<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Öykü</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/edebiyat/oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Deli Kadın Hikâyeleri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=deli-kadin-hikayeleri</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 19:49:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Seda Sualp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Deli Kadın Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mine Söğüt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=7313</guid>
		<description><![CDATA[Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım. Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret, Doğurmaya mahkum, Çocuklarını kaybetmekle mühürlü, Yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım. İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların Delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım. O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım. diyerek başlıyor ve “delirerek ölenlere” ithaf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><em><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/deli-kadin-hikayeleri.jpg"><img class="size-full wp-image-7314 aligncenter" title="deli-kadin-hikayeleri" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/deli-kadin-hikayeleri.jpg" alt="" width="270" height="419" /></a></em></p>
<p style="text-align: left;"><em>Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.</em></p>
<p><em>Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,</em></p>
<p><em>Doğurmaya mahkum,</em></p>
<p><em>Çocuklarını kaybetmekle mühürlü,</em></p>
<p><em>Yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.</em></p>
<p><em>İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların</em></p>
<p><em>Delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.</em></p>
<p><em>O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım. </em></p>
<p><em></em>diyerek başlıyor ve<em> “delirerek ölenlere” </em>ithaf ediyor<em> </em>kitabını Mine Söğüt. Delirmeyi, delirerek ölmeyi idrak edebilmek, anlayabilmek çok yakın tanıklıklar olmadan ya da insan kendini deliliğin sınırında hissetmeden pek mümkün değilmiş gibi geliyor. Hele de söz konusu “kadın” olunca… Ancak yazar, bir çok öyküsünde insanın geldiği kaotik noktayı, onu buraya getiren duygu durumlarıyla beraber hissetmemize, algılamamıza olanak tanıyor. Kadınlığa dair, cinsiyete dair uçurumların kenarlarında gezdiriyor okuyucusunu.</p>
<p>Kitap 21 öyküden oluşuyor ve 21 inde de ağır bir yalnızlık kol geziyor. Ana karakterler hep kadın da olsa, bazı öykülerde yer alan erkek ve çocuklar da çok yalnız. Tacizi, tecavüzü, ensesti, ağır kayıpları, tanıklıkları, kadının saçı ve ayak ucu arasında gerçekleşen acı veren, deliliğe götüren ve intiharın eşiğine getiren durumları öykülerde çoğunlukla sona saklayarak, kendine has bir dille anlatıyor yazar.</p>
<p>Travmatik olan bu durumları, yazarın da sürpriz olsun diye öykü sonlarında açıklığa kavuşturduğunu sanmıyorum. Kitabı edindiğinizde, önce ismi dikkate alıp, daha okumaya başlamadan Bahadır Baruter imzalı resimlere şöyle bir göz gezdirirseniz, az sonra okuyacaklarınız hakkında hafif bir karın ağrısı hissetmeye başlayabilirsiniz. Belli ki hassasiyetlerinize bir yerden de olsa temas edecek. Özellikle resimler gerçekten etkileyici, birçok duygunuza sesleniyor.</p>
<p>Öykülerin tamamına yakınında çokça yer alan kelime ya da kelime öbeği yinelemeleri, bazen insana çarpıyor ve yerinde kullanılmışlığı hissettirip, işaret edilen anlamı kuvvetlendiriyor ama bazen de gereksiz ve hoyratça öykülere savrulmuş gibi geliyor. Bu elbette ki bir tercih ama ben bu tercihten çok hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Okunan şeyin duygusu okuyucuya yeterince geçiyorsa, anlamın daha daha kuvvetlenmesi kaygısına çok da gerek olmadığını düşünüyorum.</p>
<p>Şayet bu yineleme, bu tekrar hali “deliliğe” bir atıfsa; çoğu öykünün içeriği ve ifade biçimi yinelemelere gerek kalmadan derdini anlatıyor zaten.</p>
<p>21 öykünün 21 inin de çok iyi olduğunu söyleyemeyeceğim ama yalnızca bir ya da birkaç öykünün bile içinizde bir yerlere çarpması, aklınızı meşgul etmesi, heyecanlandırması ihtimali için karıştırılması, bakılması ve okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap “Deli Kadın Hikayeleri”.</p>
<p>Kitabın tanıtım videosunu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=qs8DTm1v3XY">http://www.youtube.com/watch?v=qs8DTm1v3XY</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="shr-publisher-7313"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadınların Kaleminden Bu Sefer “Mor” Akacak</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kadinlarin-kaleminden-bu-sefer-%e2%80%9cmor%e2%80%9d-akacak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kadinlarin-kaleminden-bu-sefer-%25e2%2580%259cmor%25e2%2580%259d-akacak</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kadinlarin-kaleminden-bu-sefer-%e2%80%9cmor%e2%80%9d-akacak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Aug 2011 12:41:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Akdemir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Kadına Öykü Yarışması]]></category>
		<category><![CDATA[Kaos GL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6662</guid>
		<description><![CDATA[Bu sene 7.’si düzenlenecek Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda kadınların kaleminden “Mor” öyküler bekleniyor. Kaos GL’nin düzenlediği ve teması &#8220;Mor&#8221; olarak belirlenen 7. Kadın Kadına Öykü Yarışması’na katılım başladı. Öykülerin son teslim tarihi 16 Nisan 2012. Onur Jüri üyeliğini Pınar Selek’in yapacağı yarışmanın ödülleri, Mayıs ayında gerçekleştirilecek olan 7. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’da sahiplerini bulacak. 7. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><div><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mor.jpg"><img class="size-medium wp-image-6664 aligncenter" title="mor" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mor-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a></div>
<p>Bu sene 7.’si düzenlenecek Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda kadınların kaleminden “Mor” öyküler bekleniyor. Kaos GL’nin düzenlediği ve teması &#8220;Mor&#8221; olarak belirlenen 7. Kadın Kadına Öykü Yarışması’na katılım başladı. Öykülerin son teslim tarihi 16 Nisan 2012. Onur Jüri üyeliğini Pınar Selek’in yapacağı yarışmanın ödülleri, Mayıs ayında gerçekleştirilecek olan 7. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’da sahiplerini bulacak.</p>
<p><strong>7. Kadın Kadına Öykü Yarışması Çağrı Metni</strong></p>
<p>2006 yılında “Mutlu Aşk Vardır” temasıyla yola çıktığımızda hedef “belleklere kazınmış karanlık bir imajı silmek”ti. Bugüne dek kadınların kadınlara olan aşkını anlatan filmler, romanlar ve öykülerde canavarlaştırılmış lezbiyenler ve biseksüel kadınlar görmüş, sonu hep mutsuz biten, ruhsal çalkantılar içinde gidip gelen, şiddetle bezeli ve yaralayıcı ilişkilere tanık olmuştuk. Mutlu ve umutlu biten öykülere hasret kalmıştık. Kurgu ya da gerçek, kendi hikâyelerimizi kendimiz anlatalım, mutluluklarımızı paylaşalım, bizi görmezden gelenlere, hiçe sayanlara ve duygularımızın üzerinde tepinenlere inat birbirimize öykülerimizle gülümseyelim istemiştik.</p>
<p>İkinci yarışmamızda &#8220;İlk Adım, İlk Kadın, İlk Aşk&#8221; dedik ve “ilk”lerin hissettirdikleriyle buluştuk yeniden. Üçüncü yarışmamızda, kadınların kaleminden akan “Ten ve Tutku” dolu öyküleri okuduk coşkuyla. 2009 yılında, bu coşkuyla “Ütopya”larımızın peşine düşelim dedik. Beşinci yarışmamızda, ütopyalarımızın gülümsemesini hep yanımızda taşıyarak, gördüklerimize, duyduklarımıza, yaşadıklarımıza ve bunların bize düşündürdüklerine, hissettirdiklerine geri döndük ve “Bir Kadın (mı) Sevdim(?)” dedik. Geçen sene de “Her Yerdeyiz” diyerek saklandığımız, hapsedildiğimiz mekânlardan seslendik. Bu sene ise kalemlerimizden “Mor” aksın istedik.</p>
<p><strong>Bu Sene Tema “Mor”&#8230;</strong></p>
<p>Gerçek olan hep elle mi tutulur? Herkes için tek bir gerçeklik mi var? Değişmez mi? Bize sunulan gerçeklik, gördüğümüz her şey bizim mi? Renkleri aynı mı görürüz? Hepsi herkes için aynı şeyi mi simgeler? Görünenin hissettirdiği aynı gibi dursa da; yaşadıklarımızın, yorumlarımızın, hissettiklerimizin, renklere yüklediğimiz anlamların farklılığı içinde başka türlü algıladık bazı renkleri.</p>
<p>“Mor” gibi&#8230;</p>
<p>Görmekle kalmadık “Mor”u, hissettik, işittik, tattık, sevdik belki “Mor” olanı, belki de nefret ettik “Mor” olandan… Bazen aşkın nişanesi bazen neftetin izi oldu tenimizde düşen mor ama hep kadınlığımızın rengi. Kimi zaman ağırlığını hissettik hatta belki de hayatımızın bir dönemine bu rengin adını verdik, bu renkle andık, hatırladık o zamanları. Kimi zaman avucumuzun tam ortasında tuttuk sımsıkı hiç bırakmamacasına, kimi zamansa meydanlarda sesimizin rengi oldu isyanımızın ateşiyle…</p>
<p>Kadın kadına aşklarımızın, heyecanlarımızın, hüsranlarımızın ve sevinçlerimizin neresine düşer “Mor”? Ya sizin için “Mor” neydi ve hayatınızın neresinde şimdi? Heyecanla bekliyoruz “Mor”a bulanmış öykülerinizi…</p>
<p><strong>Bu Senenin “Onur Jürisi”</strong></p>
<p>1971 İstanbul doğumlu sosyolog, araştırmacı, yazar, feminist ve barış aktivisti Pınar Selek, dışlananların ve birbirini dışlayanların ortak atölyesi olan “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin kuruluşuna öncülük etmiştir. Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından ve aktivistlerinden biri olan Selek, barış ve insan haklarıyla ilgili çalışan birçok STK ve harekete destek vermektedir.</p>
<p>Ayrıca Amargi Feminist Teori Dergisi editörlüğünü yapmaktadır. Çeşitli dergilerde makaleleri yayınlanan ve bir dönem Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapan Selek’in EZLN Zapatist hareketin bildirileri ve Marcos’un mektuplarından oluşan “Ya Basta! Artık Yeter”adlı çeviri/derleme (Belge Yayınları/1999); Ülker Sokak’ta travesti ve transseksüellerin dışlanmasını konu alan “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (Aykırı Yayınları/2001); barış mücadelesinin ve genel anlamda tüm sol muhalefetin yaşadığı sorunların da ele alındığı &#8220;Barışamadık&#8221; (İthaki Yayınları/2004); farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırması “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (İletişim Yayınları/2008); masal kitabı “Su Damlası” (Özyürek Yayınları/2008) ve 12 Eylül sonrası yılları anlattığı &#8220;Yolgeçen Hanı&#8221; (İletişim Yayınları/2011) adlı kitapları yayınlandı.</p>
<p><strong>7. Kadın Kadına Öykü Yarışması &#8211; 2012 : “Mor” Başvuru Koşulları:</strong></p>
<p>• Yarışma, Türkiye’de ya da yurt dışında yaşayan bütün kadınlara açıktır.</p>
<p>• Yarışmaya daha önce yayınlanmamış öyküler katılabilir.</p>
<p>• Öyküler bilgisayar çıktısı olarak 6 kopya halinde gönderilmelidir. Metinler 12 punto ve Times New Roman karakterinde yazılmış olmalıdır.</p>
<p>• Bu formatta yazılacak öyküler en fazla 4 sayfa olmalıdır. Belirtilen format dışında yazılarak gönderilen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.</p>
<p>• Öykülerle birlikte metnin CD ya da diskete kaydedilmiş elektronik bir kopyası da gönderilmelidir. (Cezaevindeki kadınlar ve bilgisayar kullanma olanağı bulamayanlar, durumlarından jüriyi haberdar etmeleri halinde bu koşuldan muaf tutulacaktır).</p>
<p>• Adaylar yarışmaya en fazla üç farklı öykü ile katılabilirler.</p>
<p>• Öykülerin üzerine yazarın adı yazılmayacak, öykünün giriş/ilk sayfasının sol üst köşesinde rumuz belirtilecektir. Birden fazla öykü gönderen katılımcılar, tüm öyküleri için aynı rumuzu kullanacaklardır. Farklı katılımcıların rumuzlarının aynı olması durumunda Yarışma Yönetimi başka bir rumuz verebilir.</p>
<p>• Adaylar, rumuzlarının yazılı olduğu kapalı bir zarfın içine öykünün/ öykülerin adını, kendi adları, soyadlarını, rumuzlarını, posta ve e-posta adreslerini, telefon/ faks numaralar ile yarım sayfayı geçmeyen imzalı özgeçmişlerini içeren bilgileri öyküleri ile birlikte elden ya da posta yoluyla teslim edeceklerdir. E-posta yoluyla gönderilen ya da son başvuru tarihinden sonra elimize ulaşan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır. Yarışmaya gönderilen öyküler, değerlendirmeye alınsın ya da alınmasın, yazarlarına iade edilmez.</p>
<p>• Yarışmaya katılan yazarların öyküleri, sonuçların açıklanmasından sonra Kaos GL’nin web sitesinde, ilk üçe giren öyküler Kaos GL dergisinde yayımlanacaktır. Öyküler, yazarları ya da Kaos GL dışında üçüncü kişiler tarafından izinsiz kullanılamaz.</p>
<p>• Katılım ücretsizdir.</p>
<p>• Kaos GL, bu öykülerden oluşan bir kitap hazırlama ve yayınlama hakkını da saklı tutar.</p>
<p>• Öykülerin 16 Nisan 2012 Pazartesi saat 18:00’e kadar gönderilmiş olması gerekir.</p>
<p><strong>Ödüller:</strong></p>
<p>Birinci olan öykünün sahibi 300 TL ya da iki kişilik bir hafta sonu tatili kazanacak. İkinciliğe değer görülen yarışmacımızı ise 200 TL ya da hoş bir restoranda iki kişilik leziz bir akşam yemeği bekliyor. Yarışmanın üçüncüsü ise 100 TL ya da sürprizlerle dolu bir sepet arasında karar verecek. Yarışma ile ilgili gelişmeleri Kaos GL’nin web sayfasından takip edebilirsiniz.</p>
<p><strong>Değerlendirme:</strong></p>
<p>1- Öyküler 6 kişiden oluşan &#8220;Öykü Değerlendirme Jürisi” tarafından değerlendirilecektir.</p>
<p>2- Öykü Değerlendirme Jürisi, öykülerin toplumsal cinsiyet rolleri eşitliği yaklaşımıyla yazılıp yazılmadığını da dikkate alarak değerlendirme yapacaktır.</p>
<p>3- Öykü Değerlendirme sonuçları Mayıs ayının ilk haftasında Kaos GL’nin www.kaosgl.org adresindeki web sayfasında açıklanacaktır.</p>
<p>4- Elenen öyküler, sahiplerine iade edilmeyecektir.</p>
<p>Jüri: Burcu Ağaç, Burcu Ersoy, Damla Gülmez, Güzin Yamaner, Selen Doğan, Şehri Karayel</p>
<p>Onur Jüri Üyesi: Pınar Selek</p>
<p><strong>Son Teslim Tarihi:</strong></p>
<p>16 Nisan 2012</p>
<p><strong>Öykülerin Gönderileceği Adres:</strong></p>
<p>Kaos GL Derneği</p>
<p>GMK Bulvarı, 29/12, Demirtepe/ Kızılay – Ankara</p>
<p>Yarışma hakkındaki sorularınız için: yarisma@kaosgl.org</p>
<div class="shr-publisher-6662"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kadinlarin-kaleminden-bu-sefer-%e2%80%9cmor%e2%80%9d-akacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sleep Has His House</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sleep-has-his-house</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2011 13:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Anna Kavan]]></category>
		<category><![CDATA[Sleep Has His House]]></category>
		<category><![CDATA[Uyku Tanrısının Evi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4508</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gece, benim annemdi.&#8220; Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür? Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği Şarkı Okuma Kitabı&#8216;na göz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4509" title="Anna Kavan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan-297x300.jpg" alt="" width="297" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;Gece, benim annemdi<em>.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür?</p>
<p style="text-align: left;">Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;na göz gezdirirken, bir Sting şarkısı olan <em>Fragile</em>&#8216;ın ona söylettiği şu cümle üzerinde durakalıyorum: &#8220;Bir tokatla ölmeyecek kadar büyüdüğünüz ândan itibaren dayak yersiniz&#8221;. Sevgisizlik ve onun yakın arkadaşı şiddet, her ne kadar tartışmaya açıksa da, önce adına &#8216;aile&#8217; dediğimiz kurumda başlıyor ve taşıdığı meşruiyetle okula, topluma, devlete, orduya sıçrıyor. Bireyden beklenenler var, çeşitli ödev ve yükümlülükler, sonra uyulması gereken kurallar kanunlar. Bitmeyecek bir iç savaş.<strong> Let Me Alone</strong> (Beni Rahat Bırak) isimli kitabındaki bir karakterden adını alan Anna Kavan da, kendisini sevmediğini bildiği bir anne tarafından büyütülmüş, henüz Helen Emily Woods adında bir çocukken yitirdiği babasının yerine amcasını koymaya çalışmış bir sevgisizlik mağduru; bir doğarken kaybeden.  İleride, Kadın Özgürlüğü Hareketi (<em>Woman&#8217;s Liberation</em>)&#8221;nin önemli bir simgesi olacak olan kitabından cımbızladığı bu ismi sahiplenmeden önce, hayatındaki eksik &#8216;baba figürü&#8217;nü iktidar sahibi olduğuna inandığı bir başka erkekte tamamlamaya çalışması bunun net bir göstergesi sayılabilir.</p>
<p style="text-align: left;">Kurgu aşağı yukarı bellidir; ailede başgösteren hastalık bireyleşen Anna&#8217;nın özel hayatına da sirayet eder: erken, yanlış bir evlilik. Kokainle erken yaşta tanışmak. Hızlı bir metastazdır bu, ve eğer &#8216;talih&#8217; yaver gitmiyorsa yakanızı kurtarmanız zordur. Anna, &#8216;genç kızlık&#8217; depresyonundan ve sonraları hayatını tümüyle etkisi altına alacak olan majör depresyondan sıyrılabilmek umuduyla evliliğinini noktalandırır. İleride şehit düşeceğini bilmediği oğlu Brian yanında olsa da, artık yalnızdır. İlk kitabını bu sıralarda, adını alacağı Anna Kavan&#8217;ı yarattığı kitabını ise bundan sonra yazar. Sonra yeni bir evlilik, yeni bir çocuk, ama yine eski kayıtsızlıklar, bitmeyen karı-koca kavgaları, artık huyunu suyunu bildiği kokainden eroine serin bir atlayış. Birkaç yakınının desteğiyle yatırıldığı hastanede yakınlaştığı psikologunun ölümü ile gelen &#8216;gerçek kaybediş&#8217;. 67 yaşında, Londra&#8217;da, kalp krizi nedeniyle dünyevi yaşama elveda derken bile elinde &#8216;Bazooka&#8217; adını verdiği eroin dolu şırıngasının olmasının temel nedenlerini bu şekilde özetleyebiliriz sanırım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4510" title="Helen Woods" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-İNSANLAR ÇOĞUNLUKLA GECE DOĞAR VE ÖLÜRLER</strong>-</p>
<p style="text-align: left;">Mitos&#8217;tan &#8217;94 yılında ilk baskısını Şefika Komçez çevirisiyle yapan Sleep Has His House, <em>Uyku Tanrısının Evi</em>, ile tanışıklığımın üzerinden birkaç ay geçti. Kitap bir çırpıda bitirilmek istenmeyecek kadar lezzetli ve bir çırpıda bitirilemeyecek kadar da karanlıktı. Gerçek sorular soran cümlelerle açılıyordu:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Annemi anlatmak kolay değil. Uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetinin günlük yaşamla hiç ilgisi yoktu. Güzel olduğunu ve beni sevmediğini söylememe gerek var mı? Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">Çocukluğun el değmemiş masumiyetiyle dolu düşlere ait cümlelerden, tümüyle şiirsel bir kurguya oturtulmuş eşsiz bir anlatım dilinden mürekkep, etkileyici bir kitap Sleep Has His House. Kendisine ev olarak geceyi seçmişler için bir yol haritası. Dekorun, karakterlerin, renklerin, seslerin rüyayı görenin istediği şekilde olduğu bir yarı aydınlık ve yarı karanlık bir dünyada tin tin adımlıyoruz. Anna, yine de mutsuz olma ihtimalimiz saklı olduğundan, silkinmemiz için bizi biraz dövüyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Burayı yine de sevmediniz mi? Vaktiniz varken neden buradan çıkmıyorsunuz o zaman Tanrı aşkına? Şu an ağlayıp inleyecek zaman değil. Güçlü olun ve kalabalığa bu işi başarabileceğinizi gösterin. Siz yetkin bir bireysiniz, değil mi? Öyleyse onları neden umursuyorsunuz? Buradasınız çünkü kalabalığa ayıracak hiç zamanınız yok. Öyleyse onların lanet olası cenneti de onların olsun.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">&#8220;Ruhun en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıdır. Daha  ego bilinci yokkenki ve ego bilinci ne kadar gelişirse gelişsin ruhun  varlığını sürdürdüğü zamanlardaki kozmik geceye açılır ruh rüyada. Bilinç ayırt edicidir.&#8221; demişti <strong>Carl Gustav Jung</strong>. Kelimesi kelimesi olmasına da bu tanım aklımdan çıkmaz.  Çünkü Jung gece konusunda haklıdır: kozmik ışınımların etkisindeki gece, ruhun arazisi, bisiklet yoludur. Gece, insan kusurlarını örten; gece, kadınları güzelleştiren (<em>Ağır Roman</em>&#8216;ı hatırlayalım); gece, hayvanlarına saklanma imkânı sağlayan; vampirlerini özgür kılan gece; Anna&#8217;ya da ev olmuştur işte. Tanrı olabileceği bir ev. Tanrı olarak ölebileceği bir ev. Ve dahası.</p>
<p>*</p>
<p>Sene 2000. David Tibet arkadaşlarıyla kurduğu Current 93 adlı grubuyla Sleep Has His House adında bir albüm çıkarır. Meraklananlar için albüm <a href="http://www.mediafire.com/?7f4lchby4bfl2lr">linki</a>.</p>
<p>Ve iyi okumalar/dinlemeler.</p>
<div class="shr-publisher-4508"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Kez Yekta Kopan Konuktu!</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bu-kez-yekta-kopan-konuktu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bu-kez-yekta-kopan-konuktu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bu-kez-yekta-kopan-konuktu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Dec 2010 09:04:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Doğan Hızlan]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat Buluşmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İKSV Salon]]></category>
		<category><![CDATA[Salon İKSV]]></category>
		<category><![CDATA[Yekta Kopan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3870</guid>
		<description><![CDATA[Salon İKSV’deki Edebiyat Buluşmaları’nda Doğan Hızlan’ın konuğu bu kez Yekta Kopan’dı. Son dönemde “Bir De Baktım Yoksun” öykü kitabı ile aldığı Haldun Taner ve Yunus Nadi Öykü ödülleri Yekta Kopan’ın yeniden bir edebiyatçı olarak hatırlanmasına neden oldu. (Bu söylediğim tabii ki televizyon izleyicisi için, kendi okuru onu elbet edebiyatçı olarak görür) Televizyonda tanınmış bir yüz olmanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: left;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/DoganHizlanYektaKopan.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3880" title="DoganHizlanYektaKopan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/DoganHizlanYektaKopan.jpg" alt="" width="432" height="290" /></a><br />
Salon İKSV’deki <a href="http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanla-edebiyat-bulusmalari/" target="_blank">Edebiyat Buluşmaları</a>’nda Doğan Hızlan’ın konuğu bu kez <a href="http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanin-konugu-yekta-kopan/" target="_blank">Yekta Kopan</a>’dı. Son dönemde “Bir De Baktım Yoksun” öykü kitabı ile aldığı Haldun Taner ve Yunus Nadi Öykü ödülleri Yekta Kopan’ın yeniden bir edebiyatçı olarak hatırlanmasına neden oldu. (Bu söylediğim tabii ki televizyon izleyicisi için, kendi okuru onu elbet edebiyatçı olarak görür) Televizyonda tanınmış bir yüz olmanın yazarlar açısından ciddi bir dezavantajı var ancak Yekta Kopan bu durumu avantaja çevirmeyi başarmış olan şanslı azınlıktan.</p>
<p>Doğan Hızlan ile aralarında önemli bir kuşak farkı var. Dün akşam da üzerinde durulduğu gibi Doğan Bey “50 kuşağı”nın önemli isimlerinden birisi, Yekta Kopan ise 68 doğumlu ve ilk kitabını 2000 yılında yayımlayan, henüz &#8220;çok yeni&#8221; diyebileceğimiz bir yazar. Sanata farklı yönlerden de bakmayı başarmış iki insan olunca aradaki kuşak farkının bir etkisi kalmadı, gayet eğlenceli bir sohbet oldu.</p>
<p>Televizyon dünyası hepimizin bildiği gibi boyalı bir dünya. Her programın zamanı belli, her sunucu makyajlı ve hiç çirkin insan yok! Reklam verenlerin isteğine göre alınan konuklar, uzatılıp kısaltılan program süreleri derken güvenilmez bir ortamda, samimiyetten uzak bir hayat sürüp gidiyor. Bu hayatın içinden bir insanın yazar olabilmesi bana hep garip geldi, aslında hala da geliyor ama dün akşam okurunun karşısında son derece heyecanlanan Yekta Kopan’ın –öncelikle- yazar olduğuna artık inanabiliyorum. Okurla buluşmak yazar için tehlikeli ve ürkütücü bir deneyimdir. Kendinle hesaplaşırken metnine sakladıklarını dikkatli ve iyi bir okur fark ettiğinde aranızdaki köprüler yıkılmış demektir. Bir gün imza gününde okurunun boynuna sarılmış ağlayan yazar görürsem şaşırmayacağım, aslında bu durum yıllardır da beklediğim bir şey. Yekta Kopan&#8217;ı daha iyi tanıma fırsatı bulmak açısındna önemli bir akşamdı. Ayrıca Salon’dan “Bir De Baktım Yoksun” ile çıktım, yakında onu da yazarım.</p>
<p>Doğan Hızlan’la Edebiyat Buluşmaları keyifli geçmeye devam ediyor. Seçtiği konuklar kadar Doğan Bey’i de dinlemek büyük keyif. Yarım yüzyıllık sanat dönemimizde birçok insan tanıyan ve tanıdığı insanlarla yaşadıklarını aktarırken gülümseten, çok güzel bir insan Doğan Hızlan. Salon İKSV’ye de Doğan Bey’e konuklarını ağırlaması için böyle güzel bir ortam sundukları için teşekkür ediyorum.</p>
<p><strong>Bir de ufak not:</strong> 18 Aralık Cumartesi günü saat 16:30’da Yekta Kopan’ın Can Yayınlarında imza günü var. Kendisine imzalaması için Tarık Akan kitabı götürürseniz heyecanlanacaktır! Ayrıca Akın&#8217;dan yorum bekliyorum!</p>
<div class="shr-publisher-3870"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bu-kez-yekta-kopan-konuktu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Photocopies</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=photocopies</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2010 01:20:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Fotokopiler]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Photocopies]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3734</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.&#8220; Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: right;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3735" title="John Berger" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg" alt="" width="240" height="203" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;<em>Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.</em>&#8220;</p>
<p>Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? Melankoli bir yasak mıydı? Duygusallık acziyet miydi?</p>
<p>İkisinin de hayatları boyu pek iyimser olamadıkları gerçeği şöyle dursun, ben, merak edip durduğum o hep iyimser olabilen, umutlu bakabilen, bardağında su eksilmeyen adamlardan biri olan John Berger&#8217;le tanışmam ertesi Kafka, Dostoyevski, Tolstoy gibi ( &#8216;dünya edebiyatı&#8217; dendiğinde akla ilk damlayan) isimlerin karamsarlığı, nihilizmi, gnostizmi &#8220;insan doğası&#8221;nı farklı algıladıkları için farklı işlemiş isimler oldukları gerçeğiyle yüzleştim. Bir kısım literatürde<em> </em>abartı hislenme, uzadıkça uzayan tasvirler (Selam Balzac!) ve sonu gelmez bir melankoli ile yazıyı okunaksızlaştırmaya<em> &#8220;purple prose</em>&#8221; deniyor. İşte Berger,  tam o arada, zemini kayganlaştırmadan, tabiri caizse <em>paçavra</em> gibi kalmanıza neden olan hislerin yazarlarından, bozunuma uğrayan bir melankoliden de, bilimsel soğukkanlılıktan da uzak.</p>
<p>Hem, bu ilk değil;  Berger Tramvay&#8217;a önceden de <a href="http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/">binmişti</a>. Şimdilerde Fransa Alplerinde bir dağ köyünde yaşayan yazar, ressam, sanat tarihçisi ve şair Berger, Metis&#8217;ten 1993 yılında Cevat Çapan çevirisiyle çıkmış ve otobiyografisi sayılabilecek eseri <em>Fotokopiler</em>&#8216;de, birbirinden tamamiyle ilgisiz, bağlantısız kişilerin, yerlerin ve ânların kendisindeki  izdüşümleriyle bir süspansiyon hazırlamış (yazarı tarafından politikleştirilmiş türlü nüansların &#8216;katı&#8217;lığı okur tarafından &#8216;sıvı&#8217;laştırılabildikçe); ona  etkiyen, aklında ve yüreğinde ve belleğinde kral dairesi tahsis ettiklerini kaleme almış. Su gibi geldi.</p>
<p>29 kısa özgür metinden oluşan kitap sayesinde, uydurduğu masallarda yaşayan Kathleen&#8217;le, dağbaşlarının mizahçısı Marcos&#8217;la, -unutmadan- Berger&#8217;in yakın dostu Abidin Dino&#8217;yla olduğu kadar, &#8220;kucağı köpekli kadın&#8221;, &#8220;bisikletli kadın&#8221;, &#8220;Antigone gibi kız&#8221; vd. gibi Berger için kıymetli kişilerle tanışmanıza ön ayak olacak. &#8220;Masaya oturmuş yemek yiyen erkekler ve kadınlar&#8221;ı gördükçe, &#8220;atının gemini tutan adam&#8221;dan &#8220;şapkalı bir genç kadın&#8221;a adımladıkça irkilmenize, duyarsızlaşma ile açıklanabilecek bir tereddüte düşmenize yol açacak. &#8220;Bir kayanın altındaki iki köpek&#8221;ten sonra &#8220;bir sepette iki kedi&#8221;yi seveceksiniz. Hayat&#8217;ın diğerleri diyebileceğimiz güruhtan ayrı kabul edilemeyeceği bir çağın yolcusu olduğumuzu bir türlü kabul edemiyorsak, &#8220;<em>Ben bir başkasıdır</em>&#8221; diyen Rimbaud&#8217;ya göz kırparken &#8220;<em>Cehennem başkalarıdır</em>&#8221; buyuran Sartre&#8217;a surat çeviremiyorsak, değdiğimiz ama dokunamadıklarımız varsa ve bu tereddütle yaşlanıyorsak,</p>
<p>yalnız kalmayacağız.</p>
<p>En azından kararsızlık konusunda.</p>
<p>Çünkü Berger şöyle diyecek,</p>
<blockquote><p>[ ... ]</p>
<p>Adam bununla ilgili bir hikâyeyi anlatıyor.</p>
<p>Başlangıçta bir tutam çamurla dört kol ve dört bacak varmış. Bir gün Tanrı bunu iki eşit parçaya bölmeye karar vermiş. Sonra da bu iki gövdeyi kestiği yerlerden iplikle dikmesi gerekmiş. Yanında bir tutam iplik varmış. Bu ipliği dişiyle kendince uzunluğu eşit iki parçaya ayırmış. Ama bu işi yaparken yanılmış. Parçalardan biri ötekinden daha uzunmuş. Kısa olan parçayla gövdelerden birini dikmiş, ama iplik bu iş için biraz eksik kalmış. Öbür parça ise biraz artmış; bunun üzerine de artan parçayla bir düğüm atıp ucu sallansın diye bırakmış!</p>
<p>Sobanın yanında oturan adam hikâyede kendisini kolayca tanıdığı için gülümsüyor. Ama şu iki kedi konusunda hiçbir yanlış yapılmadığı belli. Adam ateşe bir kütük atıyor. Dışarısı soğuk. Dondurucu soğuk. Adam başlangıçla ilgili başka bir hikâye hatırlıyor.</p>
<p>Tanrı insanlara özgür irade vermeye karar vermiş. Özgür irade diye bir şey ortaya çıkar çıkmaz, doğal gereklilik yasaları da &#8211;bütün neden-sonuç yasaları&#8211; yürürlüğe girmiş. Erkeklerle kadınların anlattıkları her hikâye bir yanıyla bu yasaların aldırmazlığına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Sarman ana kedi, arka ayağını kızı olan kara kedinin üzerine atıyor.</p>
<p>Hayat çok güç ve acımasız bir hale gelmiş. O kadar acımasız bir hale gelmiş ki, erkekler ve özellikle de kadınlar, bir başkasına hayat vermek istemez olmuşlar. Doğmamak, daha doğrusu doğurmamak daha iyi, bu işe bir son verelim diye düşünmüşler. İşte bunun üzerine Tanrı cinsel zevk veren bütün davranışları ortaya çıkarmış. Bunları da birer birer bulmuş. O zamandan beri, sevişirken kadınlarla erkekler hayatı hoş görürler ve birbirlerine bakarlar&#8230;</p>
<p>Adamın başı öne düşüyor, bacadan duman tüterken uykuya dalıp çenesi göğsüne değiyor. [ ... ]</p></blockquote>
<p>İyi okumalar dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-3734"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğan Hızlan&#8217;ın Konuğu Yekta Kopan</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanin-konugu-yekta-kopan/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dogan-hizlanin-konugu-yekta-kopan</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanin-konugu-yekta-kopan/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Nov 2010 09:19:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Doğan Hızlan]]></category>
		<category><![CDATA[İKSV]]></category>
		<category><![CDATA[İKSV Salon]]></category>
		<category><![CDATA[Salon İKSV]]></category>
		<category><![CDATA[Yekta Kopan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3610</guid>
		<description><![CDATA[Doğan Hızlan edebiyat buluşmalarında yeni konuklar ağırlamaya devam ediyor. Yekta Kopan bizim neslin tanıdığı, kendini yakın hissettiği ve dinlerken zorlanmadığı bir isim. Yeni öykü kitabı üzerinden genel bir edebiyat sohbeti olacaktır. Bir aksilik olmazsa katılacağım ve genel izlenimlerimi yazarım. Etkinlik bülteni şu şekilde. 15 Aralık Çarşamba · 20:00 &#8211; 21:30 Salon’da Doğan Hızlan’la edebiyat buluşmaları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/YektaKopan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-3611" title="YektaKopan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/YektaKopan-270x300.jpg" alt="" width="270" height="300" /></a></p>
<p>Doğan Hızlan edebiyat buluşmalarında yeni konuklar ağırlamaya devam ediyor. Yekta Kopan bizim neslin tanıdığı, kendini yakın hissettiği ve dinlerken zorlanmadığı bir isim. Yeni öykü kitabı üzerinden genel bir edebiyat sohbeti olacaktır. Bir aksilik olmazsa katılacağım ve genel izlenimlerimi yazarım. Etkinlik bülteni şu şekilde.</p>
<blockquote><p>15 Aralık Çarşamba · 20:00 &#8211; 21:30</p>
<p>Salon’da <a href="http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanla-edebiyat-bulusmalari/" target="_blank">Doğan Hızlan’la edebiyat buluşmaları</a> devam ediyor. Her ay farklı konuklarla farklı konuların tartışıldığı etkinliğin bu ayki konuğu Yekta Kopan olacak. Doğan Hızlan ve Yekta Kopan, yazarın geçtiğimiz günlerde 2010 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görülen Bir de Baktım Yoksun adlı kitabını, edebi kimliğini ve kitaplarını konuşacaklar. Can Yayınları’ndan çıkan Bir de Baktım Yoksun adını taşıyan öykü kitabı edebiyat ile oyunu buluşturması, bunu kendine özgü bir kurgu içinde ortaya çıkarması ve dile gösterdiği özen nedeniyle ödüle değer bulunmuştu.</p>
<p>Etkinlik ücretsizdir, katılım için rezervasyon gerekmektedir; pazarlama@iksv.org adresine bir e-posta yollayarak kayıt olmanızı rica ederiz.</p></blockquote>
<p>Not: Etkinlik bülteninden alıntıdır.</p>
<div class="shr-publisher-3610"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/dogan-hizlanin-konugu-yekta-kopan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaçkınlar</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kackinlar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kackinlar</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kackinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 06:43:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Edgü]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2629</guid>
		<description><![CDATA[Ferit Edgü’nün ilk kitabı Kaçkınlar’da yer alan IV. Kaçkın, öykü anlatıcısının evden kaçmak için geceyi beklediğini söylemesi ile başlar. Öykü anlatıcısı, gece karanlığının yardımıyla kaçıp içindeki sıkıntının kaynağına ulaşmayı amaçlar. Anlatıcının kaçmak için özellikle geceyi beklemesi dikkat çekicidir. İnsanların fare deliği evlerine[1] çekildikleri bu saatler, toplumun dışında kalmış kişilerin tekelinde olan saatlerdir. “Bir otobüse bindim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/FeritEdgu.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2632" title="FeritEdgu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/FeritEdgu-234x300.jpg" alt="" width="234" height="300" /></a></p>
<p>Ferit Edgü’nün ilk kitabı <strong>Kaçkınlar</strong>’da yer alan <strong>IV. Kaçkın</strong>, öykü anlatıcısının evden kaçmak için geceyi beklediğini söylemesi ile başlar. Öykü anlatıcısı, gece karanlığının yardımıyla kaçıp içindeki sıkıntının kaynağına ulaşmayı amaçlar. Anlatıcının kaçmak için özellikle geceyi beklemesi dikkat çekicidir. <em>İnsanların fare deliği evlerine<strong>[1]</strong> </em>çekildikleri bu saatler, toplumun dışında kalmış kişilerin tekelinde olan saatlerdir.</p>
<p>“Bir otobüse bindim. Bir yığın insanın, <em>insanın</em> içinde düştüm. Sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürtünüyordu. Bu bende ürperti uyandırıyordu. Solukları dayanılmaz bir koku taşıyordu. Pis. İçlerinin, beyinlerinin, düşüncelerinin kokusu. Kurtulmak için çabaladıkça etleri etime daha çok yapışıyordu. Etleri… Kadınların ve erkeklerin. <em>Erkeklerin beyaz etleri</em>. Bayılacak gibi oldum.”[2] diyen öykü kişisinin anlattığı bu otobüs toplumun bir aynası gibidir. Tıpkı içinde yaşadığı toplumda olduğu gibi kendini bir insan yığını arasında bulan öykü anlatıcısı bu kalabalık içinde kuşatılmışlık duygusuna kapılır. İnsanların bedenlerinden olduğu kadar kokularından da iğrendiğini söyleyen anlatıcı, otobüsteki insanların düşüncelerinin de kokusunu duyar. Anlatıcının duyduğu bu koku, toplumun yozlaşmış düşüncelerinin kokusudur. Öykü anlatıcısın, bu insan kalabalığının içinde bayılacak gibi olduğunu söylemesi toplumun düşüncelerinin ve değerlerinin onu ne kadar bunalttığını gösterir.</p>
<p>Anlatıcının öykü boyunca iyilikle andığı tek kişi Yusuf’tur. “Cam bir şişe gibiydi karşımda.”[3] sözleriyle okuyucuya tanıtılan Yusuf, cam gibi berrak ve şeffaf olması dolayısıyla dikkat çeker. Yusuf’un böyle anlatılması, onun içinin de dışının da temiz olması ile ilgilidir. Herkesten uzaklaşmak isteyen öykü anlatıcısının Yusuf’un yanına gitmek istemesi de anlatıcının kendini Yusuf’a yakın hissetmesi ile açıklanabilir. “Az sonra bütün insanlardan uzakta olurum. Onların üstünde, bir kule gibi, ayaklı bir kule gibi yürürüm. Onların ayakları yerde. Üstlerinden uçarcasına geçerim. Herhangi birini tırnaklarımın arasında ezebilirim. Hiçbirinden hoşlanmıyorum.”[4] diyen öykü anlatıcısı kendini diğerlerinden ne kadar üstün gördüğünü de bu sözleriyle dile getirir. Anlatıcının kendini bir kule gibi görmesi, onun üstünlüğünü simgelemesinin yanı sıra ne kadar korunaklı bir hayata sahip olduğunu da gösterir.</p>
<p>Dışarıdayken tiksintisini insanlara yönelten öykü anlatıcısı evin içine girdiğinde ise bu tiksintisini eşyalara yöneltir. “Sessiz bir mekânın içinde, eşyalar sanki biçimlerini değiştirmiş, sofaların, odaların sınırlı boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. Çokluk bunları birbirlerine çarpıp kırasım gelirdi. Bu nesneleri. Cansız. Bu iğrenç nesneleri.”[5] diyen öykü anlatıcısı bu eşyaları da insanların kurduğu ve kendinin uzaklaşmaya çalıştığı toplum değerlerinin bir parçası olarak görür. Bu öyküde eşyaların düzenli bir ev hayatını simgelediklerini söyleyebiliriz. İnsanların olmadığı yerde onların oluşturduğu değerleri simgeleyen nesneler yer alır.</p>
<p>Başkalığını, diğer insanlardan farklılığını sıklıkla dile getiren öykü anlatıcısı “Bir dağın tepesine oturmuş, ayaklarımın dibinde oynaşan pirece küçük insanlara hükmediyorum.”[6] sözleriyle bir kez daha kendini diğer insanlardan ne kadar üstün gördüğünü dile getirir. Anlatıcı kendini herkesten ayrı tutmakla beraber bir yarı Tanrı olarak görür. Her fırsatta üstünlüğünü dile getiren öykü anlatıcısının bedeninden de diğer insanlarda olduğu gibi bir koku yükselmesi, onun gitgide toplum değerlerine uymaya başladığını gösterir. Herkesten farklı ve üstün olduğunu düşünen öykü anlatıcısının aslında herkes gibi olduğunu fark etmesi ise onun kişisel bir hesaplaşmaya girmesine neden olur. Anlatıcının karşısında artık iki yol vardır; ya bu kokuştuğunu düşündüğü toplumun bir parçası olmamak adına intihar edecek ya da bu toplumun bir parçası olmayı kabul edecektir. Öykü anlatıcısı intiharı düşünmekle beraber bundan vazgeçer. “Kötüler de yaşar. Kötüler de. Ben de onlardan biriyim. Herkes benden tiksiniyor. Ben de tiksiniyorum. Herkesten ve kendimden. Çaresiz kendimden. Sürüp giden yaşamaktan.”[7] sözleriyle intihardan vazgeçişinin nedenlerini dile getiren öykü anlatıcısı iğrendiği toplumun bir parçası olmayı seçer. Fakat öykü anlatıcısının bu cümlelerinin sonuna eklediği “Ah, niçin o anda…”[8] cümlesi onun verdiği bu karardan dolayı pişmanlık duyduğunu gösterir. Anlatıcının eylemlerinden pişmanlık duyması ise onun verdiği kararların sorumluluğunu taşıyacak bilince kavuşamamış olmasıyla ilgilidir. Kişinin bir seçim yaparken sadece kendi için değil tüm insanlık için bir seçim yaptığını söyleyen Sartre, “Şöyle ya da böyle olmayı seçmek bir bakıma seçtiğimiz şeyin değerli olduğunu belirtmek demektir. Çünkü hiçbir zaman kötüyü seçmeyiz. Hep iyiyi (iyi sandığımızı) seçeriz. Herkes için iyi olmayan şey bizim için de iyi olamaz.”[9] der. Sartre’ın bu sözlerinden yola çıkarak öykü anlatıcısının seçimini gözden geçirdiğimizde ise, onun bu seçimiyle sadece kendi hayatı ile ilgili bir karar vermediğini, aslında toplumun sürüp giden yaşantısını da onaylayan bir seçimde bulunduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Öykü anlatıcısının hastaneye yatırılması da onun bu topluma adapte olmasını sağlamak amacıyladır. Hastaneye yatmasıyla hayatında yeni bir dönem başlayan öykü anlatıcısı hastaneden herkes gibi olduktan sonra çıkabilecektir. Öykü anlatıcısı her ne kadar içinde yaşadığı dünyadan tiksiniyor gibi görünse de hastaneye yatırıldıktan sonra dışarıdaki hayatını özlemeye başlar. “Dışarıdaki hayatımı, irkintili, tedirgin hayatımı özlüyordum. O akıp giden kalabalıkları. Bu özlemimi açıklayamıyordum. Dışarıdayken bucak bucak kaçtığım bu sıkıntımın kaynakları burada… Gün geçtikçe bu sıkıntıların benim bir parçam olduğunu anladım.”[10] diyen öykü anlatıcısının benliğini oluşturan temel özelliğinin sıkıntısı olduğu açıktır.  Sıkıntısı olmadan hayatının bomboş olduğunu fark ettiğini söyleyen öykü anlatıcısı <em>anlamsız, boş bir hayatı ardında sürüklemekle ne elde ettiğini kendi kendine sorar.<strong>[11]</strong></em> Yeniden bir varoluş sorgulamasına giren öykü anlatıcısının böyle bir sorgulamaya girişmesi de kişisel bir buhranın habercisidir.</p>
<p>Öykü anlatıcısı, toplum değerlerine ayak uydurması için yatırıldığı hastaneden kendi benliğini oluşturan tüm değerleri kaybetmiş olarak çıkar. Öykü anlatıcısı bu durumu “Hastaneye girdiğim ilk günden beri dışarıda olmayı istemiştim. Ama böyle bom-boş mu? Evet, bom-boş.”[12] sözleriyle dile getirir. Öykü anlatıcısı bom-boşluğundan şikâyet ederken ailesinin ise bu durumdan son derece memnun olması dikkat çekicidir. Bu durum Kierkegaard’ın bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerektiği görüşüyle açıklanabilir. Bireyciliğin ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirdiğini ve korunduğunu[13] söyleyen Kierkegaard’ın bu görüşleri, sıkıntısını kaybedince herkes gibi olan öykü anlatıcısının durumuyla benzerlik gösterir. Öykü anlatıcısı, bir türlü kurtulamadığı sıkıntısından hastaneye yattıktan sonra kurtulur ve sıkıntısını kaybettikten sonra toplum değerlerinin simgesi haline gelen aile kurumuyla arasındaki çatışmayı kaybeder. Böylece, toplum, kendinden ayrı düşmüş, kendi değerlerini benimsemeyen birini daha saflarına katar. Fakat bu durum öykü anlatıcısının hayatını bir kez daha gözden geçirmesine neden olur.</p>
<p>“Pencerenin kenarına oturmuş, bütün bu olanları düşünüyordum. Hepsi bana anlamsız geliyordu. İyileşmeden önce kendi elimle kendi ömrünü kısaltan bir adam olduğumu söylüyorlardı. Şimdi bu sağlıklı ömrümle ne yapacaktım? İçimde uyanan isteklerden kaçmak… Böylece kurtuluşumu, bu saçma kurtuluşumu sürdürmek. Bir yalanın peşinde Gerçekten hayatım büyük bir yalan olabilir. Bir yalan mıyım?”[14] diyen öykü anlatıcısı böyle bir hayatı yaşamaktansa intihar etmeyi tercih eder. Öykü anlatıcısı bu hareketiyle topluma karşı kaybettiği savaşı geri kazanmayı amaçlar. Bununla beraber varoluşçu metinlerin sık kullanılan temalarından biri olan intihar; kişinin yaptığı eylemlerin sorumluluklarından kaçması olarak da yorumlanabilir.</p>
<p><strong>IV. Kaçkın</strong> öyküsü, ’50 Kuşağının diğer öyküleri gibi yine varoluşçuluğun temel problemlerinden sıkıntı, bunaltı, birey olma çabası, bireyle toplum arasındaki çatışmaları ele alan bir öyküdür. Bu dönemde özellikle varoluşçuluğun dönem yazarları üzerinde son derece etkili olması ise hem dönemle hem de Ferit Edgü’nün,     “Bizler tam anlamıyla bir yalnızlıkta yazdık. Bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, birer aykırı olarak, birer horlanmış olarak yazdık. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdık. Bizim dilimizden anlayacak kişiler için yazdık.”[15] sözleriyle açıklanabilir.</p>
<p><hr size="1" />[1] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, <strong>Kaçkınlar</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 75.<br />
[2] A. g. e. s. 75.<br />
[3] A. g. e. s. 75.<br />
[4] A. g. e. s. 76.<br />
[5] A. g. e. s. 76.<br />
[6] A. g. e. s. 76-77.<br />
[7] A. g. e. s. 78.<br />
[8] A. g. e. s. 78.<br />
[9] Sartre, Jean Paul, “Seçiş”, <strong>Varoluşçuluk</strong>, çev: Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 41.<br />
[10] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, <strong>Kaçkınlar</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 78.<br />
[11] A. g. e. s. 79.<br />
[12] A. g. e. s. 80.<br />
[13] Sartre, Jean-Paul, “Varoluşçuluğun Kökeni”, <strong>Varoluşçuluk</strong>, çev: Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2010,  s. 11.<br />
[14] Edgü, Ferit, “IV. Kaçkın”, <strong>Kaçkınlar,</strong> Sel Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 80.<br />
[15] A. g. e. s. 84.</p>
<div class="shr-publisher-2629"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kackinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bırakılmış Biri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=birakilmis-biri</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2010 07:07:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Duru]]></category>
		<category><![CDATA[Søren Kierkegaard]]></category>
		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[BIRAKILMIŞ BİRİ ÜZERİNE VAROLUŞSAL BİR OKUMA Orhan Duru’nun ilk öykü kitabına adını veren Bırakılmış Biri, üç kişi arasındaki iletişimsizliği anlatan bir öyküdür. Öykü bir aşevinde başlar. Bu aşevinde Davut ve anlatıcı-yazar yemek yemektedirler. Bu yemek sırasında Davut, birtakım (varoluşsal) problemlerinden anlatıcı-yazara bahseder. Davut’un bu sorunlarından bahsetmeye başlamasıyla Davut ve anlatıcı-yazar arasındaki iletişimsizlik kendini gösterir. Anlatıcı-yazar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/orhan-duru.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2269" title="orhan-duru" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/orhan-duru.jpg" alt="" width="214" height="300" /></a></p>
<p><strong><em>BIRAKILMIŞ BİRİ</em></strong><strong> ÜZERİNE VAROLUŞSAL BİR OKUMA</strong></p>
<p>Orhan Duru’nun ilk öykü kitabına adını veren <strong>Bırakılmış Biri</strong>, üç kişi arasındaki iletişimsizliği anlatan bir öyküdür. Öykü bir aşevinde başlar. Bu aşevinde Davut ve anlatıcı-yazar yemek yemektedirler. Bu yemek sırasında Davut, birtakım (varoluşsal) problemlerinden anlatıcı-yazara bahseder. Davut’un bu sorunlarından bahsetmeye başlamasıyla Davut ve anlatıcı-yazar arasındaki iletişimsizlik kendini gösterir. Anlatıcı-yazar, Davut’tan ayrıldıktan sonra, onunla ilgili bilgi edinmek üzere arkadaşı Süleyman Ari’ye gider. Bu sırada biz Davut ile Süleyman Ari arasındaki ilişkinin niteliğine ve Süleyman Ari ile anlatıcı-yazarın iletişimsizliğine tanık oluruz. <strong>Bırakılmış Biri</strong>, üç kişi arasındaki ilişkileri anlatıyor gibi görünmekle beraber, derininde varoluşsal bazı problematikler barındırır.</p>
<p>“Acaba ondaki bu değişme fizyolojik yapısının bozukluğu sonucu mu (yani dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, midesinin bulanması gibi) ortaya çıkmıştı? Yoksa duygularındaki bu değişiklik fizyolojik yapısının bozulmasına mı sebep olmuştu? İşte meselenin çözümü bu soruların cevaplarındaydı.”[1] diyen öykü anlatıcısı, öykünün temel problemiyle ilgili ilk ipucunu okuyucuya verir. Düşünsel bir sıkıntının, kişinin fizyolojik yapısında bir sorun meydana getirmesi akıllara ister istemez varoluşçuluğun temel kavramlarından bunaltıyı getirir. Sartre, bireyin seçimlerinde kendinden sorumlu olmakla birlikte tüm insanlıktan da sorumlu olduğunu, varoluşçuluğun önemli kavramlarından bunaltı kavramının da bu sorumluluk duygusundan doğduğunu dile getirir. “Bırakılmışlık, bunaltıyla beraber yürür”[2] diyen Sartre, bırakılmışlığı da insanın bu dünyaya atılması ve Tanrı tarafından terk edilmesiyle açıklar.</p>
<p>Bireyin bırakılmışlığının temel izlek olduğu bu öyküde, bırakılmışlığın yanı sıra yalnızlık, umutsuzluk, kaygı gibi kavramlar da ele alınmıştır. Bu kavramlar etrafında öyküyü incelediğimiz zaman bırakılmışlıktan sonra en öne çıkan kavramlardan birinin de kaygı olduğunu söyleyebiliriz. “Hiçbir şeyin farkında değildim. Şimdi artık her şeyi ayırt edebiliyorum. Oldukça iyi düşünebildiğimi sanıyorum.”[3], “Düşündükçe, birçok şeyleri daha yakından görünce işkence altında gibi kıvranıyorum.”[4] diyen Davut’un bu sözleri Kierkegaard’ın “tinin nitelik kazanması”[5] olarak tanımladığı kaygı kavramını imler. Davut, düşündükçe hiçbir şeyden zevk almaz olduğunu, eski mutluluğunu kaybettiğini[6] söyler. Davut’un bu sözlerini yine Kierkegaard’dan yola çıkarak tinle kaygı arasındaki ilişkiye bağlayabiliriz. Kierkegaard, tin yoksunluğunda kaygının da olmadığını, kaygının bu süre zarfında bir yerlerde beklediğini, tinin gelişmesiyle kaygının da kendini göstermeye başladığını söyler.[7]</p>
<p>Kaygısını dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, kuruntuların üzerine çökmesiyle[8] açıklayan Davut’un bu sıkıntılarının gelecekte de devam edeceğini düşünmesi onun kaygılandığı şeyin geçmişte kalmadığını, gelecekte de var olacağını gösterir. Kaygının nesnesinin hiçlik olduğunu düşünürsek Davut’un kaygısının temelinde de onun içine düştüğü varlık-hiçlik probleminin olduğunu söyleyebiliriz. Davut’un “Okumasaydım. Bir dükkân açardım. Bir kadın alırdım. Gündüz kalkar millete kazık atar, gece karımla yatardım. Cuma günleri namaza giderdim. Mesut olurdum. Okudum dertsiz başıma dert açtım. Belki alay edeceksin. Bir kere böyle olmuşum geri dönemem.”[9] sözleri onun içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını gösterir. Farkındalığı dolayısıyla toplumun değerlerinden ayrı düştüğünü söyleyen Davut, mutsuzluğunun, sıkıntısının temelinde de bu farkındalığını görür. Herkes gibi bir hayat yaşamak istediğini söyleyen Davut, bir kere bu farkındalığa varıldıktan sonra geri dönüşün imkânsız olduğunu, kişinin bu toplumda yaşamak için <em>hayvanlaşması, budalaca zeki olması gerek</em>tiğini[10] dile getirir. Davut, toplumdan uzaklaştıkça içine kapanır. Fakat Kierkegaard’a göre bu “içe kapanma” isteksiz bir “dışa açılmadır”. Kierkegaard, kişi ne denli güçsüzse, kişinin sırlarının açığa çıkmasının da o kadar yakınlaştığını söyler.[11] Artık içinde bulunduğu durumu kabullendiğini söyleyen Davut kendine bir çare olarak dostluğu bulduğunu dile getirir. Davut’un sırlarını aşevinde anlatıcı-yazarla paylaşması ya da anlatıcı-yazara mektup yazması da bu açıdan dikkat çekicidir.  Davut’un bu eylemleri, kendine bir destek bulma çabası olarak yorumlanabilir. Kierkegaard, kişinin böyle bir destek bulamaması durumunda dayanılmaz bir ızdıraba mahkûm olduğunu söyler.[12]</p>
<p>Anlatıcı-yazarın Davut’un <em>soysuz</em>laştığını söylemesi ve Davut’un “artık bağ tanımıyorum”[13] demesi de onun toplumla olan ilişkilerini kopardığını, bağsızlaştığını gösterir. Davut, bu açıdan ilk adımı dinî, ikinci adımı da ailevî bağlardan kurtulma yolunda atar. “Babamın mezarına bir kere bile uğramadım. Hortlasın. Beni bu duruma sokan odur.”[14] diyen Davut’un bu sözleriyle Âdem’i imlediğini de söyleyebiliriz. Davut’un her şeyin sorumlusu olarak Âdem’i görmesi, eylemlerinin sorumluluğunu tek başına yüklenmek istememesi, bu yükünü paylaşacak birini araması olarak yorumlanabilir. Davut, her ne kadar varoluşunu sorgulasa da, hem sorumluluklarını paylaşacak birini araması hem de intihara yönelmesiyle varoluşçuluğa aykırı eylemlerde bulunur. “Geçen gün bir tabanca aldım. Masanın üzerinde duruyor. “Kendini öldür” diye barbar bağırıyor. Ama yaşamak zorundayım. Onu sırf kendimle didişmek için aldım. Bakalım yenilecek miyim ona? Yenilirsem bil ki gerçekten yaşamaya hakkı olmayan bir insanım.”[15] diyen Davut’un Çehov’un silahı kuralına bağlı kalarak intihar ettiğini ve bu eylemiyle varoluşunu tamamlaktan uzaklaştığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Öykünün bir diğer kişisi, anlatıcı-yazar da zaman zaman, özellikle Davut örneği üzerinden varoluşu sorgulamakla beraber, bu konu üzerine uzun uzadıya düşünmez. Anlatıcı-yazarın böyle bir bilince ulaşmış olması fakat bu durumu görmezden gelmesi dikkat çekicidir. Kierkegaard bu durumu ikiyüzlülük ve iftira kavramlarıyla açıklar. Bu kavramların her ikisinin de içe dönmekten aciz olduğunu, kendilerine bakmaya cesaret edemediklerini söyleyen Kierkegaard, bu nedenle her ikiyüzlülüğün kişinin kendine ikiyüzlü olmasıyla sonuçlandığını, çünkü ikiyüzlü kişinin ya iftiraya uğradığını ya da kendi kendine iftira yönelttiğini söyler.[16] Kierkegaard’ın bu açıklamalarına bağlı kalarak anlatıcı-yazarın, varoluş sıkıntısını yaşadığını fakat bunu maskeleyerek ondan kaçtığını söyleyebiliriz. Varoluş üzerine düşünmekle beraber anlatıcı-yazarın da varoluşunu tamamlamadığını söylenebilir.</p>
<p>Öykünün üçüncü kişisi Süleyman Ari ise, varoluşunu tamamlamaktan en uzak olan isimdir. Süleyman Ari’nin öykü boyunca herhangi bir varoluşsal sorgulamaya girdiğini görmeyiz. Davut’un Süleyman Ari’yi “[A]ptal, salak, budala, hayvan gibi anlayışsız herif”[17] olarak nitelendirmesi de Kierkegaard’ın “tin sığlaştıkça kaygı azalır”[18] sözleriyle açıklanabilir.</p>
<p>’50 Kuşağı’nın birçok yazarı gibi Varoluşçuluktan etkilendiğini söyleyebileceğimiz Orhan Duru, bu öyküsünde varoluşçuluğun temel kavramlarını ele almakla beraber, öykü kişilerinin bu kavramlar çerçevesinde kendi benliklerini yaratma çabalarını da anlatır. Öyküde üç farklı düzeyde benlik oluşumu görülür. Fakat bunların hiçbiri varoluşsal bütünlüğüne erişemez. Bu noktada, öykü kişilerinin sadece <em>bırakılmış</em> değil aynı zamanda <em>umudunu yitirmiş bir kuşağın</em> [19] öykücülerinden birinin kaleminden çıkmış olması da önem kazanır.</p>
<p><hr size="1" />[1] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.;<br />
[2], Jean-Paul Sartre <strong>Varoluşçuluk</strong>, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 53.<br />
[3] Orhan Duru “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 99.<br />
[4] A. g. e. s. 100.<br />
[5] Søren Kierkegaard,  “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 35.<br />
[6] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.<br />
[7] A. g. e. s. 92.<br />
[8] A g .e. s. 101.<br />
[9] A. g. e. s. 103.<br />
[10] A. g. e. s. 103.<br />
[11] Søren Kierkegaard,, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 128.<br />
[12] A. g. e. s. 70.<br />
[13] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 103.<br />
[14] A. g. e. s. 103.<br />
[15] A. g. e. s. 103.<br />
[16] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 145.<br />
[17] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, <strong>Bırakılmış Biri</strong>, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 102.<br />
[18] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, <strong>Kaygı Kavramı</strong>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 36.<br />
[19]Adnan Özyalçıner, “Orhan Duru ile Konuşmasından”, <strong>Cumhuriyet Kitap</strong>, 2 Temmuz 1998.</p>
<div class="shr-publisher-2267"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/birakilmis-biri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilge Karasu &#8211; Acı Kök Yağmuru Tadında</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=aci-kok-yagmuru-tadinda</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 20:33:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Bilge Karasu]]></category>
		<category><![CDATA[Troya’da Ölüm Vardı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2258</guid>
		<description><![CDATA[ACI KÖK YAĞMURU TADINDA Bilge Karasu’nun 1952 ile 1957 yılları arasında yazdığı öykülerin yer aldığı Troya’da Ölüm Vardı, 1963 yılında yayımlanır. Kitapta on üç öykü vardır. Bu öykülerin dokuz tanesi konu bakımından birbirlerine bağlıdır. Diğer dört öykü ise farklı kişileri ya da olayları anlatmakla beraber benzer temaların ele alınması bakımından diğer öykülerle benzerlik gösterir. “Doğum” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/BilgeKarasu.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2261" title="BilgeKarasu" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/BilgeKarasu-300x234.jpg" alt="" width="300" height="234" /></a></p>
<p>ACI KÖK YAĞMURU TADINDA</p>
<p>Bilge Karasu’nun 1952 ile 1957 yılları arasında yazdığı öykülerin yer aldığı Troya’da Ölüm Vardı, 1963 yılında yayımlanır. Kitapta on üç öykü vardır. Bu öykülerin dokuz tanesi konu bakımından birbirlerine bağlıdır. Diğer dört öykü ise farklı kişileri ya da olayları anlatmakla beraber benzer temaların ele alınması bakımından diğer öykülerle benzerlik gösterir.</p>
<p>“Doğum” adlı öyküyle başlayan kitap, “Sarıkum’a Giriş” ile devam eder. “Sarıkum’a Giriş”te, hem öykülerin geçeceği mekânı hem de öykü kişilerini az da olsa tanımaya başlarız. “Şarkısız Gecelerin İlki”, “Beşinci Gün”, “Odalardan Biri”, “Kavruk”, “Çatal”, “Nereden de Andım Şimdi”, “Anahtar”, “Acı Kök Yağmuru Tadında” adlı öykülerde Sarıkum ve buranın sakinleri anlatılır.</p>
<p>Bizim bu yazıda ele alacağımız “Acı Kök Yağmuru Tadında”nın baş kişisi de Sarıkum’un sakinlerinden Müşfik’tir. Öyküde Müşfik’in yanı sıra annesi Dilâver Hanım, Sadun – Râna ile Talha – Lerzan çifti ve Talha ile Lerzan’ın çocukları Gülay da yer alır. Bu öykü kişileri başlarından geçenleri ya da düşündüklerini kendi ağızlarından aktarırlar.</p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi “Acı Kök Yağmuru Tadında”nın ana kişisi Müşfik’tir. Öykü, Müşfik’in etrafındaki insanlarla olan ilişkilerine göre şekillenir. Öyküde bu ilişkilerin evrelerinin yanı sıra ilişkinin taraflarının ilişki üzerine düşüncelerine de yer verilir. Bu öyküde öncelikle Müşfik ve annesi Dilâver Hanım arasındaki ilişki üzerinde durmak gerekir. Müşfik’in annesi ile olan ilişkisi, onun diğer kişilerle olan ilişkilerini de etkilemesi bakımından önemlidir. Anne – oğlun “Kavruk”, “Çatal”, “Nereden de Andım Şimdi” ve “Anahtar” öykülerinde dile getirilen ilişkileri “Acı Kök Yağmuru Tadında” ile daha ayrıntılı bir şekilde gözler önüne serilir. Bu ilişkide ilk göze çarpan unsurun annenin oğluna olan düşkünlüğü ve onu mutlu etme isteği olduğunu görürüz. Anne, oğluna sitem etmekle beraber onu el üstünde tutmaktadır. Oğluna “senin için katlanıyorum bütün bunlara” diyen anne bu sözleriyle oğlunu kendine karşı borçlu hissettirmek ister.</p>
<p>Anne – oğul arasındaki en büyük sorunun kıskançlık olduğunu söyleyebiliriz. Annenin, oğluna olan kıskançlığı ilk olarak “Nereden de Andım Şimdi” adlı öyküde karşımıza çıkar. Dilâver Hanım’ın “sevdiği insanları artık gelip bana anlatmıyor, artık kıskanmadığımı sanıyor da onun için olacak, yaptıklarını teker teker kafama vurmuyor artık, bir zamanlar öyle yapardı ya, artık kıskanmaktan vazgeçtiğimi sanıyor, oysa ben ben ben hâlâ kıskanıyorum onu, dostlarından, sevdiklerinden benim sevgimi paylaşanlardan nasıl kıskanmam onu, ama kıskandığımı ona ne zaman belli ettim ki” sözlerini göz önünde bulundurursak Müşfik’in annesini kıskançlıkla suçlamasının nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Annenin bu kıskançlığının temelinde oğlunun onunla bir şeyler paylaşmamaya özen göstermesi olduğu söylenebilir. Anne, bütün hayatını oğluna adadığını söylemekte ve şimdi de aynısını oğlundan beklemektedir. Oğlu gelmeden yemek yemeyen, sürekli onun yolunu gözleyen, onunla bir şeyler paylaşan herkesi kıskanan anne, oğlunun kalbindeki en özel yere sahip olmak ister.</p>
<p>Öykünün öne çıkan ilişkilerinden biri de Müşfik ve Sadun arasındaki ilişkidir. Bu ilişkiye Sadun’un karısı Rânâ da dâhil olur. Hatta bu ilişkinin Müşfik ve Rânâ odaklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Sadun, bu ilişkide son derece pasif bir konumdadır. Sadun, bu ilişkideki yerini “susan karımla alay eden arkadaşımın arasında benim yerim her zamanki gibi belirsiz bir yerdi, bir boşluktu” sözleriyle dile getirir. Kocası ile Müşfik’in arasındaki ilişkiyi kabullenemeyen Rânâ; “kandırıcı rahatlığımıza inanmanın rahatlığı içinde kaygısızdık sözleriyle nitelendirdiği evliliği için Müşfik’i bir tehdit unsuru olarak görür. Rânâ’nın Müşfik’i evliliğinden uzak tutmak istemesinin bir diğer nedeni de kendisinin de Müşfik’e karşı bir şeyler hissediyor olmasıdır. Rânâ, bu hislerini; “Müşfik’i sevdiğimi anladım, onu istediğimi duydum. Bana yüz vermiyordu. Yok, yüz vermek adî bir lakırdı, yüz vermek değil, beni sayıyordu, onun için bir ablaydım, bir ne bileyim bir insan herhangi bir insandım, bana hiçbir başka türlü duygu beslemedi, belki de besleyemeyeceğindendi ama olsun” sözleri ile dile getirir.</p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi Müşfik’i mutlu evliliği için bir tehdit olarak gören Rânâ, ondan kurtulmanın yollarını arar. Rânâ’nın bu yolda bulduğu ilk çözüm, Müşfik’in bazı açıklarını yakalamak olur. Öncelikle Müşfik’in bir aileyi yıktığından bahseden Rânâ, Müşfik’i aile yıkmaktan çekinmeyecek biri olmakla suçlar. Daha sonra da Müşfik’i doğurganlığıyla alt etmeye çalışır. Sadun, Rânâ’nın bu planını “yangın söndü artık, karnı kımıltıda, ikiliği büyüyor, bundan böyle herkes görebilecek. İstediği oldu. Yeryüzünden silinmeyecek (o büyük tutkusu doyuruldu artık bu dünyada iz bırakacak kadının yüceliğine erdi artık) ona saygı gösterecek herkes (kısır dediklerini duymayacak yüzlerine baktıkça, kısır diyerek kendisini çiğnemek isteyen dünyaya karşı duracak alnı açık) hem de benden olacak bu çocuk, bağlayacak beni, yanından ayırmayacak. Hoş çocukların bile bir adamı karısının yanında tutmağa yetmeyebileceğini gördü. Gördü de döndü dolaştı Müşfik’i oradan vurmaya kalktı” sözleriyle anlatır. Rânâ’nın özellikle erkek çocuk istemesi de onun üstünlük kurma arzusuyla açıklanabilir. Rânâ, böylece kendi sağlayamadığı üstünlüğü oğlu üzerinden sağlamak ister. Rânâ’nın bir çocuk istemesini de kişinin “kendi yarattığının kendi malı olabileceği” düşüncesi ile açıklayabiliriz. Bu açıdan Rânâ ile Dilâver Hanım arasında bir benzerlik kurmak da mümkündür. Müşfik ise Rânâ’nın bu davranışlarını “tekelci, kıskanç bir sevgi” olarak nitelendirir. Müşfik’in “böylesine kıskançlık seni hiçbir sonuca götürmez Rânâ, bundan vazgeçmelisin. Bir erkeğin hayatındaki tek insan olmayı isteyebilirsin ama başaramazsın bunu…”, “bir kadınsın ama bir erkeğin bir kadından başkasına da ihtiyacı var” sözleri de bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Müşfik, Rânâ’ya söylediği bu sözlerle hem Rânâ’yı hem Dilâver Hanım’ı, hem de toplumdaki kadın – erkek ve anne – oğul ilişkilerini eleştirir.</p>
<p>Öykünün en dikkat çekici ilişkisi ise Müşfik ve Talha arasındaki ilişkidir. Dilâver Hanım’ın “sevdiği demenin hiçliğini, güçsüzlüğünü ben de biliyorum ben de biliyorum belki arkadaşı desem dostu desem onun dediği gibi dost desem dost sözünün içine onun sığdırdıklarından çok onun düşündüklerinden az şeyler sığıştırmadan dost demeliyim, yıllar boyunca onların yüzü değişti ama Müşfik’in onlar da aradığı onlarda bulduğu değişmedi galiba, bir de benim böyle şeylere ne akıl ne gönül erdirebildiğimi söyler, dostu geldi demeliyim” sözleri de Müşfik ve Talha arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından son derece önemlidir. Dilâver Hanım’ın Müşfik’in çok arkadaşını gördüğünü fakat hiçbirinin Talha gibi olmadığını söylemesi de bu ilişkinin diğerlerinden çok daha ayrı olduğunu gösterir. Dilâver Hanım bile açıkça söylememekle beraber bu ilişkiyi onaylar gibi bir tavır takınmıştır. Fakat yine de Talha’yı kıskanmaktan kendini alamaz. Müşfik uyurken odasına giren Dilâver Hanım’ın “girip üstünü örtmek istedim kedi koltuğunun altına çöreklenmişti onu kaldırdım ama üstünü kendi örtmüştü bana hiç pay bırakmamıştı, kapısını örttüm, neden sonra Talha geldi”, “örtünün kayan bir köşesini düzeltti, ben düzeltememiştim” sözleri onun kıskançlığını açığa çıkarması bakımından önemlidir. Dilâver Hanım, her ne kadar oğlunun hayatına dâhil olmak isterse de oğlunun ördüğü duvarları geçemez. Fakat bu duvarların başkası tarafından özellikle de Talha tarafından geçilmesi onu kıskançlığa sürükler.</p>
<p>Lerzan’ın, kocası ile Müşfik arasındaki ilişkiye bakışı ise diğer kadın karakterlerin bakışından ayrılır. Lerzan, Talha’yı kıskandığını itiraf etmekle beraber, Müşfik’in herhangi bir tehlike unsuru taşımadığını hatta bir güvenlik görevi gördüğünü söyler. Lerzan’ın “Talha’yı güneş gibi severim, toprak gibi, ağaç, su gibi. Onu kıskanmağa hakkım yok, birbirimize bağlıyız çünkü. Her şeyimiz birbirine bağlı. Ben onsuz o bensiz edemeyiz. Alınyazımız kenetlenmiş. Neden, bilmiyorum, yahut da öylesine biliyorum ki unuttum artık. Suladığım çiçek gibi. Korkmak boş. Bir gece Müşfik’in tehlike değil güvenlik olduğunu duydum” sözleri de onun sevgi anlayışının diğer kadın karakterlerden farklı olduğunu gösterir. Lerzan, ilişkiyi bir üstünlük veya hâkimiyet kurma çabası olarak görmez. Lerzan’ın ilişki kavramının daha doğal ve sevgiye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Lerzan’ın, “kadın ne denli genç olsa, ana olduktan sonra bir sürü şeyleri anlıyor. Ama Müşfik’in dediği gibi, bir yerde anlayışsız, kıskanç, dar kafalı olacağımdan korkuyorum, oğlum daha büyüdüğü, on yedi yaşını açtığı zaman…”sözleri de onun diğer kadınlardan ne kadar farklı olduğunu gösterir.</p>
<p>İnsanlar arasındaki sevgi ilişkilerinin ele alındığı bu öyküde, özellikle de Müşfik’in bu ilişkilerle ilgili düşünceleri dikkat çeker. Müşfik’in “Rânâ’nın kocası kimseyi sevemez miydi ömrü boyunca? Birinin varlığından hoşlanamaz mıydı? Her anı karısının mı olmalıydı (zaten öyleydi ama Rânâ daha fazlasını istiyordu besbelli), karısınınkinden başka bir hayat karıştırmamalı mıydı hayatına” demesi, Talha’nın Müşfik’le ilişkilerini anlatırken “sevdiğim insan bir şeyi ister yahut severse o şeyi ben de ister ve ben de severim demiştim de hemen atılmış öyle olmamalı” dediğini hatırlaması, onun daha özgür bir ilişki anlayışına sahip olduğunu gösterir. Müşfik, belli kalıplara bağlı kalınarak yaşanan, bir tarafın diğer tarafı sahiplenmeye ya da kendine muhtaç etmeye çalıştığı ilişkilere karşı çıkar. Müşfik’in bu ilişkilerde karşı çıktığı şeylerin ise hep kadınlar tarafından gerçekleştirildiğini görürüz. Yazarın “Oda Oda Dünya”da “erkek dünyasının katı yalnızlığı”<em>18</em>ndan bahsetmesi ya da “Dönenen Bir”de “yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Dumanın ardından. Kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olmaz”<em> </em>demesi de bu bakımdan anlam kazanır.</p>
<p>Troya’da Ölüm Vardı’da yer alan öykülerde erkeklerin daha pasif ve yalnız oldukları kadınlarınsa daha baskın, sahiplenici ve hükmedici oldukları görülür.  Troya’da sevgilerin hep yarım kaldığını söyleyen Füsun Akatlı da Troya’da ölümün belki de bu yüzden olduğunu ve bu kitapta sevginin bir yük değil bir yüküm olduğu, olması gerektiğinin anlatıldığını söyler.<em>1</em></p>
<p><em>1. Füsun Akatlı, “Bilge Karasu”, Bir Pencereden, Adam Yayınları, İstanbul, 1983, s. 262.</em></p>
<div class="shr-publisher-2258"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/aci-kok-yagmuru-tadinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devam</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/devam/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devam</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/devam/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2010 01:15:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Devam]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Edgü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1772</guid>
		<description><![CDATA[Ferit Edgü&#8217;nün o minimal ve mütevazı cümlelerle burjuva hallerini gizlemeye çalıştığını söyleyenler ile arama set çekiyorum. Dille oynamayı seven, dille bir derdi olan bir adam için; bireyin varoluş kaygılarını, yurtsuzluğunu, sıkışmışlığını trajik bir biçimde sunan iyi bir yazar Ferit Edgü. &#8220;Küçürek öykü&#8221;nün pirlerinden. Gerek küratör Ali Akay&#8217;la yaşadığı Fikret Mualla retrospektifi üzerinden dönenler gerekse de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ferit-Edgü.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1773" title="Ferit Edgü" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Ferit-Edgü.jpg" alt="" width="175" height="225" /></a></p>
<p>Ferit Edgü&#8217;nün o minimal ve mütevazı cümlelerle burjuva hallerini gizlemeye çalıştığını söyleyenler ile arama set çekiyorum. Dille oynamayı seven, dille bir derdi olan bir adam için; bireyin varoluş kaygılarını, yurtsuzluğunu, sıkışmışlığını trajik bir biçimde sunan iyi bir yazar Ferit Edgü. &#8220;Küçürek öykü&#8221;nün pirlerinden. Gerek küratör Ali Akay&#8217;la yaşadığı <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=154541">Fikret Mualla retrospektifi </a>üzerinden dönenler gerekse de diğer magazinel polemikler  beni çok ilgilendirmiyor. Sanat adamları sanat üzerinden birbirini dövdüğünde bana susmak düşüyor.</p>
<p>Her neyse, kendisinin Sel Yayıncılık&#8217;tan çıkmış Devam isimli kitabını kapayan Duvar ismindeki yazısı &#8216;set&#8217; diye adlandırdığımın nedenini bence açıklıyor.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: right;"><em>Hücre duvarlarıyla boğuşma.<br />
Sonuç: Berabere.<br />
Kafka</em></p>
<p style="text-align: left;">Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?</p>
<p style="text-align: left;">Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencereye demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.</p>
<p style="text-align: left;">Yiyeceklerimi, içeceklerimi de ordan atıyor olmalılar. Kim atıyor bilmiyorum. Yüzlerini hiç görmedim. Seslerini hiç duymadım. Dış dünyanın hiçbir sesi girmiyor buraya. Yalnız insanların sesi değil, hayvanların sesi de. Doğanın sesi de.</p>
<p style="text-align: left;">Ne bir rüzgâr uğultusu ne bir dalga sesi. Ne bir gökgürültüsü ne de bir &#8211; Hiçbir ses.</p>
<p style="text-align: left;">Benim de bir zamanlar, bu duvarın dışında yaşamım vardı. Olduğunu sanıyorum, her ne kadar ansımıyorsam da, olmalı. Hayvanlar, insanlar dediğime göre.</p>
<p style="text-align: left;">Rüzgârın uğultusunu, dalganın sesini ansıdığıma ve adlandırdığıma göre.</p>
<p style="text-align: left;">Sözcükler. Burda tek başıma, kendi kendimle ya da duvarla konuşurken kullandığım sözcükler. Daha önce bir yaşamım olmasaydı nerden bulabilirdim onları? Yetersiz de olsa. Ki öyle.<br />
Ama bu önemsiz.<br />
Önemli olan buraya nasıl düştüğüm.<br />
Uyurken getirip atmış olmalılar buraya.<br />
Ya da ilkin uyutup, sonra attılar. Bu da önemsiz.<br />
Önemli olan niçin buraya atıldığım.<br />
Herhangi bir şey için olabilir. Demek bu da önemli değil.</p>
<p style="text-align: left;">Burdan çıkamayacağımı biliyorum. Başlangıçta bir çaba harcadım. Ama bunun hiçbir işe yaramadığını gördüm. Bu duvardan başka engelim yoktu. Ama o taştı, bense et ve kemik. Ve beyin. Hiçbir işe yaramayan.</p>
<p style="text-align: left;">Taş yendi. Hayır yenildi. Başaramadım. Yalnızca bu.</p>
<p style="text-align: left;">Duvarı yokluyorum. Taş bir duvar. Senin duvarın. Yani benim.</p>
<p style="text-align: left;">Üzerine hiçbir şey yazacak, kazıyacak durumda da değilim. Elimde hiçbir şey yok. Tırnaklarımsa yeterince sert değil. İlk günler bağırırdım. Sonra bunun da boşa bir çaba olduğunu anladım. Duvardan başka duyan kimse yoktu beni. Duvarsa dilsiz.<br />
Burda yaşıyorum.<br />
Duvarla çevrili, duvarla karşı karşıya. Duvarla baş başa.</p>
<p style="text-align: left;">Çaresiz bile değil. Ne o ne ben.<br />
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım.<br />
Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz.<br />
Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek.<br />
Çökmeyen yapı mı var?</p>
</blockquote>
<div class="shr-publisher-1772"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/devam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

