<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Kitap İnceleme</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/edebiyat/kitap-inceleme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 07:14:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Deli Kadın Hikâyeleri</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=deli-kadin-hikayeleri</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 19:49:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Seda Sualp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Deli Kadın Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mine Söğüt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=7313</guid>
		<description><![CDATA[Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım. Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret, Doğurmaya mahkum, Çocuklarını kaybetmekle mühürlü, Yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım. İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların Delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım. O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım. diyerek başlıyor ve “delirerek ölenlere” ithaf [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><em><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/deli-kadin-hikayeleri.jpg"><img class="size-full wp-image-7314 aligncenter" title="deli-kadin-hikayeleri" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/deli-kadin-hikayeleri.jpg" alt="" width="270" height="419" /></a></em></p>
<p style="text-align: left;"><em>Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.</em></p>
<p><em>Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,</em></p>
<p><em>Doğurmaya mahkum,</em></p>
<p><em>Çocuklarını kaybetmekle mühürlü,</em></p>
<p><em>Yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.</em></p>
<p><em>İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların</em></p>
<p><em>Delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.</em></p>
<p><em>O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım. </em></p>
<p><em></em>diyerek başlıyor ve<em> “delirerek ölenlere” </em>ithaf ediyor<em> </em>kitabını Mine Söğüt. Delirmeyi, delirerek ölmeyi idrak edebilmek, anlayabilmek çok yakın tanıklıklar olmadan ya da insan kendini deliliğin sınırında hissetmeden pek mümkün değilmiş gibi geliyor. Hele de söz konusu “kadın” olunca… Ancak yazar, bir çok öyküsünde insanın geldiği kaotik noktayı, onu buraya getiren duygu durumlarıyla beraber hissetmemize, algılamamıza olanak tanıyor. Kadınlığa dair, cinsiyete dair uçurumların kenarlarında gezdiriyor okuyucusunu.</p>
<p>Kitap 21 öyküden oluşuyor ve 21 inde de ağır bir yalnızlık kol geziyor. Ana karakterler hep kadın da olsa, bazı öykülerde yer alan erkek ve çocuklar da çok yalnız. Tacizi, tecavüzü, ensesti, ağır kayıpları, tanıklıkları, kadının saçı ve ayak ucu arasında gerçekleşen acı veren, deliliğe götüren ve intiharın eşiğine getiren durumları öykülerde çoğunlukla sona saklayarak, kendine has bir dille anlatıyor yazar.</p>
<p>Travmatik olan bu durumları, yazarın da sürpriz olsun diye öykü sonlarında açıklığa kavuşturduğunu sanmıyorum. Kitabı edindiğinizde, önce ismi dikkate alıp, daha okumaya başlamadan Bahadır Baruter imzalı resimlere şöyle bir göz gezdirirseniz, az sonra okuyacaklarınız hakkında hafif bir karın ağrısı hissetmeye başlayabilirsiniz. Belli ki hassasiyetlerinize bir yerden de olsa temas edecek. Özellikle resimler gerçekten etkileyici, birçok duygunuza sesleniyor.</p>
<p>Öykülerin tamamına yakınında çokça yer alan kelime ya da kelime öbeği yinelemeleri, bazen insana çarpıyor ve yerinde kullanılmışlığı hissettirip, işaret edilen anlamı kuvvetlendiriyor ama bazen de gereksiz ve hoyratça öykülere savrulmuş gibi geliyor. Bu elbette ki bir tercih ama ben bu tercihten çok hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Okunan şeyin duygusu okuyucuya yeterince geçiyorsa, anlamın daha daha kuvvetlenmesi kaygısına çok da gerek olmadığını düşünüyorum.</p>
<p>Şayet bu yineleme, bu tekrar hali “deliliğe” bir atıfsa; çoğu öykünün içeriği ve ifade biçimi yinelemelere gerek kalmadan derdini anlatıyor zaten.</p>
<p>21 öykünün 21 inin de çok iyi olduğunu söyleyemeyeceğim ama yalnızca bir ya da birkaç öykünün bile içinizde bir yerlere çarpması, aklınızı meşgul etmesi, heyecanlandırması ihtimali için karıştırılması, bakılması ve okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap “Deli Kadın Hikayeleri”.</p>
<p>Kitabın tanıtım videosunu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=qs8DTm1v3XY">http://www.youtube.com/watch?v=qs8DTm1v3XY</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="shr-publisher-7313"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/deli-kadin-hikayeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sinek Isırıklarının Müellifi</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sinek-isiriklarinin-muellifi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sinek-isiriklarinin-muellifi</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sinek-isiriklarinin-muellifi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Nov 2011 11:34:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Çıkan Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Bıçakçı]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Sinek Isırıklarının Müellifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=7092</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldir.&#8221; Barış Bıçakçı’nın yedinci kitabı “Sinek Isırıklarının Müellifi” geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınevi’nden çıktı. Bir Barış Bıçakçı kitabı çıktığında Tramvay Durağı’nda havalar biraz değişiyor. Aynı anda kitabı okuyan yazarlar birbirlerini arayıp alıntılar yapıyor, hop oturup hop kalkıyor, okuduktan sonra tekrar okuyor, bitirince kitabı kutlamak için bir araya geliyorlar. Bir kitap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><em><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/sinek-%C4%B1s%C4%B1r%C4%B1klar%C4%B1n%C4%B1n-m%C3%BCellifi.jpg"><img class="size-full wp-image-7093 aligncenter" title="sinek ısırıklarının müellifi" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/sinek-%C4%B1s%C4%B1r%C4%B1klar%C4%B1n%C4%B1n-m%C3%BCellifi.jpg" alt="" width="175" height="262" /></a></em></p>
<p><em>&#8220;Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldir.&#8221; </em></p>
<p>Barış Bıçakçı’nın yedinci kitabı “Sinek Isırıklarının Müellifi” geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınevi’nden çıktı. Bir Barış Bıçakçı kitabı çıktığında Tramvay Durağı’nda havalar biraz değişiyor. Aynı anda kitabı okuyan yazarlar birbirlerini arayıp alıntılar yapıyor, hop oturup hop kalkıyor, okuduktan sonra tekrar okuyor, bitirince kitabı kutlamak için bir araya geliyorlar. Bir kitap için heyecanlanan insanlar, özellikle bugünlerde hayata dair umut veriyor -yok hiç abartmıyorum.</p>
<p>Kitap, Cemil ve babasının hastane odasındaki diyaloglarıyla başlıyor. Cemil’in babası yaşamak istiyor. (&#8220;Anneannem ve ben, biz ölüme karşıyız.&#8221;) Her şeyin başladığı yerin burası olduğunu düşünüyoruz. Bu hastane odası. Bundan sonra mucize olacak mı? Karmaşa artacak mı yoksa biraz dinecek mi? “Evin kedisi uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.”</p>
<p>Cemil, kitap dosyasını İstanbul’daki yayınevine bırakıp Ankara’daki evine dönüyor. Yayınevinden haber beklerken ise hem yazma sürecinin, hem Nazlı ile ilişkisinin hem de toplu konutlardaki evinin temeline iniyor. Yaptığı her şeyin anlamı beklemeyi kolaylaştırmak olsa da Cemil telaşla anlatmıyor bunları. Zamanla yarışmıyor konuşurken, hatta onun bir kol saati bile yok. Nazlı ile tanışmasından evliliğine, evin inşaatında çalışan işçilerden akıtan banyo tavanına, şiirle başladığı yazma macerasından kitabının yayımlanmasını bekleyen bir yazar oluşuna kadar geliyor. Sevdiği kitaplardan, yazarlardan, şarkılardan söz ediyor Cemil. Hayatın bir şölen olduğunu düşündüren şeylerin listesini yapıyor, ama sormadan da duramıyor; “neyi yazmaya değer buluruz, bunları yazmak ne kadar anlamlı?”</p>
<p>Cemil, önceki Barış Bıçakçı kahramanlarına benziyor yine, ama onlardan ayrıldığı önemli bir nokta var sanırım. Cemil yaşlanmakta olduğunu sadece düşünmüyor, görüyor, hissediyor da. Yazmaya yeni başlamış ve sürekli yazan genç Bertan ile “ilginç” bir dostluk kuruyor. Diğer yandan, kendisinden cinayeti çözmesine yardım etmesini isteyen çok yaşlı komşusuyla başka türlü bir yakınlık kuruyor. Cemil, sanki biraz arada durduğunu kabul ediyor, bu nedenle ikisini de anlayabileceğini ve aynı nedenlerle anlayamayacağını biliyor. Yeniden aşık olabilecek kadar genç olmak istiyor, cinayeti çözmeye yardım edebilecek kadar da yaşlı. Bazen gençliğiyle karşılaşıyor, bazen yaşlılığına “tesadüf ediyor” bu yüzden. Bir yandan da kitabı hakkında bir karar vermesini beklediğini Editör Hanım ile konuşuyor. Belki karmaşayı biraz sonlandırabilir kitabının yayınlanması. Belki bir “yazar kıyafeti” “anlatılmaya değmez olanı anlatıp anlamlı kılmaya cüret etmesini” affettirebilir.</p>
<p>Kitabın sonu karmaşanın hiç bitmeyeceğini söylüyor gibi görünüyor ve biz meraklı, heyecanlı okurlar, her ne kadar haince görünse de, el çırparak Cemil’in karmaşası hiç tükenmesin istiyoruz. Ve öyle çirkin de olsan severdik seni diyoruz, dişlek taklidine gülerek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yazdığın için teşekkür ederiz Barış Bıçakçı.</p>
<p><strong>“Bir Kitaptan Çok Şey Bekleyenler Derneği” Üyeleri</strong></p>
<div class="shr-publisher-7092"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sinek-isiriklarinin-muellifi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Şeyler Eksik</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-seyler-eksik</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 May 2011 14:02:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[2007]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Şeyler Eksik]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Somay]]></category>
		<category><![CDATA[Metis Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5811</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Çok güzel.&#8221; Öncelikle, karmakarışık bir yazı olacak bu. Çünkü yeniden üretim ile sonradan güçlendirilmiş bir beğeni ifadesi değil yukarıdaki; oluştuğu, biçimlendiği ânda çok güzel olan bir şeyin tanımı. Ben ne zaman beğensem aklım karışır, tedirginleşirim. Temkinsiz yakalandıysam da açıklamaya girişir, karıştırırım. Bülent Somay&#8217;ın &#8220;Bir Şeyler Eksik&#8221;i, kapağındaki penissiz Musa&#8217;dan, epilogu &#8220;Hakikat ise bu devrimci pratikten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/bulentsomay.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-7515" title="bulentsomay" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/bulentsomay.jpg" alt="" width="245" height="245" /></a></p>
<p>&#8220;Çok güzel.&#8221;</p>
<p>Öncelikle, karmakarışık bir yazı olacak bu. Çünkü yeniden üretim ile sonradan güçlendirilmiş bir beğeni ifadesi değil yukarıdaki; oluştuğu, biçimlendiği ânda çok güzel olan bir şeyin tanımı. Ben ne zaman beğensem aklım karışır, tedirginleşirim. Temkinsiz yakalandıysam da açıklamaya girişir, karıştırırım. Bülent Somay&#8217;ın &#8220;Bir Şeyler Eksik&#8221;i, kapağındaki penissiz Musa&#8217;dan, epilogu &#8220;Hakikat ise bu devrimci pratikten başka bir şey değildir&#8221;e kadar &#8216;çok güzel&#8217; bir &#8216;şey&#8217;. Roland Barthes, korkunç eseri <strong>Fragments d&#8217;un discours amoureux</strong> (<em>Bir Aşk Söyleminden Parçalar</em>)&#8217;da aşık&#8217;ı &#8216;bekleyen&#8217; olarak tanımlamıştı, ömrü vefa etseydi de bu kitabı okusaydı değerlendirdiği tüm o metinlere bir tane daha eklenirdi.</p>
<p>Kitapçıya girdiğimde çalışan bana, &#8220;Bu kitap ne?&#8221; diye sordu. &#8220;Deneme, deneme olarak geçiyordur sanırım,&#8221; dedim. Kitabı alıp çıktıktan ve Douglas Adams&#8217;ın &#8220;<strong>42</strong>&#8220;siyle açılan ilk cümlesini okuduktan sonra uzun süre gülümsedim:</p>
<p>&lt;&lt;<em>Bu kitabın bir &#8220;ne&#8221; olduğundan ben de pek emin değilim aslında. Deneme olduğu kuşkusuz, ama yer yer deneme biçiminden uzaklaşıyor, daha &#8220;akademik&#8221; bir tartışma üslubuna özeniyor.</em>&gt;&gt;</p>
<p>Yazarının bile tek bir tanıma oturtmakta zorluk yaşadığı kitabı okumaya başlama serüvenim böylesi bir tatlı tesadüfle oldu.</p>
<p>Kitabın derdi belliydi. Eksiğiz, eksik kalacağız, bunu bilmek bizi tümlemeyecek belki, ama &#8220;<em>hiçbir eksiğimiz olmasaydı başkalarına ne ihtiyacımız olurdu ki?</em>&#8221;</p>
<p>Woody Allen&#8217;ın 1971 yapımı <strong>Bananas</strong> filmi bu kitap için önemli. Kitabın hareket noktası olan bu filmde, Nancy&#8217;nin (<em>Louise Lasser</em>) Fielding Mellish (<em>Woody Allen</em>)&#8217;e söylediği o ilişki bitirici cümleden alıyor adını kitap: &#8220;Bir şeyler eksik&#8221;. Somay, eksik olanla doğduğumuzu, tamamlanmayacak olanın laneti ile büyüdüğümüzü, yaşlandığımızı ve öldüğümüzü söylerken aklıma Metin Üstündağ&#8217;ın<strong> <a href="http://www.tramvayduragi.com/langadank/">Langadank</a></strong>&#8216;ındaki &#8220;<em>Doğmakla yitirdiniz hiç olma şansınızı</em>&#8221; cümlesi geldi hemen. Adlandıramadığımız eksik&#8217;imizle geçirdiğimiz bir dizi zamanın toplamı olan bu hayattan enstantanelerle, termodinamiğin ikinci yasası olan entropinin buyurduğu gibi &#8220;dönüşsüz&#8221; çoklu yitirilişlerin sıralı ifadeleriyle ağır ağır kanıma ilerleyeceğini sezdim kitabın. &#8220;Fallus, bir eksiğin göstergesidir&#8221; diyordu Somay. Peki bu ne demektir? Bir öğretmenin öğrencisini dövmesidir bu, bir babanın çocuğunu taciz etmesi ya da bir polisin yurttaşını öldüresiye coplaması. &#8220;Demokrasi götürülen topraklar&#8221;daki zulüm de aynı şeydir, bir başbakanın &#8220;Kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız.&#8221; demesi de. Muktedirlik yanılsaması geride işkenceyi, savaşı, kanı, ayrımcılığı bırakan oldukça eski ve tehlikeli bir hastalıktır. Yaşamın her ânında gücün simgesi fallus&#8217;un gösterdiği eksik, Bananas&#8217;ın Mellish&#8217;inin eksiği ile aynı: &#8220;<em>Özgüven</em>&#8220;. İşte Somay burada kartlarını açıyor ve soruyor: Hiç sahip olmadığımızın eksikliği tam olarak nedir, diye. Renkli gözlü, uzun boylu, geniş omuzlu, retoriği kuvvetli, başarılı, sosyal biri olsaydım ne olacaktı(m)? Bunları tümünü kaybetmediysem, öyleyse benden çalınmış olmalılar. Örneğin o zaman daha dil yoktu. Kıskanacağım bir kardeşim ya da bu hayattaki yegane yekpare parçam olan &#8220;anne<em>m</em>&#8221; ile arama girecek bir babam olduğunun farkında değildim. Ya da bir baba figürü. Dil-öncesi arkaik zamanda mutlu, tam, &#8220;eksiksiz&#8221;dim. Büyümek benden her şeyimi aldı. Mülkiyetimdekini kaybettim. Benden çalınan bir şeyle büyüdüm. Belki bu hastalıklı bir bağlılık duygusu oluşturmadı, bir <em>Norman Bates</em> olmadım elbet, ama yine de eksik eksiktir, değil mi? Yazarın sorularıyla bunları düşünüp sonunda onun haklı olduğuna kanaat getiriyorum. Yani Nancy (<em>orgazm</em>ı tadamamış <em>eksik</em> kadın), elbette Mellish&#8217;in sahte sakalına tav olacak ve takke düşüp de don görününce (sakalın sahteliği anlaşılınca) &#8220;Biliyordum bir şeylerin eksik olduğunu&#8221; diyecekti. Bizdeki eksiğin kamuflajı bile mümkün olmuyor çünkü.  Sakal takmak bizi seksî, olgun, arzulanır yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Kıskançlık peki? Yazar, Adam Phillips&#8217;in &#8220;<em>Çift, üç kişiden oluşur</em>&#8220;una getirip sözü, duygusal ilişkilerde gözlemci ve onaylayıcı bir üçüncü&#8217;ye ihtiyacımız olduğunu açıklamaya girişiyor: &#8220;Abi çok yakışıyorsunuz&#8221;, &#8220;Allah nazarlardan saklasın tü tü&#8221;lerin bir ilişkinin sürdürülebilirliğindeki tartışılmaz etkisinden dem vurduktan sonra da, aslında kıskanmanın bile tek kişilik olduğunu, bir ikinciye, bir üçüncüye izin vermediğini söylüyor. Çamlıbel&#8217;in &#8220;<em>Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur</em>&#8220;unun bundan net açıklaması olabilir mi yoksa; kıskanılan sussa, konuşmasa, olmasa da olur. Yok hatta. Tek kişilik dram, tek kişilik bir sinema. Kitapta sıralanmış aforizmalardan uğursuz sayı 13&#8242;e denk gelen şu pasaja dikkat:</p>
<blockquote><p>Çünkü genellikle, sevmeyi beceremeyecek kadar kendi benliğimizden feragat etmeyi bilmiyor, arzulamayı becerecek kadar da bilinmeyene ve tehlikeli olana yelken açmaya cesaret edemiyoruz. Sevemediğimiz ve arzulayamadığımızz zaman da geriye yalnızca kıskanmak kalıyor.</p></blockquote>
<p>Buraya kadar eksik olduğumuzu, yalnız olduğumuzu, kıskanırken bile kendimizle olduğumuzu okuduk. Somay bunu <strong>Lacan</strong>&#8216;dan el alarak ileri götürüyor, &#8220;<em>Cinsel ilişki yoktur</em>&#8220;u açımlıyor. Anlayabildiğim kadarıyla (derdi ve söylemi çok anlaşılır biri değil zaten) Lacan burada bireysel farkındalığın müsaade etmediği bir durumdan bahsediyor. Oto-farkındalığımız hazzımızı (<em>jouissance</em>&#8216;ı dilimizde açıklayabilecek tam bir sözcük yok) baltalıyor, Ferrari&#8217;mizin olmasına ya da Miami&#8217;de bir yazlığımızın olmasına tam sevinemiyoruz. Bunları hayâllerken, yarattığımız fantazi paketi ile mutlu mesut geçiniyorduk fakat sonra eriştik, sahip olduk ve elimizde devam ettirebileceğimiz bir fantazi kalmadı. İçi boş bir membran sadece. <strong>Jean Baudrillard</strong>&#8216;ın <em>simulacrum</em> kavramı bu noktada görüş açımızı netleştirebilir. Her şey imge (image)&#8217;dir, göstergedir ve sanaldır. Televizyon bize tam anlamıyla tatmadığımız bir dünya sunar. Sanat yapıtları özendirici bir etki bırakır benliğimizde. Her şey, bize dairdir; bize ait değildir. Cinsellikten haz almamak değil, cinsel birleşme sonrası ayırdına varılan bir &#8220;organ bütünleşmesinden başka ne ki şimdi bu?&#8221; burukluğu. Lacan cinselliğin bir hayâlkırıklığı olduğunu söylüyordu, bu yüzden hiçbir aşk Shakespeare sonnet&#8217;lerindeki benzemiyor, hiçbir cinsel birleşme porno endüstrisinin basmakalıplarına uymuyordu belki. Bir şeyler eksik kalıyordu. Cinsellik toplumun, ahlâk kurallarının ve aile yapısının dayatmalarıyla kısıtlanıp/ tabulaştırılıp bastırıldıkça ona ulaşmanın, onu tatmanın yüce, ulu bir gaye olduğunu sanmak ile &#8216;sapkınlaşmak&#8217; arası bir histeri krizi yaşanması da bu eksikliğe işaret ediyor. &#8220;Sevişme!&#8221;, ataerkil bir emir, bir yasaktır. Bertrand Russell&#8217;ın kabaca &#8220;günümüz gençleri işi iyice abarttı&#8221;ya gelen yorumunda biraz da bunun payı var. Çünkü &#8220;Sevişin!&#8221; de aynı ölçüde bir eksikliğe, gedik&#8217;e yol açar: Cinsellik elimizden alınır. Et&#8217;in et ile münasebetinin Freudiyen süperego-haz açmasına sürüklenmesi gibi. Cinsellik yoktur, yalnız fantazi vardır. &#8220;Ben daha farklı olacağını sanmıştım,&#8221; beyanı/düşüncesi bu anlamda acıklı bir duruma işaret eder. Lacan işi ilerletip de, &#8220;la femme n&#8217;existe pas&#8221; (&#8220;kadın yoktur&#8221; ya da &#8220;kadın var değildir&#8221;) dediğinde durum daha da karmaşıklaşır. Kadın elbette vardır; sadece Duygu Asena&#8217;nın da dediği gibi &#8220;kadının adı yok&#8221;tur. İnsanlık tarihi, erkek&#8217;in tarihidir. Anlatılan erkeğin tarihi, erkeğin hikâyesidir. Feministlerce yanlış yorumlanıp cinsiyet ayrımcılığı olarak kaşelenen bu ifade, toplumda kadının rolünü anlatıyor oysa. Çünkü &#8220;History is <em>his</em> story&#8221;. Bu yüzden feminist kuramdaki cam tabaka (glass ceiling) tabiri iş hayatında, kariyer yolunda azınlıkların ve özellikle kadının  önüne konan bariyerlerin en güçlüsünü ifade ediyor. Semavi dinlerde bilinen bir kadın peygamberin olmaması da bunun bir göstergesidir belki. Eva Peron, Margaret Thatcher, Condoleezza Rice gibi örnekler geliyor hemen aklımıza, ya da II. Dünya Savaşı sonrasının en genç Alman şansölyesi Angela Merkel. Peki kadının adı olsa da, iktidarı gerçekten var mıdır? Arzuhan Doğan Yalçındağ&#8217;ın TÜSİAD&#8217;ın ilk kadın başkanı olması, yerini yine bir kadın olan Ümit Boyner&#8217;e bırakması? Somay bu soruyu <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;nda şöyle yanıtlıyordu:</p>
<blockquote><p>Erkek için iktidarı kurmanın ve korumanın çeşitli yolları var dünyada: Milletvekili olursunuz, başbakan olursunuz, sanayici olursunuz, polis olursunuz, ne bileyim, general ya da işkenceci olursunuz. Bunların hepsini kadınlar da yapabilir, ama bu yollarla &#8216;iktidar sahibi&#8217; olamaz büyük çoğunluğu. Güç edinirler belki, ama iktidar edinemezler. Politik, psikolojik ve biyolojik çağrışımları bünyesinde toplayan bir kavram olarak &#8216;iktidar&#8217; erkeğe özgüdür. Kuşkusuz kadınların da bu &#8216;iktidar&#8217;la ilişki kurma yolları var, ama daha dolaylı; dolaylı olduğu için de hem şiddet daha sıkı bir kontrol altında bu ilişkide, hem de mekanizmaları daha iyi gözlenebilir, daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Erkekler için &#8216;iktidar&#8217; daha bebeklikten çıkar çıkmaz devreye giren, psikolojik kuruluşlarında çok daha köklü bir yer tutan bir kavram. Temelinde de elastik, büyüyüp küçülebilen bir et parçası var. Ya da en azından erkeklerin büyük çoğunluğu buna inandırılmışlar iki-üç yaşlarından beri. Herkesin bu kadar şiddetle inandığı bir şeye de gerçek olmaktan başka çare kalmıyor tabii.</p></blockquote>
<p>Biraz düşününce, gerçekten kadının adı da yok ve yine Lacan haklı. Önce cinsellik, şimdi kadın. Peki ne var? Eksiklik. Saltık dediğimiz bir eksiklikler, yoksunluklar toplamı. Bizi bütünleyecek bir eşlenik arama gailesi hep. Bazen hınç var: dişi karadullar ve peygamberdeveleri cinsel birleşme sonrası erkeklerini yerler. Canice mi?  <a href="http://www.imdb.com/title/tt0204700/"><strong>Trouble Every Day</strong></a>, sürekli partner değiştiren ve seks sırasında partnerlerini yiyerek öldüren bir çiftin hikâyesini anlatan, Claire Denis tarafından çekilmiş bir filmdi. Seksüel kanibalizm eş&#8217;in doğadaki rolünün sonlanmasının metaforu olabilir mi? Türün devamlılığı için gerekli olan gen aktarımı noktalanmış, görev tamamlanmış artık &#8211; &#8220;Artık sana ihtiyacım yok ve bu yüzden cani mi oluyorum?&#8221;</p>
<p>Aşk iki kişinin birbirini öldürme çabası olarak tanımlanmıştı Novalis tarafından. Daha acısını yine Lacan&#8217;dan öğrendik: Sahip olmadığımız bir şeyi onu bizden istemeyen birine verme uğraşımız. Peki uzak etimolojik kökeni nedir aşk dediğimizin? &#8220;Vahdet-i vücud&#8221; kavramının isim babası <em>Muhyiddin İbn-i Arabi</em>&#8216;ye göre &#8216;aşakatü&#8217;. Gündüzsefası da denen çit sarmaşığının adı. Arabi aşkın yüreği sırnaşık bir bitki gibi sardığını söylüyor. Biyokimyasal olarak çok fazla çikolata yemiş olmaktan pek bir farkı olmayan bir duygu için onca kitap, film, şiir, resim, öykü, masal, tanımlama. &#8220;Olmayanın mübadelesi&#8221;ne (s)övgüler. Yine Barthes&#8217;a dönersek:</p>
<blockquote><p>&#8220;Aşık mıyım? &#8212; Evet, beklediğime göre.&#8221; Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: <em>ben bekleyenim</em>. (Fragments d&#8217;un discours amoureux, syf. 43, çev. Tahsin Yücel)</p></blockquote>
<p>Herhangi bir şey, tek bir şey ile açıklanamıyor. Varoluşa dair en temel eksik bu bile olabilir. Verili bir düzen içerisinde tersi ile anlamlı pek çok kavram: Yalnızlığı kalabalık, mutluluğu mutsuzluk, umudu umutsuzluk ile açıklamaya gayret ediyoruz. Antagonizmatik kavramların en popülerlerinden olan burjuva sınıfı-proleterya gibi. Fakat konuştuğumuz konu eksiklik olunca, karşımızda da tamamlanmış, bütünleşik bir kavram olmayınca durum karmaşıklaşıyor, sınırlar muğlaklaşıyor. Durulmayan kafa, saçmalayan kafa. Pierre Louÿs&#8217;in <em>La Femme et le Pantin</em>&#8216;i (yine Tahsin Yücel tarafından 1989&#8242;da &#8220;Kadın ve Kukla&#8221; adı ile çevrildi) sinemaya 3 kez uyarlandı. Bunlardan sonuncusu 1977 yılında Luis Buñuel tarafından çekilmiş <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0075824/">Cet obscur objet du désir</a></strong> (<em>The Obscure Object of Desire</em>: Arzunun O Karanlık Nesnesi) idi. Kahramanımız Stevenol Sevilla sokaklarında aylak aylak dolanırken yanından arabayla geçen femme fatale Conchita&#8217;ya vurulur. Aynı gün tanıştığı Don Mateo Diaz adındaki adamın bu kadınla yaşadığı bazı şeyler olduğunu öğrenir. Bundan sonrası <em>karanlık</em>, <em>belirsiz</em> arzu nesnesinin (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=objet%20petit%20a">objet petit a</a>) hikâyesi, merak edenler filme bir göz atsınlar derim.</p>
<p>Neden Kadın ve Kukla&#8217;dan bahsettim? Burada saçmalayan, karışık kafanın en güzel örneklerinden birine rastlıyoruz da ondan: &lt;&lt;<strong>Özgürüm! Senden kurtuldum! Yaşamım boyunca özgürüm! Bedenim de bağlı, kanım da! Oh! Girmeye çalışma, kapı çok sağlamdır! Ama biraz daha kal, yüreğimde çöreklenen her şeyi söylemedikçe rahatlayamayacağım.</strong>&gt;&gt; Aşk bizi salak ediyor da, hani aşk yoktu? Hani yanılsamaydı, olmayandı, olmayanın takasıydı? Burada Somay devreye giriyor ve şöyle diyor: &#8220;<em>Yanılsama diyerek hemen aşağılamayalım aşkı; yanılsama olmayan ne var ki hayatımızda zaten? Aşk, gerçek olmayabilir, ama belki de bize bir hakikatin ipucunu vermektedir, kimbilir.</em>&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">&#8212;</p>
<p style="text-align: left;">O hakikatin ne olduğunu, bu sıkıcı yazının hemen başında kitabın epilogunu açık ederek belirtmiştim. Kitaba başlamadan önce kafamda oturmamış onlarca fikir, anahtarlarını bekleyen onlarca kilit vardı. Tekil ve/veya çoklu ilişkilere yönelik atipik ve ufuk açıcı yine onlarca cümle okudum Somay&#8217;ın kaleminden. Kilitlerin çoğu açılsa da bazıları hep kapalı kaldı. Özne olarak müdahil olmam gereken o kadar çok şey olduğunu fark ettim ki Lacan&#8217;cı bir hayâlkırıklığı yaşadım diyebilirim. Durdum, &#8220;bir şeyler eksik&#8221; dedim kendime. Hem de daha önce benim olmamış bir şeyler, eksik. Üzülemezdim artık, kalktım ve kendime bir kahve yaptım.</p>
<p style="text-align: left;">Herkese iyi okumalar dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-5811"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tatar Çölü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/tatar-colu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tatar-colu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/tatar-colu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Mar 2011 06:16:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Akin Cetin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Dino Buzzati]]></category>
		<category><![CDATA[il deserto dei tartari]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5218</guid>
		<description><![CDATA[Drogo askeri okuldan yeni mezun bir subaydır. İlk görev yeri de etrafını çölün çevrelediği Bastiani Kale&#8217;sidir. Önce burada bir gün bile kalamayacağını düşünür. Sonra dört ay kalmaya razı olur, daha sonra da kalenin duvarları arasında yıllar boyu düşünür durur. Ordu çatısı altında geçirdiğim süre çoğaldıkça bu kitabın gözümdeki değeri artmaya başladı. Drogo ile bulunduğumuz konumlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/TatarColu2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5220" title="TatarColu2" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/TatarColu2.jpg" alt="" width="266" height="400" /></a></p>
<p>Drogo askeri okuldan yeni mezun bir subaydır. İlk görev yeri de etrafını çölün çevrelediği Bastiani Kale&#8217;sidir. Önce burada bir gün bile kalamayacağını düşünür. Sonra dört ay kalmaya razı olur, daha sonra da kalenin duvarları arasında yıllar boyu düşünür durur.</p>
<p>Ordu çatısı altında geçirdiğim süre çoğaldıkça bu kitabın gözümdeki değeri artmaya başladı. Drogo ile bulunduğumuz konumlar farklı olsa da (o subay, ben er) genel olarak askerin takip ettiği, takip etmek zorunda olduğu/bırakıldığı şablon pek değişmiyor. Asker öyle ya da böyle dışarı açılamayınca mecburen içine kapanıyor. Sonra düşünceler kepçenin karıştırdığı çorba gibi sağdan sola, soldan sağa dalgalanıyor. Dolayısıyla insanın içinde bulunduğu yaşamı sorgulaması kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>Gerçi, Drogo şafak falan saymıyor, askerliği meslek edinmiş birisi o. Fakat yine de sona ermesini dilediği ya da başlamasını umut ettiği bir şeyler var. Sevgili öğretmenlerimizin deyimiyle; kendisi orada ama aklı başka yerde. Olmaması mümkün değil. Ortiz&#8217;in dediği gibi &#8220;Burası, bir tür sürgün gibidir, bir kaçamak noktası bulmak, bir şeylerin ümidini taşımak gerekir.&#8221; Yoksa günler tepelerden aşağı biraz zor koşar. Drogo&#8217;nun günlerinin -askeri terimle- beşer beşer atması bununla ilgili büyük ihtimalle. Çünkü ha geldi ha gelecek ümidiyle bir şeyler bekleyip duruyor sürekli.</p>
<p>Asker değilseniz veya askerliğinizi yapmamışsanız ve ordu, askeriye vb. konular ilginizi çekmiyorsa hoşunuza gitmeyebileceği tahmininde bulunacağınız bir kitap olabilir Tatar Çölü. Fakat farklı okumalara açık bir kitap aslında. Az biraz agorafobisi bulunan asosyal bir adamın yaşantısı olarak da değerlendirebilirsiniz. Ömrü boyunca sadece bir şeyi bekleyen, o şey geldiğinde de artık orada olmayan bir adamın hüzünlü öyküsü olarak da. Gelen şeyin savaş olması da ayrı bir konu tabii. Sonuçta insan en büyük savaşı kendisine karşı veriyor, ne için savaştığı konusunda kararsız kalınca da eriyip bitiyor böyle.</p>
<p>Özgürlüğü kısıtlanmışken sivil yaşama ait olan sıradan birçok şeyi özlüyor insan. Wong Kar Wai filmlerindeki gibi detaylara takılmaya başlıyorsunuz sonra. Rüzgarın dalgalandırdığı tavandan tabana perdeler ya da yanakta gezinen parmaklar veya birbirleri üzerinde kayan dudaklar yok. Fakat sabretmeyi ve yetinmeyi bilene bulutların çok güzel şekiller aldığı bir gökyüzü var. Güneşe doğru dikkatlice bakarsanız uçuşan kuşların altın külçelerine dönüştüğünü görebilirsiniz. İyi bir çocuk olursanız belki Şirinler&#8217;i bile&#8230;</p>
<p>Kitabın benim için en anlamlı bölümü şudur ki Buzzati kısıtlanmış özgürlüğü cidden çok güzel ifade ediyor.</p>
<blockquote><p>&#8220;İşte o anda uzak ve iştah açıcı yaşama ilişkin hayaller Drogo&#8217;nun aklına takılıverdi, örneğin tatlı bir yaz gecesinde, deniz kenarında bir saray yanında oturan zarif kadınlar, müzikler duydu, gençliğin hemen kendini kapıp koyverdiği mutluluk imgeleri beliriyordu, bu arada doğuda ufuk yavaş yavaş net ve belirgin hale geliyor, atmaya başlayan şafak göğü hafif hafif aydınlatmaya başlıyordu. Geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz gibi görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması&#8230; Dünyada var olan onca güzel şey içinde Drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlarin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. Ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçı yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu. Gerçekten de, bir süredir, bir türlü tanımlayamadığı bir endişe dur durak bilmeksizin içini kemiriyordu. Bu, bir türlü zamanında yetişemeyeceği, önemli bir şeyin aniden oluverip onu hazırlıksız yakalayacağı duygusuydu.&#8221;</p></blockquote>
<div class="shr-publisher-5218"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/tatar-colu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karanlık Oda</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/karanlik-oda/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=karanlik-oda</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/karanlik-oda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2011 08:29:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nezaket Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Boş Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Bıçakçı]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlık Oda]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Rüya Günlüğü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4925</guid>
		<description><![CDATA[Hakan Bıçakcı’nın son kitabı Karanlık Oda önceki kitaplarının sessizliğine oranla daha çok konuşuldu. Ben de biraz bu nedenle merak ederek, biraz da yayınevi değiştirip İletişim’e geçmesi nedeniyle okuyabildim kitabı. Geriye dönük bir okuma da yapmaya çalıştım, ancak sadece üç kitabını bulabildim. Oğlak Yayınları’ndan çıkan önceki kitapları şu anda tükenmiş görünüyor. Açıkçası benim için Hakan Bıçakcı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/hakan-bıçakcı-iletişim.jpg"><img class="size-medium wp-image-4927 aligncenter" title="SUATkaranlikoda3" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/hakan-bıçakcı-iletişim-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></p>
<p>Hakan Bıçakcı’nın son kitabı Karanlık Oda önceki kitaplarının sessizliğine oranla daha çok konuşuldu. Ben de biraz bu nedenle merak ederek, biraz da yayınevi değiştirip İletişim’e geçmesi nedeniyle okuyabildim kitabı. Geriye dönük bir okuma da yapmaya çalıştım, ancak sadece üç kitabını bulabildim. Oğlak Yayınları’ndan çıkan önceki kitapları şu anda tükenmiş görünüyor. Açıkçası benim için Hakan Bıçakcı, Barış Bıçakçı kitaplarının kitapçılarda daha az bulunduğu dönemlerde alfabetik yakınlık yüzünden gördüğüm, ancak merak edip okumadığım bir yazardı. Galiba biraz da onun kitaplarının her yerde karşıma çıkması ancak aradığım Barış Bıçakçı kitaplarının bulanamaması yüzünden biraz kızgındım kendisine. Ama okuyunca fikrim değişti. Hatta şimdi onun kitaplarını bulamadığıma üzülüyorum.</p>
<p>Biraz kişisel bir giriş yazısından sonra geleyim Karanlık Oda’ya. Öncelikle kitabın kahramanının fotoğrafçı olması benim için özellikle bir ilgi nedeni. Karakterin sürekli detayları fark eden, gözlem gücüne sahip biri olması olay örgüsünü de derinlikli hale getirmiş. Ayrıca bu, kitabın oldukça sinematografik olmasını da sağlamış. Karakterin çevresine bazen gerçekten vizörden baktığı hissine kapılıyoruz. Özellikle düğün fotoğrafçısı olduğu dönemlerde çektiği fotoğraflardan keşke bir sergi açılsa gibi fantastik bir sergi düşü bile kurdum okurken. Çok özel, önemli sanılan bir günün aslında herkes için ne kadar aynı olduğunu bir fotoğrafçının gözünden görmek düşüncesi bana çok heyecan verici geldi.</p>
<p>Gündelik hayatın görmeyi bilen bir göz için nasıl da karanlık olabileceğini fark eden ve ettiren bir roman kahramanı fikri benim için zaten ürkütücü, Hakan Bıçakcı da bu ürkütücü detayları başarılı <em>kadrajlarla</em> yansıtınca çok iyi bir roman çıkmış ortaya. Kendisinin de söylediği gibi: “Gerçeküstü diyebileceğimiz bir atmosferi son derece gerçek nesneler, ortamlar ve insanlarla kurmaya çalışıyorum. Dikkat çekmeyen ve sıradan insanların zihninde dönenlere dikkat çekmeye, onların sıradan hayatlarının içinde belirsizlikten beslenen tuhaf delikler açarak sıradışı sıçramalar yapmaya çalışıyorum.”* İyi ki öyle yapıyor.</p>
<p>Biraz da Bıçakcı’nın okuyabildiğim önceki kitaplarına dair bir iki şey söylemek istiyorum. İlk kitabı “Romantik Korku” fazla telaşlı bir kalemle yazılmış gibiydi. Keşke bu kadar acele etmeyip fikrinin tadını çıkarsaymış diye düşündüm okurken. “Rüya Günlüğü” ve “Boş Zaman” ise daha fazla sevdiğim kitaplar oldular. Aynı telaşlı üsluba başvurduğu oluyordu bazen, ancak sakin sakin anlatmayı seçtiği anlarda daha etkili ve daha ürkütücü oluyordu üslubu. Artık, hem yazarın yeni kitabını merakla bekliyorum, hem de bulamadığım önceki kitapları da İletişim’den çıkar umudu taşıyorum.</p>
<p>Not; Yukarda görüldüğü gibi kitabın kapak fotoğrafı da çok iyi seçilmiş. O kadar ürktüm ki bu adamın derin gözlerinden okuduğum süre boyunca kitabı ters kapatıp bir yerlere bırakmak zorunda kalıyordum.</p>
<p>* Notos, Şubat-Mart Sayısı, S:84</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="shr-publisher-4925"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/karanlik-oda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sleep Has His House</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sleep-has-his-house</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2011 13:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Anna Kavan]]></category>
		<category><![CDATA[Sleep Has His House]]></category>
		<category><![CDATA[Uyku Tanrısının Evi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4508</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gece, benim annemdi.&#8220; Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür? Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği Şarkı Okuma Kitabı&#8216;na göz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4509" title="Anna Kavan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan-297x300.jpg" alt="" width="297" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;Gece, benim annemdi<em>.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür?</p>
<p style="text-align: left;">Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;na göz gezdirirken, bir Sting şarkısı olan <em>Fragile</em>&#8216;ın ona söylettiği şu cümle üzerinde durakalıyorum: &#8220;Bir tokatla ölmeyecek kadar büyüdüğünüz ândan itibaren dayak yersiniz&#8221;. Sevgisizlik ve onun yakın arkadaşı şiddet, her ne kadar tartışmaya açıksa da, önce adına &#8216;aile&#8217; dediğimiz kurumda başlıyor ve taşıdığı meşruiyetle okula, topluma, devlete, orduya sıçrıyor. Bireyden beklenenler var, çeşitli ödev ve yükümlülükler, sonra uyulması gereken kurallar kanunlar. Bitmeyecek bir iç savaş.<strong> Let Me Alone</strong> (Beni Rahat Bırak) isimli kitabındaki bir karakterden adını alan Anna Kavan da, kendisini sevmediğini bildiği bir anne tarafından büyütülmüş, henüz Helen Emily Woods adında bir çocukken yitirdiği babasının yerine amcasını koymaya çalışmış bir sevgisizlik mağduru; bir doğarken kaybeden.  İleride, Kadın Özgürlüğü Hareketi (<em>Woman&#8217;s Liberation</em>)&#8221;nin önemli bir simgesi olacak olan kitabından cımbızladığı bu ismi sahiplenmeden önce, hayatındaki eksik &#8216;baba figürü&#8217;nü iktidar sahibi olduğuna inandığı bir başka erkekte tamamlamaya çalışması bunun net bir göstergesi sayılabilir.</p>
<p style="text-align: left;">Kurgu aşağı yukarı bellidir; ailede başgösteren hastalık bireyleşen Anna&#8217;nın özel hayatına da sirayet eder: erken, yanlış bir evlilik. Kokainle erken yaşta tanışmak. Hızlı bir metastazdır bu, ve eğer &#8216;talih&#8217; yaver gitmiyorsa yakanızı kurtarmanız zordur. Anna, &#8216;genç kızlık&#8217; depresyonundan ve sonraları hayatını tümüyle etkisi altına alacak olan majör depresyondan sıyrılabilmek umuduyla evliliğinini noktalandırır. İleride şehit düşeceğini bilmediği oğlu Brian yanında olsa da, artık yalnızdır. İlk kitabını bu sıralarda, adını alacağı Anna Kavan&#8217;ı yarattığı kitabını ise bundan sonra yazar. Sonra yeni bir evlilik, yeni bir çocuk, ama yine eski kayıtsızlıklar, bitmeyen karı-koca kavgaları, artık huyunu suyunu bildiği kokainden eroine serin bir atlayış. Birkaç yakınının desteğiyle yatırıldığı hastanede yakınlaştığı psikologunun ölümü ile gelen &#8216;gerçek kaybediş&#8217;. 67 yaşında, Londra&#8217;da, kalp krizi nedeniyle dünyevi yaşama elveda derken bile elinde &#8216;Bazooka&#8217; adını verdiği eroin dolu şırıngasının olmasının temel nedenlerini bu şekilde özetleyebiliriz sanırım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4510" title="Helen Woods" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-İNSANLAR ÇOĞUNLUKLA GECE DOĞAR VE ÖLÜRLER</strong>-</p>
<p style="text-align: left;">Mitos&#8217;tan &#8217;94 yılında ilk baskısını Şefika Komçez çevirisiyle yapan Sleep Has His House, <em>Uyku Tanrısının Evi</em>, ile tanışıklığımın üzerinden birkaç ay geçti. Kitap bir çırpıda bitirilmek istenmeyecek kadar lezzetli ve bir çırpıda bitirilemeyecek kadar da karanlıktı. Gerçek sorular soran cümlelerle açılıyordu:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Annemi anlatmak kolay değil. Uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetinin günlük yaşamla hiç ilgisi yoktu. Güzel olduğunu ve beni sevmediğini söylememe gerek var mı? Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">Çocukluğun el değmemiş masumiyetiyle dolu düşlere ait cümlelerden, tümüyle şiirsel bir kurguya oturtulmuş eşsiz bir anlatım dilinden mürekkep, etkileyici bir kitap Sleep Has His House. Kendisine ev olarak geceyi seçmişler için bir yol haritası. Dekorun, karakterlerin, renklerin, seslerin rüyayı görenin istediği şekilde olduğu bir yarı aydınlık ve yarı karanlık bir dünyada tin tin adımlıyoruz. Anna, yine de mutsuz olma ihtimalimiz saklı olduğundan, silkinmemiz için bizi biraz dövüyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Burayı yine de sevmediniz mi? Vaktiniz varken neden buradan çıkmıyorsunuz o zaman Tanrı aşkına? Şu an ağlayıp inleyecek zaman değil. Güçlü olun ve kalabalığa bu işi başarabileceğinizi gösterin. Siz yetkin bir bireysiniz, değil mi? Öyleyse onları neden umursuyorsunuz? Buradasınız çünkü kalabalığa ayıracak hiç zamanınız yok. Öyleyse onların lanet olası cenneti de onların olsun.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">&#8220;Ruhun en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıdır. Daha  ego bilinci yokkenki ve ego bilinci ne kadar gelişirse gelişsin ruhun  varlığını sürdürdüğü zamanlardaki kozmik geceye açılır ruh rüyada. Bilinç ayırt edicidir.&#8221; demişti <strong>Carl Gustav Jung</strong>. Kelimesi kelimesi olmasına da bu tanım aklımdan çıkmaz.  Çünkü Jung gece konusunda haklıdır: kozmik ışınımların etkisindeki gece, ruhun arazisi, bisiklet yoludur. Gece, insan kusurlarını örten; gece, kadınları güzelleştiren (<em>Ağır Roman</em>&#8216;ı hatırlayalım); gece, hayvanlarına saklanma imkânı sağlayan; vampirlerini özgür kılan gece; Anna&#8217;ya da ev olmuştur işte. Tanrı olabileceği bir ev. Tanrı olarak ölebileceği bir ev. Ve dahası.</p>
<p>*</p>
<p>Sene 2000. David Tibet arkadaşlarıyla kurduğu Current 93 adlı grubuyla Sleep Has His House adında bir albüm çıkarır. Meraklananlar için albüm <a href="http://www.mediafire.com/?7f4lchby4bfl2lr">linki</a>.</p>
<p>Ve iyi okumalar/dinlemeler.</p>
<div class="shr-publisher-4508"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son Hafriyat</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/son-hafriyat/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=son-hafriyat</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/son-hafriyat/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Jan 2011 13:24:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Canıgüz]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç Son Hafriyat]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Ankara Polisiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah Serbes]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Kaybedenler]]></category>
		<category><![CDATA[Her Temas İz Bırakır]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Menteş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4439</guid>
		<description><![CDATA[Şimdilerde televizyona indiğinden epeyce popüler oldu Behzat Ç. Her Temas İz Bırakır ile girmişti edebiyatımıza, devamı da Son Hafriyat ile geldi. Agresif, dediğim dedik, Ece Temelkuran’a göre ergen ve atletik, Murat Menteş’e göre “en kral adam” Behzat Ç. Her Temas İz Bırakır&#8217;ı okuduktan sonra dizi olacağını öğrenmiştim, garip bir şekilde ilk defa sevdiğim bir roman kahramanı televizyona yansıdığında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/SonHafriyat2.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4440" title="SONHAFRIYATyeni2.indd" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/SonHafriyat2-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></p>
<p>Şimdilerde televizyona indiğinden epeyce popüler oldu Behzat Ç. <a href="http://www.tramvayduragi.com/her-temas-iz-birakir/" target="_blank">Her Temas İz Bırakır</a> ile girmişti edebiyatımıza, devamı da Son Hafriyat ile geldi.</p>
<p>Agresif, dediğim dedik, Ece Temelkuran’a göre ergen ve atletik, Murat Menteş’e göre “en kral adam” Behzat Ç. Her Temas İz Bırakır&#8217;ı okuduktan sonra dizi olacağını öğrenmiştim, garip bir şekilde ilk defa sevdiğim bir roman kahramanı televizyona yansıdığında canım sıkılmadı. Diziyi de sevdim, izliyorum. Son Hafriyat’ı da dizi kafamda oturduktan sonra okuyabildim, bu yüzden her karakterin bir imajı vardı ve okuma serüveni daha kolay ve nispeten heyecansız geçti diyebilirim.</p>
<p>Behzat’ı sevmemizin en önemli nedeni bir polis olmasına rağmen herkese yakın olabilmesi. Başkomiser dediğin adamlardan farklı. Babanın, hikâyesi bol, az ama öz konuşan rakı düşkünü arkadaşlarından birisi gibi. Böyle olunca da kolay sahiplendim ben bu adamı, sevdim ve sevdiklerime yaptığım gibi hatalarını çoğunlukla görmezden geldim. Bu durum da Son Hafriyat’ı okuyana kadar geçerliydi, artık geriye yönelik en sert bakışların atılma zamanı!</p>
<p>Son Hafriyat üç ayrı dengesi olan ve hepsini korumaya çalışan amatör bir cambaz gibi. Ayrı tellerin uçlarını birleştireceği kesin ama Inarritu kadar niyetini belli etmiyor. Katil ve hikâyeleri bir yanda, konuşmamayı tercih eden Behzat Ç. diğer yanda. Bir de bunlara cinayet büro ekibinin soruşturması ekleniyor. Üç ana konu üzerinde ilerleyen kitap heyecanla sonuca bağlanıyor. Emrah Serbes yine bir noktayı çok iyi başarmış, kitabın sonunu tahmin etseniz dâhi o sonu görene kadar inanmıyorsunuz ve mutluluk hayalleri kuranlar koşarak uzaklaşıyor!</p>
<p>Alper Canıgüz ve Murat Menteş de sevdiğim yazarlar. Aynı dönemde ortaya çıkıp bir takım absürtlükler üzerine yazmalarından olsa gerek edebiyatları birbirinden ayırt edilemez hale geldi bende. Emrah Serbes de bu dönemin diğerlerinden biraz farklı oyuncularından. Ancak bu son kitapta diğerleri ile ortak bir noktada buluşuyor. Behzat’ı “gerçek” adamlıktan çıkartıp çizgi roman karelerinde koşturmuş, düşünce balonlarıyla konuşturmuş. Hikâyeye eklediği yardımcı karakterlerin adları da bu gerçeklikten kopuşa katkıda bulunmuş. Behzat Ç. kullanmayı çok sevdiğimiz “adam gibi adam”lıktan çıkmış, “polis olmasaydı katil olurdu” diyebileceğimiz bir adama doğru hızla ilerlemiş. Psikolojik durumu elbette ki vurgulanıyor ancak hayattan kopan bir adamın elinde biraz da güç olduğunda dönüşeceği ilk şeye dönüşmemeli Behzat Ç. En azından böylesini hak ettiğini düşünecek kadar seviyoruz.</p>
<p>Serbes oğlu Behzat Ç.’ye acımasız davranmış olsa da Son Hafriyat okunmalı. Polisiye türü &#8220;kolay ve hızlı&#8221; okunan bir tür, artık aklımızda Behzat da Harun da var. Yeni bir bölüm izler gibi, birkaç saatte yeni bir kitap okuyabilirsiniz.</p>
<div class="shr-publisher-4439"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/son-hafriyat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kimliğimi Kaybettim, Hükümsüzdür!</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kimligimi-kaybettim-hukumsuzdur/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kimligimi-kaybettim-hukumsuzdur</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kimligimi-kaybettim-hukumsuzdur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 11:15:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burak Kartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Cehenneme Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[Cennetin Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Gündüz Vassaf]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[İnanmamaya Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[Kimliğimi Kaybettim Hükümsüzdür]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Yargılıyorum]]></category>
		<category><![CDATA[Uçmakdere]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4305</guid>
		<description><![CDATA[Gündüz Vassaf&#8217;ın Radikal&#8217;deki &#8220;Uçmakdere&#8221; köşesinde yazdığı yazılardan derlenen yeni kitabı Kimliğimi Kaybettim Hükümsüzdür, Aralık 2010’da İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Benim için en başarılı yapıtı Tarihi Yargılıyorum olsa da özellikle Cennetin Dibi ve Cehenneme Övgü kitapları ile önemli bir okuyucu kitlesine ulaşan bir denemeci Gündüz Vassaf. Yazılarında okura her şeyi vermektense ana hatlarını çizdiği konu üzerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/KimligimiKaybettimHukumsuzdur2.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4309" title="GUNDUZVASSAFkapak3" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/KimligimiKaybettimHukumsuzdur2-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" /></a></p>
<p>Gündüz Vassaf&#8217;ın Radikal&#8217;deki &#8220;Uçmakdere&#8221; köşesinde yazdığı yazılardan derlenen yeni kitabı <strong>Kimliğimi Kaybettim Hükümsüzdür</strong>, Aralık 2010’da İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.</p>
<p>Benim için en başarılı yapıtı <strong><a href="http://www.tramvayduragi.com/tarihi-yargiliyorum/" target="_blank">Tarihi Yargılıyorum</a></strong> olsa da özellikle <strong>Cennetin Dibi</strong> ve <strong>Cehenneme Övgü</strong> kitapları ile önemli bir okuyucu kitlesine ulaşan bir denemeci Gündüz Vassaf. Yazılarında okura her şeyi vermektense ana hatlarını çizdiği konu üzerine okurunun düşünmesini ve kendi sonuçlarına ulaşmasını isteyen bir tarzı var. Bu aralar beraber program yaptığı Murat Belge ve Şerif Mardin&#8217;in aksine okurundan beklentisini en düşük seviyede tutan Vassaf’ın okuru tarafından anlaşıl(a)mamasının mümkün olmadığı da söylenebilir.</p>
<p>Vassaf, <strong>Kimliğimi Kaybettim, Hükümsüzdür!</strong> derlemesinde yazılarını üç ana başlık altında topluyor. İlk bölümde &#8220;Bayrağım Yok&#8221; diyen Vassaf bu başlık altındaki yazılarında ulus-devletlerin ne derece gerekli olduğunu sorguluyor ve bayrak kavramının/üzerimize bayrak giyerek dolaşmamızın anlamsızlığını eleştiriyor. Vassaf, yine bu bölümde internetteki .tv alan adı haklarını Kaliforniya&#8217;lı bir firmaya satan Tuvalu&#8217;nun bir anda yaklaşan sonunu unutarak kapitalist hayallerle nasıl &#8220;süslendiğini&#8221; de anlatıyor.</p>
<p>“Ne Cennet, Ne Cehennem” başlıklı ikinci bölüm “İnanmamaya Övgü” ile başlıyor. &#8220;Papa&#8217;ya Açık Mektup&#8221; da barındıran bu bölümdeki yazılar din kavramının yüzyıllardır önemli bir silah gibi insanoğlunu tehdit ettiğini anlatıyor. İnsanlığı bölen, gelişmesini engelleyen ve hatta zaman zaman sağlığına kast eden dinin gereksizliği vurgulanıyor. Bölüm içeriğine yakışır bir şekilde &#8220;Tanrı Çocukları Dinlerden Korusun&#8221; başlıklı bir yazıyla bitiyor.</p>
<p>Üçüncü ve son bölüm ise &#8220;Cinselliğin Tuzakları&#8221; adını taşıyor. Vassaf, bu bölümde cinsellik üzerine konuşamayan, derdini bir türlü ifade edemeyen &#8220;toplumda kaybolmuş birey&#8221;lerin dertlerini kendi bakış açısıyla ele alıyor. Kışkırtıcı ve dikkat çekici bir tutumla tek eşlilik dâhil olmak üzere şimdiye kadar cinsellik üzerine kabul ettiğimiz her şeyi eleştiren Vassaf, normal kavramının neye kıyasla normal olduğunu sorguluyor.</p>
<p>Gazete ve gazete yazılarının oldukça değiştiği günümüzde, Gündüz Vassaf’ın yazıları ve yazılarındaki içerik de gitgide zayıflayama başladı. Eskiden daha fazla merak uyandıran Vassaf, şimdilerde kendi merakının izinden kısa bir süre gidip hemen geri dönüyor. Fazla yazma zorunluluğu ise bir üslûp kaybına yol açıyor fakat bu konuda eleştirilecek tek kişi Vassaf değil. Gazete okurun gitgide internet okuruna dönmesi her şeyin &#8220;hızlıca&#8221; geçilmesine ve detayların umursanmamasına yol açıyor.</p>
<p>Kısaca toparlayacak olursak, kitabın daha önce yazılmış yazıların birkaç konu başlığı altında gözden geçirilmiş ve düzenlenmiş bir toplaması olduğu söylenebilir.</p>
<div class="shr-publisher-4305"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kimligimi-kaybettim-hukumsuzdur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamera Obskura</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kamera-obskura</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2010 01:52:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Kamera Obskura]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlıkta Kahkaha]]></category>
		<category><![CDATA[Laughter in the Dark]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Kür]]></category>
		<category><![CDATA[Vladimir Nabokov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4055</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221; William Faulkner Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221; * Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4056" title="Vladimir Nabokov" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221;<br />
<strong>William Faulkner</strong></p>
<p style="text-align: left;">Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221;</p>
<p style="text-align: left;">*</p>
<p style="text-align: left;">Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar zamanı olan biriyseniz, sıkı bir dostun tavsiyesiyle okunacak sıkı bir kitap zihninizde derin izler bırakıp hayatınızla ilgili kararlar almanızda etkili telkinlerde bulunabilir. Şimdi kalkıp uzun uzadıya bir kitabı iyi yapan unsurlardan bahsedecek değilim, hele hele &#8216;sürükleyici&#8217; tabiriyle tanıştığı günden beri arası limoni (sürüklemeyen okunur mu ki?) olan biri olduğumdan, direkt geçiyorum. Ne diyordum.. Sebastian Knight. Yani Vladimir Nabokov. Onunla tanışmama ön ayak olan herkese bir de buradan teşekkür ediyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Bu şekilde girmiş olsam da, bahsetmek istediğim bir başka Nabokov eseri olan &#8216;Kamera Obskura&#8217;. Türkçe&#8217;ye İletişim Yayınları&#8217;ndan ilk kez 1993&#8242;te <em>&#8220;Karanlıkta Kahkaha&#8221;</em> adıyla çevrilen kitabın Rusça isminin kökeninden bahsetmek isterim: Camera obscura;  &#8216;karanlık oda&#8217;. Çok kurcalamazsak fotoğraf makinesinin, fotoğrafın ortaya çıkış  nedeni. Güneşli bir günde tamamen karanlık bir odanın içinde güneş  ışığının sızmasına müsaade edecek kadar küçük bir delik açıldığında dış  dünyanın tüm imgelerini serbest bırakan bir sistem. Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde  yansıttığının farkına varıp, çok küçük bir delikten geçen ışığın  yarattığı ters görüntüyü yazılarına kaydeden ilk kişi: Sene M.Ö. 5. yy.  Sonra, Metis Yayınları&#8217;ndan 2005&#8242;te çıkmış  &#8220;<em>İmgenin Pornografisi</em>&#8221; isimli ulu eserinde Zeynep Sayın&#8217;ın dediğine de değinmeden geçemiyorum: &#8220;<strong><em>Camera  obscura imgeyi bakışa açılan ve gözü edilgenleştiren bir pencereye   dönüştürürken görülen imgenin ardında yatan görünmeyen gerçeğini bilerek   ihmal etmiş, görünenle görünmeyeni bile isteye eşitlemiştir</em></strong>&#8220;. Mevcut ifadesiyle Sayın, önce sürrealizm&#8217;e, oradan da tümden algılara hitap eden şiirsel  sanatın diplere sinmiş güçlü kökenine bizi bir kez daha indirmiş olsun, ve bu uzun, bitecek gibi durmayan sıkıcı girizgâhtan sonra, kitaptan bahsedebileyim.</p>
<p style="text-align: left;">&#8220;<em>Kamera Obskura</em>&#8220;, Karanlıkta Kahkaha&#8217;nın ilk kez 1932&#8242;de Rusça yayımlanmış adı. Yazarı tarafından İngilizce&#8217;ye çevrilip 1960&#8242;da yeniden gözden geçirilen bu sade ama sarsıcı başyapıtta Nabokov, belki de  en fenasına Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8217;nda tanıklık ettiğim hikâye anlatıcılığını yine yüze tokat ediyor. Elbette, bir Berlin dönemi romanı. Hatta anlatıcısı ilk cümleden kartlarını açık oynuyor ve şöyle diyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Bir zamanlar, Almanya&#8217;nın Berlin ketinde Albinus adında bir adam yaşardı. Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terk etti; sevdi sevilmedi ve yaşamı felaketle son buldu.</p>
<p style="text-align: left;">Öykünün hepsi bu kadar. Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alıp kâr elde edebileceğimizi bilmeseydik. Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.</p>
</blockquote>
<p>Kuşkusuz, Nabokov çok büyük bir yazar.</p>
<p>&#8220;<em>Saydam Şeyler</em>&#8221; (Transparent Things)&#8217;de, İngilizce ana dili olmamasına rağmen, silme deyim ve &#8216;lokal ağız&#8221; (<em>vernacular</em>) kullanarak çevirmenlerimizi hayli uğraştırmış bir dil ve anlatı gurusu. Kaba tabirle klasik,  alışılagelmiş herhangi bir durumdan birini, kendisine has öyle şık bir ambalajla sunuyor ki bir okur olarak  hayretlere düşmek ve sevinç nidaları atmak kalıyor size. Albinus adındaki orta yaşlı entelektüelin, aşkından öldüğü Margot için o monoton ama şahane hayatını mahvedişine anbean tanıklık ederken, Nabokov&#8217;un burjuva evliliğini yerin dibine sokarkenki  karanlık kahkahalarını duyabiliyorsunuz. Lolita ile edebiyat ve sinemada çığır açan yazar burada, sanat çevresinde alaycılığı ile ün yapmış bohem ressam Rex ile, Albinus ve Margot&#8217;u buluşturuyor. Albinus&#8217;un eşi Elisabeth, kayınbiraderi Paul, seçkin sanat camiasından müstehzî isimler (Rex&#8217;in, &#8220;Tolstoy&#8217;u okunuz mu?&#8221; diyerek iğnelediği Dorianna Karenina gibi) ve Nabokov&#8217;un herhangi biri başyapıt olan eserlerinden birinde yer bulmakla şereflendirilmiş sıradan hayatlar. Özgürlük arayışlarına masumiyetlerini kaybederek başlayan yıkılmaz görünümlü korkak sersem Albinus&#8217;la, dünyaya gözlerini açtığı ândan itibaren itilmiş olan ezik sömürgen Margot&#8217;un romanı. Pınar Kür&#8217;ün pek sevemesem de incelikli bulduğum çevirisiyle.</p>
<p>Acınası, üzülünesi durumlardan trajediler ve dramlar türetilebildiğini elbette biliyoruz; bize ironiler, gülünç yalnızlıklar ve hüngür hüngür kahkahalar sunacak bir yazarsa her zaman çıkmıyor. Fakat şimdi orada. Karanlıkta. Sinir bozan bir kahkaha biçiminde; Lolita&#8217;nın ayak sesi.</p>
<p>&#8220;Ve dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz bir duygu yoktur.&#8221;</p>
<p>Herkese iyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-4055"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Photocopies</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=photocopies</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2010 01:20:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Fotokopiler]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Photocopies]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3734</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.&#8220; Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: right;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3735" title="John Berger" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg" alt="" width="240" height="203" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;<em>Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.</em>&#8220;</p>
<p>Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? Melankoli bir yasak mıydı? Duygusallık acziyet miydi?</p>
<p>İkisinin de hayatları boyu pek iyimser olamadıkları gerçeği şöyle dursun, ben, merak edip durduğum o hep iyimser olabilen, umutlu bakabilen, bardağında su eksilmeyen adamlardan biri olan John Berger&#8217;le tanışmam ertesi Kafka, Dostoyevski, Tolstoy gibi ( &#8216;dünya edebiyatı&#8217; dendiğinde akla ilk damlayan) isimlerin karamsarlığı, nihilizmi, gnostizmi &#8220;insan doğası&#8221;nı farklı algıladıkları için farklı işlemiş isimler oldukları gerçeğiyle yüzleştim. Bir kısım literatürde<em> </em>abartı hislenme, uzadıkça uzayan tasvirler (Selam Balzac!) ve sonu gelmez bir melankoli ile yazıyı okunaksızlaştırmaya<em> &#8220;purple prose</em>&#8221; deniyor. İşte Berger,  tam o arada, zemini kayganlaştırmadan, tabiri caizse <em>paçavra</em> gibi kalmanıza neden olan hislerin yazarlarından, bozunuma uğrayan bir melankoliden de, bilimsel soğukkanlılıktan da uzak.</p>
<p>Hem, bu ilk değil;  Berger Tramvay&#8217;a önceden de <a href="http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/">binmişti</a>. Şimdilerde Fransa Alplerinde bir dağ köyünde yaşayan yazar, ressam, sanat tarihçisi ve şair Berger, Metis&#8217;ten 1993 yılında Cevat Çapan çevirisiyle çıkmış ve otobiyografisi sayılabilecek eseri <em>Fotokopiler</em>&#8216;de, birbirinden tamamiyle ilgisiz, bağlantısız kişilerin, yerlerin ve ânların kendisindeki  izdüşümleriyle bir süspansiyon hazırlamış (yazarı tarafından politikleştirilmiş türlü nüansların &#8216;katı&#8217;lığı okur tarafından &#8216;sıvı&#8217;laştırılabildikçe); ona  etkiyen, aklında ve yüreğinde ve belleğinde kral dairesi tahsis ettiklerini kaleme almış. Su gibi geldi.</p>
<p>29 kısa özgür metinden oluşan kitap sayesinde, uydurduğu masallarda yaşayan Kathleen&#8217;le, dağbaşlarının mizahçısı Marcos&#8217;la, -unutmadan- Berger&#8217;in yakın dostu Abidin Dino&#8217;yla olduğu kadar, &#8220;kucağı köpekli kadın&#8221;, &#8220;bisikletli kadın&#8221;, &#8220;Antigone gibi kız&#8221; vd. gibi Berger için kıymetli kişilerle tanışmanıza ön ayak olacak. &#8220;Masaya oturmuş yemek yiyen erkekler ve kadınlar&#8221;ı gördükçe, &#8220;atının gemini tutan adam&#8221;dan &#8220;şapkalı bir genç kadın&#8221;a adımladıkça irkilmenize, duyarsızlaşma ile açıklanabilecek bir tereddüte düşmenize yol açacak. &#8220;Bir kayanın altındaki iki köpek&#8221;ten sonra &#8220;bir sepette iki kedi&#8221;yi seveceksiniz. Hayat&#8217;ın diğerleri diyebileceğimiz güruhtan ayrı kabul edilemeyeceği bir çağın yolcusu olduğumuzu bir türlü kabul edemiyorsak, &#8220;<em>Ben bir başkasıdır</em>&#8221; diyen Rimbaud&#8217;ya göz kırparken &#8220;<em>Cehennem başkalarıdır</em>&#8221; buyuran Sartre&#8217;a surat çeviremiyorsak, değdiğimiz ama dokunamadıklarımız varsa ve bu tereddütle yaşlanıyorsak,</p>
<p>yalnız kalmayacağız.</p>
<p>En azından kararsızlık konusunda.</p>
<p>Çünkü Berger şöyle diyecek,</p>
<blockquote><p>[ ... ]</p>
<p>Adam bununla ilgili bir hikâyeyi anlatıyor.</p>
<p>Başlangıçta bir tutam çamurla dört kol ve dört bacak varmış. Bir gün Tanrı bunu iki eşit parçaya bölmeye karar vermiş. Sonra da bu iki gövdeyi kestiği yerlerden iplikle dikmesi gerekmiş. Yanında bir tutam iplik varmış. Bu ipliği dişiyle kendince uzunluğu eşit iki parçaya ayırmış. Ama bu işi yaparken yanılmış. Parçalardan biri ötekinden daha uzunmuş. Kısa olan parçayla gövdelerden birini dikmiş, ama iplik bu iş için biraz eksik kalmış. Öbür parça ise biraz artmış; bunun üzerine de artan parçayla bir düğüm atıp ucu sallansın diye bırakmış!</p>
<p>Sobanın yanında oturan adam hikâyede kendisini kolayca tanıdığı için gülümsüyor. Ama şu iki kedi konusunda hiçbir yanlış yapılmadığı belli. Adam ateşe bir kütük atıyor. Dışarısı soğuk. Dondurucu soğuk. Adam başlangıçla ilgili başka bir hikâye hatırlıyor.</p>
<p>Tanrı insanlara özgür irade vermeye karar vermiş. Özgür irade diye bir şey ortaya çıkar çıkmaz, doğal gereklilik yasaları da &#8211;bütün neden-sonuç yasaları&#8211; yürürlüğe girmiş. Erkeklerle kadınların anlattıkları her hikâye bir yanıyla bu yasaların aldırmazlığına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Sarman ana kedi, arka ayağını kızı olan kara kedinin üzerine atıyor.</p>
<p>Hayat çok güç ve acımasız bir hale gelmiş. O kadar acımasız bir hale gelmiş ki, erkekler ve özellikle de kadınlar, bir başkasına hayat vermek istemez olmuşlar. Doğmamak, daha doğrusu doğurmamak daha iyi, bu işe bir son verelim diye düşünmüşler. İşte bunun üzerine Tanrı cinsel zevk veren bütün davranışları ortaya çıkarmış. Bunları da birer birer bulmuş. O zamandan beri, sevişirken kadınlarla erkekler hayatı hoş görürler ve birbirlerine bakarlar&#8230;</p>
<p>Adamın başı öne düşüyor, bacadan duman tüterken uykuya dalıp çenesi göğsüne değiyor. [ ... ]</p></blockquote>
<p>İyi okumalar dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-3734"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

