" /></a></p>
<p><strong><em>BIRAKILMIŞ BİRİ</em></strong><strong> ÜZERİNE VAROLUŞSAL BİR OKUMA</strong></p>
<p>Orhan Duru’nun ilk öykü kitabına adını veren <strong>Bırakılmış Biri</strong>, üç kişi arasındaki iletişimsizliği anlatan bir öyküdür. Öykü bir aşevinde başlar. Bu aşevinde Davut ve anlatıcı-yazar yemek yemektedirler. Bu yemek sırasında Davut, birtakım (varoluşsal) problemlerinden anlatıcı-yazara bahseder. Davut’un bu sorunlarından bahsetmeye başlamasıyla Davut ve anlatıcı-yazar arasındaki iletişimsizlik kendini gösterir. Anlatıcı-yazar, Davut’tan ayrıldıktan sonra, onunla ilgili bilgi edinmek üzere arkadaşı Süleyman Ari’ye gider. Bu sırada biz Davut ile Süleyman Ari arasındaki ilişkinin niteliğine ve Süleyman Ari ile anlatıcı-yazarın iletişimsizliğine tanık oluruz. <strong>Bırakılmış Biri</strong>, üç kişi arasındaki ilişkileri anlatıyor gibi görünmekle beraber, derininde varoluşsal bazı problematikler barındırır.</p>
<p>“Acaba ondaki bu değişme fizyolojik yapısının bozukluğu sonucu mu (yani dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, midesinin bulanması gibi) ortaya çıkmıştı? Yoksa duygularındaki bu değişiklik fizyolojik yapısının bozulmasına mı sebep olmuştu? İşte meselenin çözümü bu soruların cevaplarındaydı.”[1] diyen öykü anlatıcısı, öykünün temel problemiyle ilgili ilk ipucunu okuyucuya verir. Düşünsel bir sıkıntının, kişinin fizyolojik yapısında bir sorun meydana getirmesi akıllara ister istemez varoluşçuluğun temel kavramlarından bunaltıyı getirir. Sartre, bireyin seçimlerinde kendinden sorumlu olmakla birlikte tüm insanlıktan da sorumlu olduğunu, varoluşçuluğun önemli kavramlarından bunaltı kavramının da bu sorumluluk duygusundan doğduğunu dile getirir. “Bırakılmışlık, bunaltıyla beraber yürür”[2] diyen Sartre, bırakılmışlığı da insanın bu dünyaya atılması ve Tanrı tarafından terk edilmesiyle açıklar.</p>
<p>Bireyin bırakılmışlığının temel izlek olduğu bu öyküde, bırakılmışlığın yanı sıra yalnızlık, umutsuzluk, kaygı gibi kavramlar da ele alınmıştır. Bu kavramlar etrafında öyküyü incelediğimiz zaman bırakılmışlıktan sonra en öne çıkan kavramlardan birinin de kaygı olduğunu söyleyebiliriz. “Hiçbir şeyin farkında değildim. Şimdi artık her şeyi ayırt edebiliyorum. Oldukça iyi düşünebildiğimi sanıyorum.”[3], “Düşündükçe, birçok şeyleri daha yakından görünce işkence altında gibi kıvranıyorum.”[4] diyen Davut’un bu sözleri Kierkegaard’ın “tinin nitelik kazanması”[5] olarak tanımladığı kaygı kavramını imler. Davut, düşündükçe hiçbir şeyden zevk almaz olduğunu, eski mutluluğunu kaybettiğini[6] söyler. Davut’un bu sözlerini yine Kierkegaard’dan yola çıkarak tinle kaygı arasındaki ilişkiye bağlayabiliriz. Kierkegaard, tin yoksunluğunda kaygının da olmadığını, kaygının bu süre zarfında bir yerlerde beklediğini, tinin gelişmesiyle kaygının da kendini göstermeye başladığını söyler.[7]</p>
<p>Kaygısını dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, kuruntuların üzerine çökmesiyle[8] açıklayan Davut’un bu sıkıntılarının gelecekte de devam edeceğini düşünmesi onun kaygılandığı şeyin geçmişte kalmadığını, gelecekte de var olacağını gösterir. Kaygının nesnesinin hiçlik olduğunu düşünürsek Davut’un kaygısının temelinde de onun içine düştüğü varlık-hiçlik probleminin olduğunu söyleyebiliriz. Davut’un “Okumasaydım. Bir dükkân açardım. Bir kadın alırdım. Gündüz kalkar millete kazık atar, gece karımla yatardım. Cuma günleri namaza giderdim. Mesut olurdum. Okudum dertsiz başıma dert açtım. Belki alay edeceksin. Bir kere böyle olmuşum geri dönemem.”[9] sözleri onun içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını gösterir. Farkındalığı dolayısıyla toplumun değerlerinden ayrı düştüğünü söyleyen Davut, mutsuzluğunun, sıkıntısının temelinde de bu farkındalığını görür. Herkes gibi bir hayat yaşamak istediğini söyleyen Davut, bir kere bu farkındalığa varıldıktan sonra geri dönüşün imkânsız olduğunu, kişinin bu toplumda yaşamak için <em>hayvanlaşması, budalaca zeki olması gerek</em>tiğini[10] dile getirir. Davut, toplumdan uzaklaştıkça içine kapanır. Fakat Kierkegaard’a göre bu “içe kapanma” isteksiz bir “dışa açılmadır”. Kierkegaard, kişi ne denli güçsüzse, kişinin sırlarının açığa çıkmasının da o kadar yakınlaştığını söyler.[11] Artık içinde bulunduğu durumu kabullendiğini söyleyen Davut kendine bir çare olarak dostluğu bulduğunu dile getirir. Davut’un sırlarını aşevinde anlatıcı-yazarla paylaşması ya da anlatıcı-yazara mektup yazması da bu açıdan dikkat çekicidir.  Davut’un bu eylemleri, kendine bir destek bulma çabası olarak yorumlanabilir. Kierkegaard, kişinin böyle bir destek bulamaması durumunda dayanılmaz bir ızdıraba mahkûm olduğunu söyler.[12]</p>
<p>Anlatıcı-yazarın Davut’un <em>soysuz</em>laştığını söylemesi ve Davut’un “artık bağ tanımıyorum”[13] demesi de onun toplumla olan ilişkilerini kopardığını, bağsızlaştığını gösterir. Davut, bu açıdan ilk adımı dinî, ikinci adımı da ailevî bağlardan kurtulma yolunda atar. “Babamın mezarına bir kere bile uğramadım. Hortlasın. Beni bu duruma sokan odur.”[14] diyen Davut’un bu sözleriyle Âdem’i imlediğini de söyleyebiliriz. Davut’un her şeyin sorumlusu olarak Âdem’i görmesi, eylemlerinin sorumluluğunu tek başına yüklenmek istememesi, bu yükünü paylaşacak birini araması olarak yorumlanabilir. Davut, her ne kadar varoluşunu sorgulasa da, hem sorumluluklarını paylaşacak birini araması hem de intihara yönelmesiyle varoluşçuluğa aykırı eylemlerde bulunur. “Geçen gün bir tabanca aldım. Masanın üzerinde duruyor. “Kendini öldür” diye barbar bağırıyor. Ama yaşamak zorundayım. Onu sırf kendimle didişmek için aldım. Bakalım yenilecek miyim ona? Yenilirsem bil ki gerçekten yaşamaya hakkı olmayan bir insanım.”[15] diyen Davut’un Çehov’un silahı kuralına bağlı kalarak intihar ettiğini ve bu eylemiyle varoluşunu tamamlaktan uzaklaştığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Öykünün bir diğer kişisi, anlatıcı-yazar da zaman zaman, özellikle Davut örneği üzerinden varoluşu sorgulamakla beraber, bu konu üzerine uzun uzadıya düşünmez. Anlatıcı-yazarın böyle bir bilince ulaşmış olması fakat bu durumu görmezden gelmesi dikkat çekicidir. Kierkegaard bu durumu ikiyüzlülük ve iftira kavramlarıyla açıklar. Bu kavramların her ikisinin de içe dönmekten aciz olduğunu, kendilerine bakmaya cesaret edemediklerini söyleyen Kierkegaard, bu nedenle her ikiyüzlülüğün kişinin kendine ikiyüzlü olmasıyla sonuçlandığını, çünkü ikiyüzlü kişinin ya iftiraya uğradığını ya da kendi kendine iftira yönelttiğini söyler.[16] Kierkegaard’ın bu açıklamalarına bağlı kalarak anlatıcı-yazarın, varoluş sıkıntısını yaşadığını fakat bunu maskeleyerek ondan kaçtığını söyleyebiliriz. Varoluş üzerine düşünmekle beraber anlatıcı-yazarın da varoluşunu tamamlamadığını söylenebilir.</p>
<p>Öykünün üçüncü kişisi Süleyman Ari ise, varoluşunu tamamlamaktan en uzak olan isimdir. Süleyman Ari’nin öykü boyunca herhangi bir varoluşsal sorgulamaya girdiğini görmeyiz. Davut’un Süleyman Ari’yi “[A]ptal, salak, budala, hayvan gibi anlayışsız herif”[17] olarak nitelendirmesi de Kierkegaard’ın “tin sığlaştıkça kaygı azalır”[18] sözleriyle açıklanabilir.</p>
<p>’50 Kuşağı’nın birçok yazarı gibi Varoluşçuluktan etkilendiğini söyleyebileceğimiz Orhan Duru, bu öyküsünde varoluşçuluğun temel kavramlarını ele almakla beraber, öykü kişilerinin bu kavramlar çerçevesinde kendi benliklerini yaratma çabalarını da anlatır. Öyküde üç farklı düzeyde benlik oluşumu görülür. Fakat bunların hiçbiri varoluşsal bütünlüğüne erişemez. Bu noktada, öykü kişilerinin sadece <em>bırakılmış</em> değil aynı zamanda <em>umudunu yitirmiş bir kuşağın</em> [19] öykücülerinden birinin kaleminden çıkmış olması da önem kazanır.</p>
<p><hr size="1" />[1] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.;<br />
[2], Jean-Paul Sartre <strong>Varoluşçuluk</strong>, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 53.<br />
[3] Orhan Duru “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 99.<br />
[4] A. g. e. s. 100.<br />
[5] Søren Kierkegaard,  “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 35.<br />
[6] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.<br />
[7] A. g. e. s. 92.<br />
[8] A g .e. s. 101.<br />
[9] A. g. e. s. 103.<br />
[10] A. g. e. s. 103.<br />
[11] Søren Kierkegaard,, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 128.<br />
[12] A. g. e. s. 70.<br />
[13] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 103.<br />
[14] A. g. e. s. 103.<br />
[15] A. g. e. s. 103.<br />
[16] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 145.<br />
[17] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 102.<br />
[18] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 36.<br />
[19]Adnan Özyalçıner, “Orhan Duru ile Konuşmasından”, <strong>Cumhuriyet Kitap</strong>, 2 Temmuz 1998.</p>
<div class="shr-publisher-2267"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilge Karasu &#8211; Acı Kök Yağmuru Tadında</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=aci-kok-yagmuru-tadinda</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 20:33:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge Karasu]]></category>
		<category><![CDATA[Troya’da Ölüm Vardı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2258</guid>
		<description><![CDATA[ACI KÖK YAĞMURU TADINDA Bilge Karasu’nun 1952 ile 1957 yılları arasında yazdığı öykülerin yer aldığı Troya’da Ölüm Vardı, 1963 yılında yayımlanır. Kitapta on üç öykü vardır. Bu öykülerin dokuz tanesi konu bakımından birbirlerine bağlıdır. Diğer dört öykü ise farklı kişileri ya da olayları anlatmakla beraber benzer temaların ele alınması bakımından diğer öykülerle benzerlik gösterir. “Doğum” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/BilgeKarasu.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2261" title="BilgeKarasu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/BilgeKarasu-300x234.jpg" alt="" width="300" height="234" /></a></p>
<p>ACI KÖK YAĞMURU TADINDA</p>
<p>Bilge Karasu’nun 1952 ile 1957 yılları arasında yazdığı öykülerin yer aldığı Troya’da Ölüm Vardı, 1963 yılında yayımlanır. Kitapta on üç öykü vardır. Bu öykülerin dokuz tanesi konu bakımından birbirlerine bağlıdır. Diğer dört öykü ise farklı kişileri ya da olayları anlatmakla beraber benzer temaların ele alınması bakımından diğer öykülerle benzerlik gösterir.</p>
<p>“Doğum” adlı öyküyle başlayan kitap, “Sarıkum’a Giriş” ile devam eder. “Sarıkum’a Giriş”te, hem öykülerin geçeceği mekânı hem de öykü kişilerini az da olsa tanımaya başlarız. “Şarkısız Gecelerin İlki”, “Beşinci Gün”, “Odalardan Biri”, “Kavruk”, “Çatal”, “Nereden de Andım Şimdi”, “Anahtar”, “Acı Kök Yağmuru Tadında” adlı öykülerde Sarıkum ve buranın sakinleri anlatılır.</p>
<p>Bizim bu yazıda ele alacağımız “Acı Kök Yağmuru Tadında”nın baş kişisi de Sarıkum’un sakinlerinden Müşfik’tir. Öyküde Müşfik’in yanı sıra annesi Dilâver Hanım, Sadun – Râna ile Talha – Lerzan çifti ve Talha ile Lerzan’ın çocukları Gülay da yer alır. Bu öykü kişileri başlarından geçenleri ya da düşündüklerini kendi ağızlarından aktarırlar.</p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi “Acı Kök Yağmuru Tadında”nın ana kişisi Müşfik’tir. Öykü, Müşfik’in etrafındaki insanlarla olan ilişkilerine göre şekillenir. Öyküde bu ilişkilerin evrelerinin yanı sıra ilişkinin taraflarının ilişki üzerine düşüncelerine de yer verilir. Bu öyküde öncelikle Müşfik ve annesi Dilâver Hanım arasındaki ilişki üzerinde durmak gerekir. Müşfik’in annesi ile olan ilişkisi, onun diğer kişilerle olan ilişkilerini de etkilemesi bakımından önemlidir. Anne – oğlun “Kavruk”, “Çatal”, “Nereden de Andım Şimdi” ve “Anahtar” öykülerinde dile getirilen ilişkileri “Acı Kök Yağmuru Tadında” ile daha ayrıntılı bir şekilde gözler önüne serilir. Bu ilişkide ilk göze çarpan unsurun annenin oğluna olan düşkünlüğü ve onu mutlu etme isteği olduğunu görürüz. Anne, oğluna sitem etmekle beraber onu el üstünde tutmaktadır. Oğluna “senin için katlanıyorum bütün bunlara” diyen anne bu sözleriyle oğlunu kendine karşı borçlu hissettirmek ister.</p>
<p>Anne – oğul arasındaki en büyük sorunun kıskançlık olduğunu söyleyebiliriz. Annenin, oğluna olan kıskançlığı ilk olarak “Nereden de Andım Şimdi” adlı öyküde karşımıza çıkar. Dilâver Hanım’ın “sevdiği insanları artık gelip bana anlatmıyor, artık kıskanmadığımı sanıyor da onun için olacak, yaptıklarını teker teker kafama vurmuyor artık, bir zamanlar öyle yapardı ya, artık kıskanmaktan vazgeçtiğimi sanıyor, oysa ben ben ben hâlâ kıskanıyorum onu, dostlarından, sevdiklerinden benim sevgimi paylaşanlardan nasıl kıskanmam onu, ama kıskandığımı ona ne zaman belli ettim ki” sözlerini göz önünde bulundurursak Müşfik’in annesini kıskançlıkla suçlamasının nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Annenin bu kıskançlığının temelinde oğlunun onunla bir şeyler paylaşmamaya özen göstermesi olduğu söylenebilir. Anne, bütün hayatını oğluna adadığını söylemekte ve şimdi de aynısını oğlundan beklemektedir. Oğlu gelmeden yemek yemeyen, sürekli onun yolunu gözleyen, onunla bir şeyler paylaşan herkesi kıskanan anne, oğlunun kalbindeki en özel yere sahip olmak ister.</p>
<p>Öykünün öne çıkan ilişkilerinden biri de Müşfik ve Sadun arasındaki ilişkidir. Bu ilişkiye Sadun’un karısı Rânâ da dâhil olur. Hatta bu ilişkinin Müşfik ve Rânâ odaklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Sadun, bu ilişkide son derece pasif bir konumdadır. Sadun, bu ilişkideki yerini “susan karımla alay eden arkadaşımın arasında benim yerim her zamanki gibi belirsiz bir yerdi, bir boşluktu” sözleriyle dile getirir. Kocası ile Müşfik’in arasındaki ilişkiyi kabullenemeyen Rânâ; “kandırıcı rahatlığımıza inanmanın rahatlığı içinde kaygısızdık sözleriyle nitelendirdiği evliliği için Müşfik’i bir tehdit unsuru olarak görür. Rânâ’nın Müşfik’i evliliğinden uzak tutmak istemesinin bir diğer nedeni de kendisinin de Müşfik’e karşı bir şeyler hissediyor olmasıdır. Rânâ, bu hislerini; “Müşfik’i sevdiğimi anladım, onu istediğimi duydum. Bana yüz vermiyordu. Yok, yüz vermek adî bir lakırdı, yüz vermek değil, beni sayıyordu, onun için bir ablaydım, bir ne bileyim bir insan herhangi bir insandım, bana hiçbir başka türlü duygu beslemedi, belki de besleyemeyeceğindendi ama olsun” sözleri ile dile getirir.</p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi Müşfik’i mutlu evliliği için bir tehdit olarak gören Rânâ, ondan kurtulmanın yollarını arar. Rânâ’nın bu yolda bulduğu ilk çözüm, Müşfik’in bazı açıklarını yakalamak olur. Öncelikle Müşfik’in bir aileyi yıktığından bahseden Rânâ, Müşfik’i aile yıkmaktan çekinmeyecek biri olmakla suçlar. Daha sonra da Müşfik’i doğurganlığıyla alt etmeye çalışır. Sadun, Rânâ’nın bu planını “yangın söndü artık, karnı kımıltıda, ikiliği büyüyor, bundan böyle herkes görebilecek. İstediği oldu. Yeryüzünden silinmeyecek (o büyük tutkusu doyuruldu artık bu dünyada iz bırakacak kadının yüceliğine erdi artık) ona saygı gösterecek herkes (kısır dediklerini duymayacak yüzlerine baktıkça, kısır diyerek kendisini çiğnemek isteyen dünyaya karşı duracak alnı açık) hem de benden olacak bu çocuk, bağlayacak beni, yanından ayırmayacak. Hoş çocukların bile bir adamı karısının yanında tutmağa yetmeyebileceğini gördü. Gördü de döndü dolaştı Müşfik’i oradan vurmaya kalktı” sözleriyle anlatır. Rânâ’nın özellikle erkek çocuk istemesi de onun üstünlük kurma arzusuyla açıklanabilir. Rânâ, böylece kendi sağlayamadığı üstünlüğü oğlu üzerinden sağlamak ister. Rânâ’nın bir çocuk istemesini de kişinin “kendi yarattığının kendi malı olabileceği” düşüncesi ile açıklayabiliriz. Bu açıdan Rânâ ile Dilâver Hanım arasında bir benzerlik kurmak da mümkündür. Müşfik ise Rânâ’nın bu davranışlarını “tekelci, kıskanç bir sevgi” olarak nitelendirir. Müşfik’in “böylesine kıskançlık seni hiçbir sonuca götürmez Rânâ, bundan vazgeçmelisin. Bir erkeğin hayatındaki tek insan olmayı isteyebilirsin ama başaramazsın bunu…”, “bir kadınsın ama bir erkeğin bir kadından başkasına da ihtiyacı var” sözleri de bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Müşfik, Rânâ’ya söylediği bu sözlerle hem Rânâ’yı hem Dilâver Hanım’ı, hem de toplumdaki kadın – erkek ve anne – oğul ilişkilerini eleştirir.</p>
<p>Öykünün en dikkat çekici ilişkisi ise Müşfik ve Talha arasındaki ilişkidir. Dilâver Hanım’ın “sevdiği demenin hiçliğini, güçsüzlüğünü ben de biliyorum ben de biliyorum belki arkadaşı desem dostu desem onun dediği gibi dost desem dost sözünün içine onun sığdırdıklarından çok onun düşündüklerinden az şeyler sığıştırmadan dost demeliyim, yıllar boyunca onların yüzü değişti ama Müşfik’in onlar da aradığı onlarda bulduğu değişmedi galiba, bir de benim böyle şeylere ne akıl ne gönül erdirebildiğimi söyler, dostu geldi demeliyim” sözleri de Müşfik ve Talha arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından son derece önemlidir. Dilâver Hanım’ın Müşfik’in çok arkadaşını gördüğünü fakat hiçbirinin Talha gibi olmadığını söylemesi de bu ilişkinin diğerlerinden çok daha ayrı olduğunu gösterir. Dilâver Hanım bile açıkça söylememekle beraber bu ilişkiyi onaylar gibi bir tavır takınmıştır. Fakat yine de Talha’yı kıskanmaktan kendini alamaz. Müşfik uyurken odasına giren Dilâver Hanım’ın “girip üstünü örtmek istedim kedi koltuğunun altına çöreklenmişti onu kaldırdım ama üstünü kendi örtmüştü bana hiç pay bırakmamıştı, kapısını örttüm, neden sonra Talha geldi”, “örtünün kayan bir köşesini düzeltti, ben düzeltememiştim” sözleri onun kıskançlığını açığa çıkarması bakımından önemlidir. Dilâver Hanım, her ne kadar oğlunun hayatına dâhil olmak isterse de oğlunun ördüğü duvarları geçemez. Fakat bu duvarların başkası tarafından özellikle de Talha tarafından geçilmesi onu kıskançlığa sürükler.</p>
<p>Lerzan’ın, kocası ile Müşfik arasındaki ilişkiye bakışı ise diğer kadın karakterlerin bakışından ayrılır. Lerzan, Talha’yı kıskandığını itiraf etmekle beraber, Müşfik’in herhangi bir tehlike unsuru taşımadığını hatta bir güvenlik görevi gördüğünü söyler. Lerzan’ın “Talha’yı güneş gibi severim, toprak gibi, ağaç, su gibi. Onu kıskanmağa hakkım yok, birbirimize bağlıyız çünkü. Her şeyimiz birbirine bağlı. Ben onsuz o bensiz edemeyiz. Alınyazımız kenetlenmiş. Neden, bilmiyorum, yahut da öylesine biliyorum ki unuttum artık. Suladığım çiçek gibi. Korkmak boş. Bir gece Müşfik’in tehlike değil güvenlik olduğunu duydum” sözleri de onun sevgi anlayışının diğer kadın karakterlerden farklı olduğunu gösterir. Lerzan, ilişkiyi bir üstünlük veya hâkimiyet kurma çabası olarak görmez. Lerzan’ın ilişki kavramının daha doğal ve sevgiye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Lerzan’ın, “kadın ne denli genç olsa, ana olduktan sonra bir sürü şeyleri anlıyor. Ama Müşfik’in dediği gibi, bir yerde anlayışsız, kıskanç, dar kafalı olacağımdan korkuyorum, oğlum daha büyüdüğü, on yedi yaşını açtığı zaman…”sözleri de onun diğer kadınlardan ne kadar farklı olduğunu gösterir.</p>
<p>İnsanlar arasındaki sevgi ilişkilerinin ele alındığı bu öyküde, özellikle de Müşfik’in bu ilişkilerle ilgili düşünceleri dikkat çeker. Müşfik’in “Rânâ’nın kocası kimseyi sevemez miydi ömrü boyunca? Birinin varlığından hoşlanamaz mıydı? Her anı karısının mı olmalıydı (zaten öyleydi ama Rânâ daha fazlasını istiyordu besbelli), karısınınkinden başka bir hayat karıştırmamalı mıydı hayatına” demesi, Talha’nın Müşfik’le ilişkilerini anlatırken “sevdiğim insan bir şeyi ister yahut severse o şeyi ben de ister ve ben de severim demiştim de hemen atılmış öyle olmamalı” dediğini hatırlaması, onun daha özgür bir ilişki anlayışına sahip olduğunu gösterir. Müşfik, belli kalıplara bağlı kalınarak yaşanan, bir tarafın diğer tarafı sahiplenmeye ya da kendine muhtaç etmeye çalıştığı ilişkilere karşı çıkar. Müşfik’in bu ilişkilerde karşı çıktığı şeylerin ise hep kadınlar tarafından gerçekleştirildiğini görürüz. Yazarın “Oda Oda Dünya”da “erkek dünyasının katı yalnızlığı”<em>18</em>ndan bahsetmesi ya da “Dönenen Bir”de “yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Dumanın ardından. Kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olmaz”<em> </em>demesi de bu bakımdan anlam kazanır.</p>
<p>Troya’da Ölüm Vardı’da yer alan öykülerde erkeklerin daha pasif ve yalnız oldukları kadınlarınsa daha baskın, sahiplenici ve hükmedici oldukları görülür.  Troya’da sevgilerin hep yarım kaldığını söyleyen Füsun Akatlı da Troya’da ölümün belki de bu yüzden olduğunu ve bu kitapta sevginin bir yük değil bir yüküm olduğu, olması gerektiğinin anlatıldığını söyler.<em>1</em></p>
<p><em>1. Füsun Akatlı, “Bilge Karasu”, Bir Pencereden, Adam Yayınları, İstanbul, 1983, s. 262.</em></p>
<div class="shr-publisher-2258"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Benim Adım</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/benim-adim/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=benim-adim</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/benim-adim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Apr 2010 01:42:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Beat Generation]]></category>
		<category><![CDATA[Benim Adım]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Brautigan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1921</guid>
		<description><![CDATA[“O kadar güzelsin ki, yağmur başladı.” Richard Brautigan Şöyleydi o kısacık &#8220;30 Cent, İki Kişi, Aşk&#8221; şiiri, Seni düşünerek otobüse bindim Ve 30 sent ödedim Yalnız olduğumu farketmeden Şoföre iki kişi dedim. Bir içki şişesi, bir Smith Wesson. Ava çıkacağını söyleyip de,  kendini avlayan adam. Oğuz Atay&#8217;ın sevmediği  perşembelerden birinde, haftalar sonra bulunan cesedine bakanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Richard-Brautigan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1922" title="Richard Brautigan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Richard-Brautigan-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;"><em>“O kadar güzelsin ki, yağmur başladı.”</em><br />
Richard Brautigan</p>
<p>Şöyleydi o kısacık &#8220;<strong>30 Cent, İki Kişi, Aşk</strong>&#8221; şiiri,</p>
<p><strong>Seni düşünerek otobüse bindim<br />
Ve 30 sent ödedim<br />
Yalnız olduğumu  farketmeden<br />
Şoföre iki kişi dedim.</strong></p>
<p>Bir içki şişesi, bir Smith Wesson. Ava çıkacağını söyleyip de,  kendini avlayan adam. Oğuz Atay&#8217;ın sevmediği  perşembelerden birinde, haftalar sonra bulunan cesedine bakanların intihar ettiğini varsaydığı şizofren.</p>
<p>Beat Generation dendiğinde, dehası ile William Seward Burroughs ismi ön plana çıkar. On The Road ve The Dharma Bums ile hatırlanan Jack Kerouac&#8217;ınsa, dönemdaşı Neal Cassady&#8217;e duyduğu kıskançlık göze çarpar. Allen Ginsberg &#8216;uluma&#8217;ktadır, arkaplanda Gary Snyder ve Lawrance Ferlinghetti isimleri silik silik okunur. Kadın beatnik de vardır, Diane di Prima, birkaç şiiri ya bilinir ya bilinmez. Peki Richard Brautigan?</p>
<p>Milos Forman 1975 tarihli One Flew Over the Cuckoo&#8217;s Nest&#8217;de Jack Nicholson&#8217;un canlandırdığı karakteri yaratırken, arkadaşı Brautigan&#8217;dan esinlenir.  Ağır bunalımlı, beat&#8217;in &#8216;varoluşçu&#8217; yanının en kırılgan parçası, gerçekten beceremeyen bir adam. Richard Brautigan.</p>
<p>Arada onu düşünürüm. Yazdıklarını, farklılığını, o mutsuz çocukluğunu, en çok da en sevdiğim kitap isimlerinden biri olan <em><em>Yani Rüzgar Her  Şeyi Alıp Götürmeyecek</em></em>&#8216;ini. Ankara&#8217;da Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki dükkanında Beat çevirileri yapan o koca tebessümlü Amerikan Kültür mezunu abinin dediği gibi: &#8220;Huzursuz beatnik&#8221;.</p>
<p>Ölümüyle Beat&#8217;i bitiren bu adam kimdir derseniz buyrunuz. In Watermelon Sugar (Karpuz Şekerinde)&#8217;dan, kendi kaleminden kendi adının, kendisinin tanımı:</p>
<blockquote><p>Sanırım kim olduğumu merak edip duruyorsun, ama  sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından ne geçerse  bana öyle seslen. Çok eskiden olmuş bir şey düşünüyorsan; diyelim biri  sana bir soru sordu, sen de yanıtını bilmiyordun.   Benim adım bu.</p>
<p>Belki de bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyor.   Benim  adım bu.</p>
<p>Ya da biri senden bir şey yapmanı  istedi. İstediğini yaptın. Gelgelelim yaptığının yanlış bir şey olduğunu  söylediler-“bağışla bir yanlışlık oldu,”- ve başka bir şey yapmak  zorunda kaldın.  Benim adım bu.</p>
<p>Belki de  çocukken oynadığın bir oyun ya da yaşlanıp pencerenin yanındaki  sandalyende otururken durup dururken anımsadığın bir şey.   Benim adım  bu.</p>
<p>Ya da bir yerlere yürüdün her yan çiçek  doluydu.   Benim adım bu.</p>
<p>Belki de bir ırmağa  bakakaldın. Yanında seni seven biri vardı. Sana dokundu dokunacak. Daha  dokunmadan bunu duyumsadın, anladın dokunacağını. Sonra dokunuverdi.   Benim adım bu.</p>
<p>Ya da çok uzaklardan birinin  seslendiğini duydun. Sesi neredeyse bir yankıydı.   Benim adım bu.</p>
<p>Belki de yatağa uzanmış, neredeyse uykuya dalmak  üzereydin; bir şeye güldün kendinle ilgili. Günü bitirmenin en iyi yolu.   Benim adım bu.</p>
<p>Ya da iyi bir şey yiyordun, bir  an ne yediğini unuttun, yine de iyi bir şey olduğunun bilincinde yemeyi  sürdürdün.   Benim adım bu.</p>
<p>Belki de gece  yarısı olmak üzereyken sobanın içindeki ateş bir çan gibi çaldı.   Benim  adım bu.</p>
<p>Ya da o kız sana gelip öyle dediğinde  kendini iyi hissetmedin. Bir başkasına da söyleyebilirdi: onun  sorunlarını daha iyi bilen birine.  Benim adım bu.</p>
<p>Belki de alabalıklar gölcükte yüzüyordu ama ırmak  yalnızca sekiz santim enindeydi ve ay benÖLÜM üzerinde parlıyor, karpuz  tarlaları ayışığında boyutları çarpılmış ışıldıyor, her yan karanlık ve  sanki çevredeki tüm bitkilerden birden yükselmekte.   Benim adım bu.</p>
<p>Şu Margaret keşke yakamı bıraksa.</p></blockquote>
<div class="shr-publisher-1921"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/benim-adim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dost ve Yaşamasız</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/dost-yasamasiz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dost-yasamasiz</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/dost-yasamasiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 12:27:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Vüs'at O. Bener]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1583</guid>
		<description><![CDATA[’50 kuşağının önde gelen isimlerinden biri olan Vüs’at O. Bener, 1952 yılında ilk kitabı Dost’u yayımlar. Bener’in, bu kitabında on sekiz öykü yer alır. Daha çok klasik öykü geleneğine bağlı kalınarak yazılmış bu öykülerin çoğu endişeli, tedirgin ve rahatsız edici bir havaya sahiptir. Yazarın, öykülerinde “sıkıntılı bir hava”, “kaygılı bir durgunluk”, “sefaletin lezzeti” gibi tamlamalar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vusat.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1585" title="Vusat" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vusat.jpg" alt="" width="268" height="237" /></a></p>
<p>’50 kuşağının önde gelen isimlerinden biri olan Vüs’at O. Bener, 1952 yılında ilk kitabı Dost’u yayımlar. Bener’in, bu kitabında on sekiz öykü yer alır. Daha çok klasik öykü geleneğine bağlı kalınarak yazılmış bu öykülerin çoğu endişeli, tedirgin ve rahatsız edici bir havaya sahiptir. Yazarın, öykülerinde “sıkıntılı bir hava”, “kaygılı bir durgunluk”, “sefaletin lezzeti” gibi tamlamalar kullanması da bu atmosferin yaratılmasında etkili olur.</p>
<p>Kısa bir zaman diliminde başlayıp sona eren, çoğunlukla kasaba hayatının anlatıldığı bu öykülerin kahramanları birbirlerine benzer özellikler gösterirler. Öykülerinde diyaloglardan sıkça yararlanan Bener, bir olayı ya da durumu anlatmak yerine onu diyaloglarla göstermeyi tercih eder.[1]</p>
<p>Vüs’at O. Bener’in ikinci öykü kitabı Yaşamasız, 1957 yılında yayımlanır. On bir öykünün yer aldığı bu kitapta, Dost’un devamı olarak nitelendirilebilecek öykülerin yanı sıra klasik öykü geleneğinden uzaklaşan öyküler de bulunur. Bu açıdan Yaşamasız, Bener’in öykücülüğünde bir değişimin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Dost’ta olduğu gibi yine sade ve akıcı bir dille yazılan bu öyküler, daha kapalı bir anlatıma sahip olmaları bakımından Dost’tan ayrılırlar. Bu dönem öykülerinin önceki öykülerinden ayrılan bir başka özelliği de Bener’in sıkça kullandığı diyalogların yerini yavaş yavaş iç-monologların almaya başlamasıdır.</p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi bir değişimin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz Yaşamasız’a, sonradan eklenen, yenilikçi ve deneysel bir anlatımın benimsendiği Kuş ve Öfke adlı öyküler de geleneksel öykü kalıplarından bir kopuş olarak nitelendirilebilirler.</p>
<p>Dost ve Yaşamasız’ın birlikte yapılan baskılarına eklenen Biraz da Sen Ağla Descartes, Lâedri ve Bakanlık Makamına, farklılıklarını hemen belli eden öykülerdir. Semih Gümüş bu öykülerin Bener’in geçiş dönemi öyküleri olduklarını dile getirir.[2]</p>
<p>Anlatım açısından ufak tefek değişiklikler gözlemlense de Bener öykülerinde değişmeyen bazı unsurlar vardır. Bunların başında mekân ve öykü kahramanlarının özellikleri gelir. Bener öykülerinin büyük bir kısmı kasabada geçer. Bener’in öykü kahramanları da bu kasabalarda yaşayan, yarı-aydın olarak nitelendirebileceğimiz kişilerdir. Çoğunluğunu orta yaşlı erkeklerin oluşturduğu bu öykü kahramanlarının başlıca özellikleri de bulundukları mekân ve kurdukları ilişkilerde bir yabancılaşma yaşamalarıdır.</p>
<p>Dost – Yaşamasız’da bulunan otuz iki öyküye baktığımız zaman bu öykülerden yalnızca Havva ve Monolog’da kadın anlatıcıya rastlarız. Havva’da da olayları küçük bir kız çocuğunun bakış açısından takip ederiz. Dolayısıyla öykülerin çoğuna erkek dünyasının egemen olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun yanı sıra öykülerin geneline baktığımızda kadınlara karşı olumsuz bir bakış açısının bulunduğunu da söylemek mümkündür. Bu öykülerde kadınlar “zavallı basit kadın”, “şu kadınların hepsi kuş beyinli” gibi tamlamalarla nitelendirilir ve “baştan savılacak birer nesne” olarak görülürler.</p>
<p>Eylemlerden ziyade iç-eyleme yönelik öyküler yazdığını daha önce de söylediğimiz Vüs’at O. Bener, öykülerinde genellikle dostluk, aldatma/aldatılma, kuşku, korku, sıkıntı, endişe, güvensizlik, kötülük ve öteki olma gibi durumları ele alır. Bu öykülerde, içeriğe uygun olarak iç-konuşmalara da sıklıkla yer verilir. Neredeyse tüm öykülerinde bir çatışma unsuru bulunan Bener, kişinin iç-dünyası ya da başka kişilerle olan çatışmaları üzerinde durur.<br />
Öykülerinde, birbirine benzeyen karakterlerini hiç tekrara düşmeden, farklı ruh halleri içinde başarıyla kaleme alan Vüs’at O. Bener, “öykücülüğümüzün olanaklarını zenginleştiren yazarlardan biridir.”[3]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>[1] Tutumlu, Reyhan, Vüs’at O. Bener’in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım, Doktora Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2007, s. 26.<br />
[2] Gümüş, Semih, “Lâedri”, Kara Anlatı Yazarı: Vüs’at O. Bener, Can Yayınları, İstanbul, 2008, s. 120<br />
[3] Gümüş, Semih, “İlki: Öykücülüğümüzün Başyapıtlarından”, Öykünün Bahçesi, Can Yayınları, İstanbul, 2008, s. 82.</p>
<div class="shr-publisher-1583"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/dost-yasamasiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın, Yazar, Derviş, Anne: Elif Şafak</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kadin-yazar-dervis-anne-elif-safak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kadin-yazar-dervis-anne-elif-safak</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kadin-yazar-dervis-anne-elif-safak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2009 15:52:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dide Gokay</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Şafak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=597</guid>
		<description><![CDATA[Elif Şafak ismi son aylarda olduğundan da fazlaca kulağa çalınan bir isim haline gelmişken durup da “Elif Şafak kimdir abi?” diye soran, “Ben Elif’in ciğerini bilirdim de peh, çok değişti canım. Eskisi gibi değil.” diyen veya “Zaman Gazetesi’nde yazıyordu işte, olsa olsa ne olur ki ondan.” şeklinde kızan insanlar vardır tabi ki. İşbu yazı ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ElifSafak.jpeg"><img class="aligncenter size-full wp-image-881" title="ElifSafak" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/ElifSafak.jpeg" alt="" width="207" height="245" /></a></p>
<p>Elif Şafak ismi son aylarda olduğundan da fazlaca kulağa çalınan bir isim haline gelmişken durup da “Elif Şafak kimdir abi?” diye soran, “Ben Elif’in ciğerini bilirdim de peh, çok değişti canım. Eskisi gibi değil.” diyen veya “Zaman Gazetesi’nde yazıyordu işte, olsa olsa ne olur ki ondan.” şeklinde kızan insanlar vardır tabi ki. İşbu yazı ise tüm bu insanları kucaklaması ve Tramvay Durağı’na [aşırı] gecikmiş merhabam olması dileğiyle yazılıyor efem.</p>
<p>Elif Şafak&#8217;a baktığımızda üç aşağı beş yukarı gördüklerimiz şunlar: Issızlık, soğukluk, dinginlik, muğlaklık. Kapalı bir kutu gibi. Hakkında pek az şey biliyoruz. Çocukluğunu dünyanın değişik ülkelerinde geçirmek zorunda kalmış bir kız çocuğu, en yakın arkadaşı kitaplar, kitapların dünyasında o kadar kayboluyor ki gözlem yeteneği çok gelişkin, insanlardan uzak, hayal dünyasına yakın.. Gençliğinde haşin, bilinmezlikler dolu, kapalıkapalıkapalı, çok fazla sorgulayan, çok az cevap bulabilen biri iken Mesnevi’ye saran, lahana gibi kat kat giyinip, siyah ve gri renklerden vazgeçmeyen genç kadın yazar. Dinci basına yakınlığıyla bilinen Eyüp Can ile yapılan bir evlilik, birinin yorgunluğunu henüz atmışken 2. çocuğa hamile olmalar, dünyaca tanınan bir yazar sıfatı, kitapların pek çok yabancı dile çevrilmesi gibi gibi.. <span id="more-597"></span>Bana sorarsanız, ona baktığımda bir aidiyetsizlik görüyorum. Aitlik kavramı en basitinden nüfus cüzdanımızda babamızın/eşimizin memleketinin yazması olarak görüldüğünde bile ElifŞafak&#8217;a dair bu düşüncem değişmiyor. Bunun asıl sebebi de onun bir &#8220;babasız kızlar balosu&#8221; katılanı olması. Türk Edebiyatı&#8217;ndan babasız kızlar balosunun diğer müdavimlerini örneklemem gerekirse hemen fazla da uzağa gitmeden kamerayı Perihan&#8217;a çeviririm: Söz sende, Perihan Mağden! Çok tehlikeli sonuçlar doğuran iki ortak noktaları var iki kadının da ama temelde çok ayrılar birbirlerinden. Babasız büyümüş olmak ve tek çocuk olmak. Bu iki şey biraraya gelince, barut ve ateş gibi oluyor ve bum! Üstelik kadınlardan bahsediyoruz. Daha derin ve dehşetengiz bir halet-i ruhiye.. Sorgulamalar içinde geçen bir çocukluk, yara bere ve bol dengesizlik ile geçen bir ergenlik ve nihayetinde kadın olunca bunlar bitecek diye sanmak. Oysa her şeyin daha yeni başlıyor olması.. Elif Şafak da pekala Perihan Mağden&#8217;in olduğu noktadan seslenebilirdi şu an bize veya vice versa. Ama ondaki dinginlik, ruhundaki gel-gitlere geçit vermeyen yüzü sayesinde böylesi bir durumdan kurtulduk. Kurtulduk diye düşünüyorum zira 1 Perihan Mağden yeter de artar bile!</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.elifsafak.us/resimx/resim_20090518221150_1.jpg" alt="" width="532" height="337" /></p>
<p>Elif Şafak, özellikle 2006 yılında, Baba ve Piç yayınlandığı zaman, gazetelerin anasayfasından düşmeyen bir hadise haline gelmişti 301&#8242;den yargılanmasıyla. Pek çok insan da o dönemde tanıştı zaten Elif Şafak ismiyle. Kafası karışık olanlar ise onu nereye koyacaklarını bilemediler. Ermeni bir kitap karakterinin ağzından Türklere hakaret [mi] ediyordu, Zaman Gazetesi&#8217;nde yazıyordu, tasavvufla ilgileniyordu, pek çok konuda fazlaca bilgiliydi. Yazdığı kitaplara şöyle bir bakıyoruz da; kah gurbetteki insanların yabancılaşması, kah yabancı kültürler, kah dinler, kah yemekler hakkında yazıyordu. Onda şöyle bir duruş var; bir konu hakkında konuşuyorsa o konuyu a&#8217;dan z&#8217;ye biliyordur. Bir de özellikle Mahrem ve Bit Palas&#8217;a baktığımızda masal anlatmayı seven bir yanını da görürürüz Elif Şafak&#8217;ın. Hatta Bit Palas&#8217;ın masalsı havası, Murathan Mungan&#8217;ın Yedi Kapılı Kırk Oda&#8217;sını anımsatmıştır. İki yazarda da masal anlatıcısı olmayı seven ama bunu insanın gözüne sokmadan, gizliden gizliye yapan bir yan var. Buna katılıp katılmadığını Murathan Mungan&#8217;a sorduğumuzda ise tipik Murathan cevabı alıyoruz: Bir gülümseme akabinde &#8220;Ama Elif Şafak hakkında söyleyeceğim şeyler dedikoduya girer.&#8221;<br />
Elif Şafak kitabı okurken, en çok merak ettiğim nokta şuydu: Neler dönüyor o kafanın içinde? Tahmin bile edilemez. Ama takdire şayan. Düşünsenize kaçımız 30 yaşına geldiğinde 1 öykü kitabı (Kem Gözlere Anadolu), 3 de roman (Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem) yazmış olabilir/yazdı/yazacak? Hadi yazdı diyelim, bunların hepsinde değişik konulardan bahsedip insanı sıkmayan bir üsluba sahip olabilir? Sonuçta 30 yaş dediğimiz şey çok da fazla süre değil. Bir insan bu sürede bir anını bile gözlem yapmadan geçirmeyip, insanları ve mekanları inceleyerek geçirirse ancak, bu kitapları yazabilir diye düşünürüm hep. Bu açıdan hafif bir kıskançlık ve merak duymamak elde değil Elif Şafak&#8217;a karşı. Övgüleri de ne denli hak ettiği ortada. Derken derken derken..</p>
<p>Elif Şafak, okuyucularına ilk ayıbını [ayıp?] ilk çocuğuyla yaptı. Lakin EyübCan ile evlenmesine hiçbir zaman anlam veremeyen ben bile ortaya çıkacak sonucu [çocuk?] merakla bekledim. Tamam dedik, Şehrazat Zelda&#8217;dır, canımızdır, annesinindir cümlesinin yüklemine bile gelemeden hoop bir haber daha: Yeni bir çocuk yoldadır. Çocuklar her insanın olduğu gibi ElifŞafak&#8217;ın da şurasına dokundu. Bu konuda ona kızamayız. Ama bu bir eski/yeni karşılaştırmasıysa, &#8220;eski&#8221; ile &#8220;yeni&#8221; arasında kilometrelerce fark varsa ve en önemlisi bir ElifŞafaksever isem acımasızlaşabilirim de sanırım. Derken bu iki olay arasında hala yadırgadığım ve yadırgayanların sayısının pek de az olmadığı bir şey gerçekleşti: ElifŞafak yollarını Metis Yayınları ile ayırıp, sevgili DoğanAmca&#8217;nın Doğan Kitabına geçti. Yıllarca Elif Şafak isminin altında Metis&#8217;in sembolü kargayı görmeye alışmış gözlerimiz, hem ebatı hem de kapak tasarımcısı değişmiş &#8220;Siyah Süt&#8221;ü nasıl karşılayacağını bilemedi. Kızmak isteyenleri durduran bir etkisi de vardı Siyah Süt&#8217;ün. Çünkü ilk defa Elif Şafak&#8217;a dair otobiyografik bilgileri görecektik bu kitapta. Doğum öncesi, doğum sırası ve doğum ertesi halet-i ruhiyelerinden yola çıkarak, Parmak Kadınlar yaratan Elif Şafak bizi şaşırtmıştı. Tam da kızamamıştık aslında. Bazen dalgınlıkla kitabın kapağında Metis&#8217;in kargasını aradığımız zamanlar dışında bittabi.. Sonrasında ise Siyah Süt’e dair bir sürü şey atıldı ortaya: Kitaptaki Adalet Ağaoğluyla yapılan diyalog gerçek midir, hayalgücü olması hata mıdır, yazarın hayalgücünü işine katmasından doğal bir şey var mıdır, tüm bu olanlar doğal mıdır gibi gibi pek çok gazete/dergi/köşeyazısında tartışılan şeyler oldu. Sonuç ne oldu peki? Elif Şafak cephesinden gelen muğlak bir cevap ve tartışanlara düşen bir suskunluk.</p>
<p>Son romanı &#8220;Aşk&#8221;a gelirsek -ki gelmek istemiyorum aslında- gözlerimi pembe renkle barıştıran kitap diyebilirim. Etrafta o kadar fazla var ki.. Bir cafede, sahilde, otobüste, evine gittiğim pek çok insanın kitaplığında.. Her yeri bir &#8220;Aşk&#8221; hali sardı. Televizyon programlarında &#8220;Aa canım okuyorum ben şu an.&#8221; dedi şen şakrak sesiyle sunucular.. Erkek adam pembe kitap okumaz diyenlere de çözüm yine DoğanAmca&#8217;dan geldi: Aşk&#8217;ın gri renkte kapaklısı çıktı!<br />
Baba ve Piç&#8217;i [ki yaklaşık 400 sayfadır kendisi] yemek yemeden, tuvalete giderken bile elimden bırakmadan, uyumadan aralıksız 5 saatte falan okumuş bir insanım ben. Elif Şafak kitaplarını elimde uzun süre göremezsiniz, zira hemen sonuna ulaşmak gibi bir his uyandırıyor bende. Ama Aşk hakkında ne diyebilirim? Okumadım. Düşüncelerine çok önem verdiğim bir arkadaşım &#8220;Eski Elif değil bu.&#8221; dedi. Okumadım ben de. Bunun yerine döndüm dolaştım, Mahrem&#8217;deki Nazar Sözlüğü&#8217;ni yeniden gözden geçirdim. Bit Palas&#8217;ın altını çizdiğim yerlerini okudum yeniden. Araf&#8217;ta bahsedilen şarkıları dinledim sırasıyla. Çünkü Aşk&#8217;ı ne zaman elime alsam aklıma birkaç ay önce bir televizyon programına katılmış Elif Şafak&#8217;ın görüntüsü geliyor. Diğer konuğumuz, yeniden hamile olduğu haberini duyurmuş olan Gülben Ergen. Çocuklar üzerine muhabbet etmeye başlıyorlar. Bizimkisi kreşte şöyle davranıyor, yok valla bizimki gayet sosyal vesaire vesaire. Elif Şafak daha birkaç seneye kadar buğulu bakışlarının ardında hayran olunası bir zekayı barındıran sevilen bir yazardı. Artık o buğulu gözlere baktığımda anneliğin verdiği kutsallığı görüyorum. Yorgunluğu. Huzuru. Bir de etkisini gün geçtikçe arttıran tasavvufun. İnanç ve anneliğin kesiştiği bir nokta ve Elif Şafak şu an tam orada duruyor. Geçtiğimiz aylarda bir dergi için 20&#8242;li yaşlarına mektup yazan o kadının 20&#8242;li yaşlarını ne kadar özlediğimi anlıyorum. Kitap karakterlerini, mekanlarını, dinlediği müziği. Yazımızın sonuna da bu mektubu koyarsak en bi afili son olur diye düşünüp, herkesi gözlerinden öpüyorum.<br />
<img class="alignnone" src="http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/12216/imperiaflex_0_0_0.jpg" alt="" width="370" height="277" /><br />
“<em>sevgili adaşım,<br />
yirmili yaşlarım,</em></p>
<p><em>adaşım diyorum sana çünkü hem bensin, hem de bir yabancı. senden sonra ne çok şey değişti hayatımda. ne kadar çok düştüm, yara bere içinde dizlerim, dirseklerim. ne kadar çok doğruldum, yenilendim, zenginleştim içimde. çok şükür. sana verecek en ufak bir nasihatim bile yok. çünkü biliyorum ki dinlemeyeceksin. hatta ben ne dersem, inadına tam tersini yapma ihtimalin var. öylesine dik başlısın. asi, bireyci, ayrık otu, serseri ruhlu, göçebesin. hayatta hiç evlenmeyeceğinden neredeyse eminsin. gelinlik görmek bile suratını buruşturmana yetiyor.<br />
beyaz rengi bile sevmiyorsun ki! hayatta beyaz giydiğini götmedim yirmili yaşım! senelerdir sadece siyah bir tişört ya da mevsime göre kazak, altında siyah pantolon, burnunda hızma, dudağında siyah ruj. çanta yerine heybe takıyor, habire virginia woolf, spinoza ve nietzsche okuyorsun. evlenmek bir kenara, hele çocuk yapmak, anne olmak filan zinhar yok aklında.<br />
sen daima çekip gitmek, kendini yıkmak ve yeniden yoğurmak peşindesin. deli gibi sigara içiyorsun. akşamları tütün kokuyor saçların. attı mı tepenin tası, karardı mı ruhunun pusulası, gitmek istiyorsun, sadece gitmek, çok uzaklara. bugünden düne tek bir şey söyleyeceğim sana. gerisi boş çünkü. yaşaman gereken her şeyi sen nasıl olsa yaşayacaksın. sırasıyla. hatalarınla sevaplarınla. ama bir şey var ki, ne olur tut hatırında. dursun aklının bir köşesinde, kıyısında.<br />
sakın bu kadar ciddiye alma şu anda yaşadığın aşklarını. çektiğin çekeceğin her ne aşk yarası varsa, rüzgara ver. alsın götürsün esen yel. otuzlarına geldiğinde şimdi çok aşık sandığın hallerinden, bu sevdalı demlerinden geriye bir katre bile kalmayacak. seni şefkatle kucaklıyorum.</em></p>
<p><em>adaşın elif</em>.”</p>
<div class="shr-publisher-597"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kadin-yazar-dervis-anne-elif-safak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhsan Oktay Anar</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ihsan-oktay-anar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ihsan-oktay-anar</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ihsan-oktay-anar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2009 07:19:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Oktay Anar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=369</guid>
		<description><![CDATA[İhsan Oktay Anar ile tanışmam aslında pek eskiye dayanmaz, 2006&#8242;nın 2007&#8242;ye yaklaştığı günlerde ablamdan aldığım Puslu Kıtalar Atlası kitabını bir günde heyecanla okuyunca o zamana kadar yazdıklarını hemen okumak isteyip, bir çırpıda bitirmiştim. Daha sonra Suskunlar ve Amat geldi, onları da kısa zamanda okudum. İhsan Oktay Anar o zamana kadar hiç okumadığım türden bir edebiyat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><img class="aligncenter size-medium wp-image-368" title="efrasiyab" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/efrasiyab-300x224.jpg" alt="efrasiyab" width="300" height="224" /></p>
<p>İhsan Oktay Anar ile tanışmam aslında pek eskiye dayanmaz, 2006&#8242;nın 2007&#8242;ye yaklaştığı günlerde ablamdan aldığım Puslu Kıtalar Atlası kitabını bir günde heyecanla okuyunca o zamana kadar yazdıklarını hemen okumak isteyip, bir çırpıda bitirmiştim. Daha sonra Suskunlar ve Amat geldi, onları da kısa zamanda okudum. İhsan Oktay Anar o zamana kadar hiç okumadığım türden bir edebiyat yapıyordu ve anlattığı masallar çocukluğumdan beri dinlemekten yorulmadığım şeylerdi. Bu yüzden bazen anlamlarını bile bilmediğim kelimeleri hayal gücümle birleştirip, kelimelerin anlattığından daha fazlasını kendim yarattım. Gerektiği yerde sözlüklere başvudum, hayranlığımı körükledim. Her biri özenle seçilmiş ve eleştirmenlere malzeme verecek kadar da göndermelerle dolu karakterleri benim için sadece birer masal kahramanından ibaretti, bu aşamada Rendekâr, Bünyamin ya da Davud&#8217;un kimlerden esinlenerek yaratıldığını gülümseyerek anladım, ama özellikle hiç düşünmedim. (Ben keyif aldım, bu kısmı eleştirmenlere bıraktım, maalesef bu onların işiydi!)</p>
<p>Cumartesi günkü sempozyumda Handan İnci&#8217;nin de bahsettiği gibi, mutlu okurlar için Uzun İhsan bir masal kahramanıydı ve gerçekle olan ilişkisi bizi en son aşamada bile ilgilendirmiyordu. Alaattin Bey&#8217;in açıklamalarını dinledikten sonra Zeynep ile görüşmemizde Zeynep bana &#8220;İhsan Oktay&#8217;ın göndermeleri Orhan Pamuk gibi kullanmadığını, karakterlerinin isimlerinde yaptığı göndermelerin yazarın mizah anlayışının ve kültürel birikimin izleri olduğunu ve bundan bir yol haritası çıkartmanın eserlerinin bütünlüğü açısından bir faydası olmadığını&#8221; anlatan güzel bir açıklama yaptı, bir mutlu okur olarak sonuna kadar katılıyorum. Açıklamayı destekleyen Orhan Pamuk karakterlerine baktığımızda Pamuk&#8217;un karakterler üzerinden yaptığı göndermelerin eserlerin anlaşılması açısından araştırıp okunması gerekiyor.</p>
<p>İhsan Oktay Anar temelde bir merakın eseri. Cumartesi günü kendisi için bir sempozyum düzenlendi ve tüm konu kendisiydi, yüzlerce kişi onun hakkında konuştu durdu, yaptıklarını açmaya çalıştı, kitaplarına anlam katmaya, onu daha iyi anlamaya çalıştı, ancak kendisi böyle bir sempozyumda bile yer almadı. Aslında bu bile İhsan Oktay&#8217;ı çok iyi anlatıyor, kendisinde olmayan ya da bir şekilde engellemeyi başardığı o merakı eserleri üzerinden okuruna çok iyi aktarıyor. Kitaplarının sayfasını çevirirken bir sonraki sayfada ne olacak heyecanını ve merakını duyuyorsunuz, aynı zamanda yarattığı Kostantiniye&#8217;nin her detayını kafanızda heyecanla canlandırıyorsunuz.</p>
<p>Sonuç olarak İhsan Oktay Anar Türk Edebiyatı&#8217;nın son yıllardaki en önemli yazarlarından birisi, benim de her yaptığını takip edeceğim ender isimlerden. Seçtiği, basından ve insandan uzak yolun en doğal hakkı olduğunu biliyorum, Salinger&#8217;vari bu davranışını da aslında yazarlara çok yakıştırıyorum. &#8220;Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek&#8221; birisinin bizimle aynı çağda yaşayıp, yazmasını seviyorum.</p>
<div class="shr-publisher-369"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ihsan-oktay-anar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Enderemiroğlu</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/enderemiroglu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=enderemiroglu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/enderemiroglu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Oct 2008 08:46:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=107</guid>
		<description><![CDATA[O, Ender Emiroğlu.. 1973 doğumlu sıkı bir şair, şiirini kendisine tentürdiyot olarak uygulayabildiğine inandığım biri. Son zamanlarda sıkı fıkı olduk aslında kendisiyle, 1999 yılında Şiir Atı Yayınları&#8217;ndan çıkartmış olduğu Kararan&#8217;ını okuduktan sonra hemen kendimi Mart 2004&#8242;te  Dharma Yayınları neKİtaplar serisinden çıkan  Lâ havle ve lâ kuvvete!&#8217;sine verdim. Mayıs 2008&#8242;de Etnik Sentetik&#8217;i raflarda yerini almış olsa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm1.static.flickr.com/63/171227205_5100e0fe2c.jpg?v=0" alt="" /></p>
<p>O, Ender Emiroğlu.. 1973 doğumlu sıkı bir şair, şiirini kendisine tentürdiyot olarak uygulayabildiğine inandığım biri. Son zamanlarda sıkı fıkı olduk aslında kendisiyle, 1999 yılında Şiir Atı Yayınları&#8217;ndan çıkartmış olduğu Kararan&#8217;ını okuduktan sonra hemen kendimi Mart 2004&#8242;te  Dharma Yayınları neKİtaplar serisinden çıkan  Lâ havle ve lâ kuvvete!&#8217;sine verdim. Mayıs 2008&#8242;de Etnik Sentetik&#8217;i raflarda yerini almış olsa da, ona henüz erişemediğim için okuduklarım kadarıyla size bu &#8216;aykırı&#8217; isimle ilgimle düşüncelerimi sunmak istiyorum.</p>
<p>Kararan, elbette zor bir kitap. Nabokov&#8217;un Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8217;nından bir alıntıyla aralıyoruz kitabı: &#8220;ipini koparmış acının iğrençliği&#8221;.  Yüz tanesi numaralandırılarak satış dışı tutulmuş kitaplarından şairinin. 1993-1995 arası yazmış olduğu şiirlerinin toplamı. Okuru kolay kolay kitaba dahil etmiyor şairi, o meşekkatli seanstan en az bir kez geçiriyor. Hani demiş ya bir yazar, beni yormayan kitabı neyleyeyim, gibisinden.. aynen öyle. Yer yer düz yazıya da kayan, aşırılık derecesinde hassas satırlar bunlar..</p>
<p>Lâ havle ve lâ kuvvete!, teşekkürlerle başlayan ve şairinin hassasiyetini, duygusallığını size daha ilk sayfadan hissettiren bir eser.. Kişisel fikrim, okuduğum iki kitabından bana daha bir yakınsayanı, daha bir beni rehin alanı.. Üstelik şu iki alıntıyla da daha en baştan beni germiş, etkilemiş, çizmiştir:</p>
<p>&#8220;<em>Şairlere gelince, bunların arkasına da çapkınlar, sapkınlar düşer. Görmüyor musun, bunlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Hem de yapmayacakları şeyleri söylerler. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah&#8217;ı çokça zikredenler ve kendilerine haksızlık edildikten sonra öclerini alanlar müstesna. O haksızlık edenler hangi akıbete yuvarlanacaklarını yarın bilecekler.</em>&#8221; 26 Şuara Suresi, 224-227, Kur&#8217;ân-ı Kerîm</p>
<p>&#8220;<em>Rüyada şair görmek, yaptığı işi sözlerine uymayan, iyi göründüğü halde  içi fesat dolu bir kimse ile yorumlanır.</em>&#8221; Büyük Rüya Tabirleri</p>
<p class="style4">Şiir, kendi tanımını kendisi bulacağından, sizi Pansuman&#8217;la başbaşa bırakır ve giderim..</p>
<p class="style4">1. gecenin jelatinini çıkartıp attığımda sesimden bana  usul ve tek heceli bir kent kalacak<br />
yürümekten ıslattığım yolları zarflara koyup el yapımı  bir kâğıda ismini yazacağım<br />
duvarlara resimler çizerek bağırdığım bardağı kırdım  etimi kestim bir göz daha açtım<br />
hayata bir göz daha alkole ve kana bulanan uykusuz  kalıp dönerek ilerlediğim siyah<br />
yataklarda kabuklarını kopartıyorsun gece  uykusuzluklarında etimi alkolle pansuman<br />
ettiğim bundandır.</p>
<p class="style4">2. biraz daha alkol çekmeliyim damara biraz daha kan akmalı daha tek başına dönerek<br />
ilerliyorsa siyah bir tren sınırdan sınıra  geçmekteyken habersiz ve uykusuz sessiz sedasız<br />
şiirler yazdığımdandır.</p>
<p class="style4">3. gece intihara hecedir alkol aşkın vesvesesidir.</p>
<p>Not: http://www.enderemiroglu.com/ adresinde kendisi hakkındaki her ayrıntıyı bulabilirsiniz.</p>
<div class="shr-publisher-107"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/enderemiroglu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

