<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Bir Kitap Okudum</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/edebiyat/bir-kitap-okudum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Bir Şeyler Eksik</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-seyler-eksik</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 May 2011 14:02:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[2007]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Şeyler Eksik]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Somay]]></category>
		<category><![CDATA[Metis Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5811</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Çok güzel.&#8221; Öncelikle, karmakarışık bir yazı olacak bu. Çünkü yeniden üretim ile sonradan güçlendirilmiş bir beğeni ifadesi değil yukarıdaki; oluştuğu, biçimlendiği ânda çok güzel olan bir şeyin tanımı. Ben ne zaman beğensem aklım karışır, tedirginleşirim. Temkinsiz yakalandıysam da açıklamaya girişir, karıştırırım. Bülent Somay&#8217;ın &#8220;Bir Şeyler Eksik&#8221;i, kapağındaki penissiz Musa&#8217;dan, epilogu &#8220;Hakikat ise bu devrimci pratikten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/bulentsomay.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-7515" title="bulentsomay" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/bulentsomay.jpg" alt="" width="245" height="245" /></a></p>
<p>&#8220;Çok güzel.&#8221;</p>
<p>Öncelikle, karmakarışık bir yazı olacak bu. Çünkü yeniden üretim ile sonradan güçlendirilmiş bir beğeni ifadesi değil yukarıdaki; oluştuğu, biçimlendiği ânda çok güzel olan bir şeyin tanımı. Ben ne zaman beğensem aklım karışır, tedirginleşirim. Temkinsiz yakalandıysam da açıklamaya girişir, karıştırırım. Bülent Somay&#8217;ın &#8220;Bir Şeyler Eksik&#8221;i, kapağındaki penissiz Musa&#8217;dan, epilogu &#8220;Hakikat ise bu devrimci pratikten başka bir şey değildir&#8221;e kadar &#8216;çok güzel&#8217; bir &#8216;şey&#8217;. Roland Barthes, korkunç eseri <strong>Fragments d&#8217;un discours amoureux</strong> (<em>Bir Aşk Söyleminden Parçalar</em>)&#8217;da aşık&#8217;ı &#8216;bekleyen&#8217; olarak tanımlamıştı, ömrü vefa etseydi de bu kitabı okusaydı değerlendirdiği tüm o metinlere bir tane daha eklenirdi.</p>
<p>Kitapçıya girdiğimde çalışan bana, &#8220;Bu kitap ne?&#8221; diye sordu. &#8220;Deneme, deneme olarak geçiyordur sanırım,&#8221; dedim. Kitabı alıp çıktıktan ve Douglas Adams&#8217;ın &#8220;<strong>42</strong>&#8220;siyle açılan ilk cümlesini okuduktan sonra uzun süre gülümsedim:</p>
<p>&lt;&lt;<em>Bu kitabın bir &#8220;ne&#8221; olduğundan ben de pek emin değilim aslında. Deneme olduğu kuşkusuz, ama yer yer deneme biçiminden uzaklaşıyor, daha &#8220;akademik&#8221; bir tartışma üslubuna özeniyor.</em>&gt;&gt;</p>
<p>Yazarının bile tek bir tanıma oturtmakta zorluk yaşadığı kitabı okumaya başlama serüvenim böylesi bir tatlı tesadüfle oldu.</p>
<p>Kitabın derdi belliydi. Eksiğiz, eksik kalacağız, bunu bilmek bizi tümlemeyecek belki, ama &#8220;<em>hiçbir eksiğimiz olmasaydı başkalarına ne ihtiyacımız olurdu ki?</em>&#8221;</p>
<p>Woody Allen&#8217;ın 1971 yapımı <strong>Bananas</strong> filmi bu kitap için önemli. Kitabın hareket noktası olan bu filmde, Nancy&#8217;nin (<em>Louise Lasser</em>) Fielding Mellish (<em>Woody Allen</em>)&#8217;e söylediği o ilişki bitirici cümleden alıyor adını kitap: &#8220;Bir şeyler eksik&#8221;. Somay, eksik olanla doğduğumuzu, tamamlanmayacak olanın laneti ile büyüdüğümüzü, yaşlandığımızı ve öldüğümüzü söylerken aklıma Metin Üstündağ&#8217;ın<strong> <a href="http://www.tramvayduragi.com/langadank/">Langadank</a></strong>&#8216;ındaki &#8220;<em>Doğmakla yitirdiniz hiç olma şansınızı</em>&#8221; cümlesi geldi hemen. Adlandıramadığımız eksik&#8217;imizle geçirdiğimiz bir dizi zamanın toplamı olan bu hayattan enstantanelerle, termodinamiğin ikinci yasası olan entropinin buyurduğu gibi &#8220;dönüşsüz&#8221; çoklu yitirilişlerin sıralı ifadeleriyle ağır ağır kanıma ilerleyeceğini sezdim kitabın. &#8220;Fallus, bir eksiğin göstergesidir&#8221; diyordu Somay. Peki bu ne demektir? Bir öğretmenin öğrencisini dövmesidir bu, bir babanın çocuğunu taciz etmesi ya da bir polisin yurttaşını öldüresiye coplaması. &#8220;Demokrasi götürülen topraklar&#8221;daki zulüm de aynı şeydir, bir başbakanın &#8220;Kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız.&#8221; demesi de. Muktedirlik yanılsaması geride işkenceyi, savaşı, kanı, ayrımcılığı bırakan oldukça eski ve tehlikeli bir hastalıktır. Yaşamın her ânında gücün simgesi fallus&#8217;un gösterdiği eksik, Bananas&#8217;ın Mellish&#8217;inin eksiği ile aynı: &#8220;<em>Özgüven</em>&#8220;. İşte Somay burada kartlarını açıyor ve soruyor: Hiç sahip olmadığımızın eksikliği tam olarak nedir, diye. Renkli gözlü, uzun boylu, geniş omuzlu, retoriği kuvvetli, başarılı, sosyal biri olsaydım ne olacaktı(m)? Bunları tümünü kaybetmediysem, öyleyse benden çalınmış olmalılar. Örneğin o zaman daha dil yoktu. Kıskanacağım bir kardeşim ya da bu hayattaki yegane yekpare parçam olan &#8220;anne<em>m</em>&#8221; ile arama girecek bir babam olduğunun farkında değildim. Ya da bir baba figürü. Dil-öncesi arkaik zamanda mutlu, tam, &#8220;eksiksiz&#8221;dim. Büyümek benden her şeyimi aldı. Mülkiyetimdekini kaybettim. Benden çalınan bir şeyle büyüdüm. Belki bu hastalıklı bir bağlılık duygusu oluşturmadı, bir <em>Norman Bates</em> olmadım elbet, ama yine de eksik eksiktir, değil mi? Yazarın sorularıyla bunları düşünüp sonunda onun haklı olduğuna kanaat getiriyorum. Yani Nancy (<em>orgazm</em>ı tadamamış <em>eksik</em> kadın), elbette Mellish&#8217;in sahte sakalına tav olacak ve takke düşüp de don görününce (sakalın sahteliği anlaşılınca) &#8220;Biliyordum bir şeylerin eksik olduğunu&#8221; diyecekti. Bizdeki eksiğin kamuflajı bile mümkün olmuyor çünkü.  Sakal takmak bizi seksî, olgun, arzulanır yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Kıskançlık peki? Yazar, Adam Phillips&#8217;in &#8220;<em>Çift, üç kişiden oluşur</em>&#8220;una getirip sözü, duygusal ilişkilerde gözlemci ve onaylayıcı bir üçüncü&#8217;ye ihtiyacımız olduğunu açıklamaya girişiyor: &#8220;Abi çok yakışıyorsunuz&#8221;, &#8220;Allah nazarlardan saklasın tü tü&#8221;lerin bir ilişkinin sürdürülebilirliğindeki tartışılmaz etkisinden dem vurduktan sonra da, aslında kıskanmanın bile tek kişilik olduğunu, bir ikinciye, bir üçüncüye izin vermediğini söylüyor. Çamlıbel&#8217;in &#8220;<em>Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur</em>&#8220;unun bundan net açıklaması olabilir mi yoksa; kıskanılan sussa, konuşmasa, olmasa da olur. Yok hatta. Tek kişilik dram, tek kişilik bir sinema. Kitapta sıralanmış aforizmalardan uğursuz sayı 13&#8242;e denk gelen şu pasaja dikkat:</p>
<blockquote><p>Çünkü genellikle, sevmeyi beceremeyecek kadar kendi benliğimizden feragat etmeyi bilmiyor, arzulamayı becerecek kadar da bilinmeyene ve tehlikeli olana yelken açmaya cesaret edemiyoruz. Sevemediğimiz ve arzulayamadığımızz zaman da geriye yalnızca kıskanmak kalıyor.</p></blockquote>
<p>Buraya kadar eksik olduğumuzu, yalnız olduğumuzu, kıskanırken bile kendimizle olduğumuzu okuduk. Somay bunu <strong>Lacan</strong>&#8216;dan el alarak ileri götürüyor, &#8220;<em>Cinsel ilişki yoktur</em>&#8220;u açımlıyor. Anlayabildiğim kadarıyla (derdi ve söylemi çok anlaşılır biri değil zaten) Lacan burada bireysel farkındalığın müsaade etmediği bir durumdan bahsediyor. Oto-farkındalığımız hazzımızı (<em>jouissance</em>&#8216;ı dilimizde açıklayabilecek tam bir sözcük yok) baltalıyor, Ferrari&#8217;mizin olmasına ya da Miami&#8217;de bir yazlığımızın olmasına tam sevinemiyoruz. Bunları hayâllerken, yarattığımız fantazi paketi ile mutlu mesut geçiniyorduk fakat sonra eriştik, sahip olduk ve elimizde devam ettirebileceğimiz bir fantazi kalmadı. İçi boş bir membran sadece. <strong>Jean Baudrillard</strong>&#8216;ın <em>simulacrum</em> kavramı bu noktada görüş açımızı netleştirebilir. Her şey imge (image)&#8217;dir, göstergedir ve sanaldır. Televizyon bize tam anlamıyla tatmadığımız bir dünya sunar. Sanat yapıtları özendirici bir etki bırakır benliğimizde. Her şey, bize dairdir; bize ait değildir. Cinsellikten haz almamak değil, cinsel birleşme sonrası ayırdına varılan bir &#8220;organ bütünleşmesinden başka ne ki şimdi bu?&#8221; burukluğu. Lacan cinselliğin bir hayâlkırıklığı olduğunu söylüyordu, bu yüzden hiçbir aşk Shakespeare sonnet&#8217;lerindeki benzemiyor, hiçbir cinsel birleşme porno endüstrisinin basmakalıplarına uymuyordu belki. Bir şeyler eksik kalıyordu. Cinsellik toplumun, ahlâk kurallarının ve aile yapısının dayatmalarıyla kısıtlanıp/ tabulaştırılıp bastırıldıkça ona ulaşmanın, onu tatmanın yüce, ulu bir gaye olduğunu sanmak ile &#8216;sapkınlaşmak&#8217; arası bir histeri krizi yaşanması da bu eksikliğe işaret ediyor. &#8220;Sevişme!&#8221;, ataerkil bir emir, bir yasaktır. Bertrand Russell&#8217;ın kabaca &#8220;günümüz gençleri işi iyice abarttı&#8221;ya gelen yorumunda biraz da bunun payı var. Çünkü &#8220;Sevişin!&#8221; de aynı ölçüde bir eksikliğe, gedik&#8217;e yol açar: Cinsellik elimizden alınır. Et&#8217;in et ile münasebetinin Freudiyen süperego-haz açmasına sürüklenmesi gibi. Cinsellik yoktur, yalnız fantazi vardır. &#8220;Ben daha farklı olacağını sanmıştım,&#8221; beyanı/düşüncesi bu anlamda acıklı bir duruma işaret eder. Lacan işi ilerletip de, &#8220;la femme n&#8217;existe pas&#8221; (&#8220;kadın yoktur&#8221; ya da &#8220;kadın var değildir&#8221;) dediğinde durum daha da karmaşıklaşır. Kadın elbette vardır; sadece Duygu Asena&#8217;nın da dediği gibi &#8220;kadının adı yok&#8221;tur. İnsanlık tarihi, erkek&#8217;in tarihidir. Anlatılan erkeğin tarihi, erkeğin hikâyesidir. Feministlerce yanlış yorumlanıp cinsiyet ayrımcılığı olarak kaşelenen bu ifade, toplumda kadının rolünü anlatıyor oysa. Çünkü &#8220;History is <em>his</em> story&#8221;. Bu yüzden feminist kuramdaki cam tabaka (glass ceiling) tabiri iş hayatında, kariyer yolunda azınlıkların ve özellikle kadının  önüne konan bariyerlerin en güçlüsünü ifade ediyor. Semavi dinlerde bilinen bir kadın peygamberin olmaması da bunun bir göstergesidir belki. Eva Peron, Margaret Thatcher, Condoleezza Rice gibi örnekler geliyor hemen aklımıza, ya da II. Dünya Savaşı sonrasının en genç Alman şansölyesi Angela Merkel. Peki kadının adı olsa da, iktidarı gerçekten var mıdır? Arzuhan Doğan Yalçındağ&#8217;ın TÜSİAD&#8217;ın ilk kadın başkanı olması, yerini yine bir kadın olan Ümit Boyner&#8217;e bırakması? Somay bu soruyu <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;nda şöyle yanıtlıyordu:</p>
<blockquote><p>Erkek için iktidarı kurmanın ve korumanın çeşitli yolları var dünyada: Milletvekili olursunuz, başbakan olursunuz, sanayici olursunuz, polis olursunuz, ne bileyim, general ya da işkenceci olursunuz. Bunların hepsini kadınlar da yapabilir, ama bu yollarla &#8216;iktidar sahibi&#8217; olamaz büyük çoğunluğu. Güç edinirler belki, ama iktidar edinemezler. Politik, psikolojik ve biyolojik çağrışımları bünyesinde toplayan bir kavram olarak &#8216;iktidar&#8217; erkeğe özgüdür. Kuşkusuz kadınların da bu &#8216;iktidar&#8217;la ilişki kurma yolları var, ama daha dolaylı; dolaylı olduğu için de hem şiddet daha sıkı bir kontrol altında bu ilişkide, hem de mekanizmaları daha iyi gözlenebilir, daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Erkekler için &#8216;iktidar&#8217; daha bebeklikten çıkar çıkmaz devreye giren, psikolojik kuruluşlarında çok daha köklü bir yer tutan bir kavram. Temelinde de elastik, büyüyüp küçülebilen bir et parçası var. Ya da en azından erkeklerin büyük çoğunluğu buna inandırılmışlar iki-üç yaşlarından beri. Herkesin bu kadar şiddetle inandığı bir şeye de gerçek olmaktan başka çare kalmıyor tabii.</p></blockquote>
<p>Biraz düşününce, gerçekten kadının adı da yok ve yine Lacan haklı. Önce cinsellik, şimdi kadın. Peki ne var? Eksiklik. Saltık dediğimiz bir eksiklikler, yoksunluklar toplamı. Bizi bütünleyecek bir eşlenik arama gailesi hep. Bazen hınç var: dişi karadullar ve peygamberdeveleri cinsel birleşme sonrası erkeklerini yerler. Canice mi?  <a href="http://www.imdb.com/title/tt0204700/"><strong>Trouble Every Day</strong></a>, sürekli partner değiştiren ve seks sırasında partnerlerini yiyerek öldüren bir çiftin hikâyesini anlatan, Claire Denis tarafından çekilmiş bir filmdi. Seksüel kanibalizm eş&#8217;in doğadaki rolünün sonlanmasının metaforu olabilir mi? Türün devamlılığı için gerekli olan gen aktarımı noktalanmış, görev tamamlanmış artık &#8211; &#8220;Artık sana ihtiyacım yok ve bu yüzden cani mi oluyorum?&#8221;</p>
<p>Aşk iki kişinin birbirini öldürme çabası olarak tanımlanmıştı Novalis tarafından. Daha acısını yine Lacan&#8217;dan öğrendik: Sahip olmadığımız bir şeyi onu bizden istemeyen birine verme uğraşımız. Peki uzak etimolojik kökeni nedir aşk dediğimizin? &#8220;Vahdet-i vücud&#8221; kavramının isim babası <em>Muhyiddin İbn-i Arabi</em>&#8216;ye göre &#8216;aşakatü&#8217;. Gündüzsefası da denen çit sarmaşığının adı. Arabi aşkın yüreği sırnaşık bir bitki gibi sardığını söylüyor. Biyokimyasal olarak çok fazla çikolata yemiş olmaktan pek bir farkı olmayan bir duygu için onca kitap, film, şiir, resim, öykü, masal, tanımlama. &#8220;Olmayanın mübadelesi&#8221;ne (s)övgüler. Yine Barthes&#8217;a dönersek:</p>
<blockquote><p>&#8220;Aşık mıyım? &#8212; Evet, beklediğime göre.&#8221; Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: <em>ben bekleyenim</em>. (Fragments d&#8217;un discours amoureux, syf. 43, çev. Tahsin Yücel)</p></blockquote>
<p>Herhangi bir şey, tek bir şey ile açıklanamıyor. Varoluşa dair en temel eksik bu bile olabilir. Verili bir düzen içerisinde tersi ile anlamlı pek çok kavram: Yalnızlığı kalabalık, mutluluğu mutsuzluk, umudu umutsuzluk ile açıklamaya gayret ediyoruz. Antagonizmatik kavramların en popülerlerinden olan burjuva sınıfı-proleterya gibi. Fakat konuştuğumuz konu eksiklik olunca, karşımızda da tamamlanmış, bütünleşik bir kavram olmayınca durum karmaşıklaşıyor, sınırlar muğlaklaşıyor. Durulmayan kafa, saçmalayan kafa. Pierre Louÿs&#8217;in <em>La Femme et le Pantin</em>&#8216;i (yine Tahsin Yücel tarafından 1989&#8242;da &#8220;Kadın ve Kukla&#8221; adı ile çevrildi) sinemaya 3 kez uyarlandı. Bunlardan sonuncusu 1977 yılında Luis Buñuel tarafından çekilmiş <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0075824/">Cet obscur objet du désir</a></strong> (<em>The Obscure Object of Desire</em>: Arzunun O Karanlık Nesnesi) idi. Kahramanımız Stevenol Sevilla sokaklarında aylak aylak dolanırken yanından arabayla geçen femme fatale Conchita&#8217;ya vurulur. Aynı gün tanıştığı Don Mateo Diaz adındaki adamın bu kadınla yaşadığı bazı şeyler olduğunu öğrenir. Bundan sonrası <em>karanlık</em>, <em>belirsiz</em> arzu nesnesinin (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=objet%20petit%20a">objet petit a</a>) hikâyesi, merak edenler filme bir göz atsınlar derim.</p>
<p>Neden Kadın ve Kukla&#8217;dan bahsettim? Burada saçmalayan, karışık kafanın en güzel örneklerinden birine rastlıyoruz da ondan: &lt;&lt;<strong>Özgürüm! Senden kurtuldum! Yaşamım boyunca özgürüm! Bedenim de bağlı, kanım da! Oh! Girmeye çalışma, kapı çok sağlamdır! Ama biraz daha kal, yüreğimde çöreklenen her şeyi söylemedikçe rahatlayamayacağım.</strong>&gt;&gt; Aşk bizi salak ediyor da, hani aşk yoktu? Hani yanılsamaydı, olmayandı, olmayanın takasıydı? Burada Somay devreye giriyor ve şöyle diyor: &#8220;<em>Yanılsama diyerek hemen aşağılamayalım aşkı; yanılsama olmayan ne var ki hayatımızda zaten? Aşk, gerçek olmayabilir, ama belki de bize bir hakikatin ipucunu vermektedir, kimbilir.</em>&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">&#8212;</p>
<p style="text-align: left;">O hakikatin ne olduğunu, bu sıkıcı yazının hemen başında kitabın epilogunu açık ederek belirtmiştim. Kitaba başlamadan önce kafamda oturmamış onlarca fikir, anahtarlarını bekleyen onlarca kilit vardı. Tekil ve/veya çoklu ilişkilere yönelik atipik ve ufuk açıcı yine onlarca cümle okudum Somay&#8217;ın kaleminden. Kilitlerin çoğu açılsa da bazıları hep kapalı kaldı. Özne olarak müdahil olmam gereken o kadar çok şey olduğunu fark ettim ki Lacan&#8217;cı bir hayâlkırıklığı yaşadım diyebilirim. Durdum, &#8220;bir şeyler eksik&#8221; dedim kendime. Hem de daha önce benim olmamış bir şeyler, eksik. Üzülemezdim artık, kalktım ve kendime bir kahve yaptım.</p>
<p style="text-align: left;">Herkese iyi okumalar dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-5811"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/bir-seyler-eksik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bréviaire du Chaos</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=breviaire-du-chaos</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Apr 2011 23:15:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Caraco]]></category>
		<category><![CDATA[Bréviaire du Chaos]]></category>
		<category><![CDATA[Işık Ergüden]]></category>
		<category><![CDATA[Kaos'un Kutsal Kitabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5501</guid>
		<description><![CDATA[O, umutsuzluğun isimlerinden biri.  Doğarak öldüğümüzü, üstelik birbirimizi de öldürdüğümüzü söyleyen çatallı dil. Cioran&#8217;ı aşan bir karamsarlığın, Nietzsche&#8217;de bile görülmemiş bir doğrudanlığın yegane temsilcisi. Karamsarlığın, sınıflandırılamaz nefretin habercisi. O ne nihilist ne anarşist, yalnız ailesi üzülmesin diye intiharını geciktirecek kadar düşünceli ve matrak. 73&#8242;ün Eylül&#8217;ünde, babasının ölümünden birkaç dakika sonra, bu dünyada kalması için herhangi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Albert-Caraco.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-5503" title="Albert Caraco" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Albert-Caraco-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></p>
<p>O, umutsuzluğun isimlerinden biri.  Doğarak öldüğümüzü, üstelik birbirimizi de öldürdüğümüzü söyleyen çatallı dil. Cioran&#8217;ı aşan bir karamsarlığın, Nietzsche&#8217;de bile görülmemiş bir doğrudanlığın yegane temsilcisi. Karamsarlığın, sınıflandırılamaz nefretin habercisi. O ne nihilist ne anarşist, yalnız ailesi üzülmesin diye intiharını geciktirecek kadar düşünceli ve matrak. 73&#8242;ün Eylül&#8217;ünde, babasının ölümünden birkaç dakika sonra, bu dünyada kalması için  herhangi bir nedeni kalmadığına karar verip intihar edecek kadar &#8216;net&#8217; ve aldırışsız. Albert Caraco, ülkemizde çok bilinen bir isim değil. Fetişleştirilmemiş bir ahir zaman yolcusu.  Noam Chomsky&#8217;e göre &#8220;ne yaptığının bilincinde, eğlenceli bir şarlatan&#8221; olan Jacques Lacan&#8217;ın da diline doladığı, dilimize Sosi Dolanoğlu tarafından çevrilmiş Maurice Blanchot eseri <strong>Thomas l&#8217;obscur</strong> (Karanlık Thomas)&#8217;dan bu yana okuduğum en <em>hırpalayıcı</em> kitap olan Kaos&#8217;un Kutsal Kitabı&#8217;nın yazarı Caraco. Öncesinde yazdığı, bize yine saygıdeğer Işık Ergüden aracılığı ile ulaşmış bir Post Mortem&#8217;i  var.  Belki de yaşadığımız yüzyılın bu &#8216;<em>son peygamberi</em>, bağırıyor, haykırıyor, dövüyor. Sait Faik&#8217;e inat, şunu diyor:</p>
<blockquote><p><em>Dünyayı ahlaksızlık kurtaracak; dinlenme ve gevşeme, her türden fedakârlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak, erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kâbustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder. Savaş erkeğin iklimidir, erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir ve tıpkı Tarih&#8217;ten önce, kadının hem efendi hem rahibe olduğu o zamanlarda olduğu gibi daimi barışa kavuşmuş olsaydık, dünyevi iktidar ile manevi iktidar erkeğin elinden düşmüş olurdu ve elli yüzyıl önce olduğu gibi hiçliğe gömülürdü, ölümün onu çekip çıkardığı hiçliğe gömülürdü: Ölüm, ahlak düzeni, savaş ve militan erdemlerin gerekliliği, yasal barbarlık aygıtı ve sistematik gayri insaniliğin inşası. Erkek, felaketi örgütleyerek kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak zorunda, kendini ancak bu bedelle vazgeçilmez kılıyor, ama bu bedeli biz daha ne kadar ödeyebiliriz?</em></p></blockquote>
<p>Okuyun dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-5501"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sek Votka</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sek-votka/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sek-votka</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sek-votka/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Feb 2011 16:19:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Memo</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4690</guid>
		<description><![CDATA[Sek Votka (Neat Vodka) – Anna Blundy, 2006 Türkçe Çeviri: Kardelen Fincancı, 2010 İthaki Yayınları, 2010 Uzun bir seyahate çıkmadan evvel elimde uzunca bir kitap listesiyle girdiğim D&#38;R’da rastgele karşılaştım az sonra size anlatacağım kitapla. Önce ismi, sonra arka kapak yazısıyla beni kendine çekmişti. “Alkol, sigara, Moskova, hayatı uçlarda yaşayan bir gazeteci” tabirlerini görünce Bukowski’nin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sek-Votka-Anna-Blundy.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4691" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Sek-Votka-Anna-Blundy-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a><strong> Sek Votka (Neat Vodka) – Anna Blundy, 2006<br />
Türkçe Çeviri: Kardelen Fincancı, 2010<br />
İthaki Yayınları, 2010</strong></p>
<p>Uzun bir seyahate çıkmadan evvel elimde uzunca bir kitap listesiyle girdiğim D&amp;R’da rastgele karşılaştım az sonra size anlatacağım kitapla. Önce ismi, sonra arka kapak yazısıyla beni kendine çekmişti. “Alkol, sigara, Moskova, hayatı uçlarda yaşayan bir gazeteci” tabirlerini görünce Bukowski’nin Rus versiyonu tarzında birşey olabileceğini düşünmüştüm ama feci yanılmışım. Sadece ilk birkaç sayfasını okuyup, gerisin geri rafa yerleştirmeyi planladığım Sek Votka beni ters köşeye yatırdı. Ertesi gün uçakta okumaya başladığım bu serüveni bugün  2. kez bitirerek, hayatımda ilk defa bir kitapla iligli yazı yazmaya karar verdim. Bu konuda gerçekten tecrübesizim, şimdiye kadar sadece sözlü olarak kitap önerisi alıp vemişliğim vardır, ilgimi çeken konular veya bana önerilen kitapları okumak dışında da, edebiyatla pek fazla ilgim olduğu söylenemez. Benim acemi tavsiyem üzerine bu kitabı alıpta beğenen bir tek kişi bile olursa ne mutlu bana. İşte başlıyorum:</p>
<blockquote><p>Ellerim <em>kampari</em> soda bardağının etrafına kilitlenmiş halde, “Keşke herkesi tehdit etmesen,” dedim. Bunu söylememem gerektiğini biliyordum. Onun zaten Savoy’da olmak istemediğini biliyordum. Bunu benim iyiliğim için yapmıştı. Beni kendi dünyama geri götürmek için. Ve tabii ki, o dünyada kendisi her zaman rahatsız olacaktı.</p>
<p>Yine de bana göre hiçbir cömertlik, dudaklarını sıkı sıkıya kapamış olduğu bir buçuk saatlik bir sessizliği aklayamazdı.</p></blockquote>
<p>Faith Zanetti bir İngiliz gazetesinin Moskova muhabiridir. 19 yaşındayken, karanlık işler çeviren genç bir Rus’a (Dimitri) aşık olup evlenir. O dönemin Sovyet Rusya’sı yabancılara karşı pek misafirperver olmadığı gibi, Faith’in de belgeleri henüz tamamlanmadığından dolayı Rus vatandaşlarının sahip olduğu haklardan mahrumdur (barınma ve yemek hakları dahil). Moskova’da kiralık bir odada yasadışı bir şekilde yaşarken, sürekli KGP ve polisten gizlenmek zorundadır. Tam bu sırada, tanımadığı fakat aynı evi paylaştığı çift yan odada ölü bulunur.</p>
<blockquote><p>Bir gece geç vakitte Lenin Tepeleri’ne çıkmıştık. Saat sabahın ikisi olmuş olmalıydı ve üzerimde geceliğimin üstüne geçirdiğim uzun samur kürkünden bir palto ve çıplak ayaklarıma giydiğim çizmeler vardı. Altımızda uzanan şehre sessizce baktık ve, “Bu iş yürümeyecek, biliyorsun,” dedim.<br />
Neden bahsettiğimi biliyordu. “Ne yürümeyecek?” diye sorup bütün sorumluluğu üzerime yıkmadı ya da çocukça bir kurnazlıkla, mutlu olduğumu sanıyormuş numarası yapmadı veya bunu ona nasıl olup da yapabildiğimi sorarak suçlayıcı bir tavra da bürünmedi. Sadece, “Tamam,” dedi.<br />
Beni seviyor ve mutlu olmamı istiyordu, onunla ya da onsuz. Ama ben açıklamak istedim.<br />
“Casablanca’nın son cümlesinin ne olduğunu bilmiyorsun” dedim ona, durumu kendi iyiliğim için açıklığa kavuşturma çabasıyla.<br />
“Casablanca da ne?” dedi.<br />
“Kesinlikle” dedim.</p>
<p>Böyle oldu işte. Bir şey olmaması hariç. Hemen gitmedim. Hatta uçakta hemen yer ayırtmadım bile. Bunları hiç söylememiş gibi davranıp her gün işe gittim, her gece Dimitri’yle tatlı Sovyet şampanyası içtim ve bu duygunun yok olmasını bekledim. Ama yok olmadı. Kendi gezegenime dönmek ve kendi insanlarımla olmak istiyordum.</p></blockquote>
<p>Böyle başlayan hikaye, Zanetti’nin Rusya’yı terkedip 15 yıl boyunca Irak’ta, Abhazya’da, Afganistan’da savaş muhabirliği yaptıktıktan sonra, bir İngiliz gazetesinin büro şefliği için Moskova’ya dönmesiyle devam eder. Rusya’ya ayak basmasının akabinde, Faith, polisler tarafından 15 yıl önce işlenen bir cinayetin şüphelisi olarak sorguya alınır. Bu noktadan sonra geçmişiyle yüzleşmeye, hala boşanmamış olduğu kocasını aramaya başlar ve dosyada adının geçtiği cinayet hikayesini anlamak için araştırma yaparken hafızasını da epeyce zorlamaya çalışır.</p>
<p>Faith Zanetti sürekli anti-depresan kullanmak zorunda olan, hayatı uçlarda yaşamış, ağır alkol ve sigara bağımlısıdır. Hikaye, şimdiki zaman ve 15 yıl önceden kalma hatıralarıyla kol kola yürürken ortaya hem heyecan verici bir hikaye, hem de “Komünist” ve “Kapitalist” Rusya dönemleri hakkında, ikisinide bire bir deneyimlemiş bir yabancının gözünden anlatılan, çok samimi detaylar ortaya çıkar. Gazeteci yazar Anna Blundy, bir zamanlar komünist rejimle yönetilen, şimdilerde en uç kapitalizme bulanmış Rusya’nın her iki dönemininde hem iyi yanlarını, hem perişanlıklarını tarafsız bir şekilde, birinci ağızdan ve roman detaycılığında anlatıyor.</p>
<p>Benim Sek Votka’da bulduğum en çarpıcı nokta ise Faith Zanetti karakterinin hayat felsefesi ve karar alırken yaşadığı kendi iç çatışmaları. İç sesini yazıya o kada net yansıtmış ki Blundy, kitabı okurken sanki Faith oluyorsunuz ve bütün o olaylar sizin başınıza geliyor, Faith ile beraber siz de kuşkulanıyorsunuz, merak ediyorsunuz, pişman oluyorsunuz, vs. Faith’in gençliği ve yaşlılığı arasında gidip gelirken düşüncelerinin nasıl acemileşip olgunlaştığının farkına varacaksınız. Aşırı alkol ve sigara tüketilen, serseri yaşamlara nasıl sürüklenildiğine de; gün gelipte en kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulunabilindiğine de tanık olacaksınız bu hikayede.</p>
<blockquote><p>Bağdat’tan sonra verdikleri antidepresanları bırakmamam gerekirdi. Bir deli doktoru ve antidepresanlar. İşlerin bu raddeye geleceğini hiç düşünmemiştim.<br />
“Tiroit problemin olduğunu hayal et&#8230; diyelim ki normalin altında çalışan bir tiroit bezin var,” demişti doktor bana.<br />
“Tamam,” demiştim, onu bile hayal edemeyecek kadar aciz bir halde.<br />
“Hiç tereddüte kapılmaz, hayatın boyunca gereken ilaçları kullanırdın. Şimdi, beynindeki serotonin miktarı normalin altında, artırmak için görmen gereken tedavi bu,” demişti, bir yandan bilgisayarındaki düğmeleri tıklatıp reçetemin çıktısını alırken. “Ayrıca alkol ve sigara tüketiminin üzerinde de düşünmek isteyebilirsin.”</p>
<p>İsteyebilir miyim hakikaten.</p></blockquote>
<p>Ben bu kitabı uçakta, trende, sokakta ve yatakta bitmesini hiç istemeden, heyecanla ve soluksuz iki kez okudum. 2006’da yayımlanmış ve 2010’da dilimize çevrilmiş bu modern ve taze romanı hepinize tavsiye ederim.</p>
<p>İyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-4690"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sek-votka/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sleep Has His House</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sleep-has-his-house</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2011 13:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Anna Kavan]]></category>
		<category><![CDATA[Sleep Has His House]]></category>
		<category><![CDATA[Uyku Tanrısının Evi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4508</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gece, benim annemdi.&#8220; Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür? Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği Şarkı Okuma Kitabı&#8216;na göz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4509" title="Anna Kavan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan-297x300.jpg" alt="" width="297" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;Gece, benim annemdi<em>.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür?</p>
<p style="text-align: left;">Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;na göz gezdirirken, bir Sting şarkısı olan <em>Fragile</em>&#8216;ın ona söylettiği şu cümle üzerinde durakalıyorum: &#8220;Bir tokatla ölmeyecek kadar büyüdüğünüz ândan itibaren dayak yersiniz&#8221;. Sevgisizlik ve onun yakın arkadaşı şiddet, her ne kadar tartışmaya açıksa da, önce adına &#8216;aile&#8217; dediğimiz kurumda başlıyor ve taşıdığı meşruiyetle okula, topluma, devlete, orduya sıçrıyor. Bireyden beklenenler var, çeşitli ödev ve yükümlülükler, sonra uyulması gereken kurallar kanunlar. Bitmeyecek bir iç savaş.<strong> Let Me Alone</strong> (Beni Rahat Bırak) isimli kitabındaki bir karakterden adını alan Anna Kavan da, kendisini sevmediğini bildiği bir anne tarafından büyütülmüş, henüz Helen Emily Woods adında bir çocukken yitirdiği babasının yerine amcasını koymaya çalışmış bir sevgisizlik mağduru; bir doğarken kaybeden.  İleride, Kadın Özgürlüğü Hareketi (<em>Woman&#8217;s Liberation</em>)&#8221;nin önemli bir simgesi olacak olan kitabından cımbızladığı bu ismi sahiplenmeden önce, hayatındaki eksik &#8216;baba figürü&#8217;nü iktidar sahibi olduğuna inandığı bir başka erkekte tamamlamaya çalışması bunun net bir göstergesi sayılabilir.</p>
<p style="text-align: left;">Kurgu aşağı yukarı bellidir; ailede başgösteren hastalık bireyleşen Anna&#8217;nın özel hayatına da sirayet eder: erken, yanlış bir evlilik. Kokainle erken yaşta tanışmak. Hızlı bir metastazdır bu, ve eğer &#8216;talih&#8217; yaver gitmiyorsa yakanızı kurtarmanız zordur. Anna, &#8216;genç kızlık&#8217; depresyonundan ve sonraları hayatını tümüyle etkisi altına alacak olan majör depresyondan sıyrılabilmek umuduyla evliliğinini noktalandırır. İleride şehit düşeceğini bilmediği oğlu Brian yanında olsa da, artık yalnızdır. İlk kitabını bu sıralarda, adını alacağı Anna Kavan&#8217;ı yarattığı kitabını ise bundan sonra yazar. Sonra yeni bir evlilik, yeni bir çocuk, ama yine eski kayıtsızlıklar, bitmeyen karı-koca kavgaları, artık huyunu suyunu bildiği kokainden eroine serin bir atlayış. Birkaç yakınının desteğiyle yatırıldığı hastanede yakınlaştığı psikologunun ölümü ile gelen &#8216;gerçek kaybediş&#8217;. 67 yaşında, Londra&#8217;da, kalp krizi nedeniyle dünyevi yaşama elveda derken bile elinde &#8216;Bazooka&#8217; adını verdiği eroin dolu şırıngasının olmasının temel nedenlerini bu şekilde özetleyebiliriz sanırım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4510" title="Helen Woods" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-İNSANLAR ÇOĞUNLUKLA GECE DOĞAR VE ÖLÜRLER</strong>-</p>
<p style="text-align: left;">Mitos&#8217;tan &#8217;94 yılında ilk baskısını Şefika Komçez çevirisiyle yapan Sleep Has His House, <em>Uyku Tanrısının Evi</em>, ile tanışıklığımın üzerinden birkaç ay geçti. Kitap bir çırpıda bitirilmek istenmeyecek kadar lezzetli ve bir çırpıda bitirilemeyecek kadar da karanlıktı. Gerçek sorular soran cümlelerle açılıyordu:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Annemi anlatmak kolay değil. Uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetinin günlük yaşamla hiç ilgisi yoktu. Güzel olduğunu ve beni sevmediğini söylememe gerek var mı? Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">Çocukluğun el değmemiş masumiyetiyle dolu düşlere ait cümlelerden, tümüyle şiirsel bir kurguya oturtulmuş eşsiz bir anlatım dilinden mürekkep, etkileyici bir kitap Sleep Has His House. Kendisine ev olarak geceyi seçmişler için bir yol haritası. Dekorun, karakterlerin, renklerin, seslerin rüyayı görenin istediği şekilde olduğu bir yarı aydınlık ve yarı karanlık bir dünyada tin tin adımlıyoruz. Anna, yine de mutsuz olma ihtimalimiz saklı olduğundan, silkinmemiz için bizi biraz dövüyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Burayı yine de sevmediniz mi? Vaktiniz varken neden buradan çıkmıyorsunuz o zaman Tanrı aşkına? Şu an ağlayıp inleyecek zaman değil. Güçlü olun ve kalabalığa bu işi başarabileceğinizi gösterin. Siz yetkin bir bireysiniz, değil mi? Öyleyse onları neden umursuyorsunuz? Buradasınız çünkü kalabalığa ayıracak hiç zamanınız yok. Öyleyse onların lanet olası cenneti de onların olsun.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">&#8220;Ruhun en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıdır. Daha  ego bilinci yokkenki ve ego bilinci ne kadar gelişirse gelişsin ruhun  varlığını sürdürdüğü zamanlardaki kozmik geceye açılır ruh rüyada. Bilinç ayırt edicidir.&#8221; demişti <strong>Carl Gustav Jung</strong>. Kelimesi kelimesi olmasına da bu tanım aklımdan çıkmaz.  Çünkü Jung gece konusunda haklıdır: kozmik ışınımların etkisindeki gece, ruhun arazisi, bisiklet yoludur. Gece, insan kusurlarını örten; gece, kadınları güzelleştiren (<em>Ağır Roman</em>&#8216;ı hatırlayalım); gece, hayvanlarına saklanma imkânı sağlayan; vampirlerini özgür kılan gece; Anna&#8217;ya da ev olmuştur işte. Tanrı olabileceği bir ev. Tanrı olarak ölebileceği bir ev. Ve dahası.</p>
<p>*</p>
<p>Sene 2000. David Tibet arkadaşlarıyla kurduğu Current 93 adlı grubuyla Sleep Has His House adında bir albüm çıkarır. Meraklananlar için albüm <a href="http://www.mediafire.com/?7f4lchby4bfl2lr">linki</a>.</p>
<p>Ve iyi okumalar/dinlemeler.</p>
<div class="shr-publisher-4508"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamera Obskura</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kamera-obskura</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2010 01:52:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Kamera Obskura]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlıkta Kahkaha]]></category>
		<category><![CDATA[Laughter in the Dark]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Kür]]></category>
		<category><![CDATA[Vladimir Nabokov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4055</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221; William Faulkner Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221; * Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4056" title="Vladimir Nabokov" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221;<br />
<strong>William Faulkner</strong></p>
<p style="text-align: left;">Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221;</p>
<p style="text-align: left;">*</p>
<p style="text-align: left;">Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar zamanı olan biriyseniz, sıkı bir dostun tavsiyesiyle okunacak sıkı bir kitap zihninizde derin izler bırakıp hayatınızla ilgili kararlar almanızda etkili telkinlerde bulunabilir. Şimdi kalkıp uzun uzadıya bir kitabı iyi yapan unsurlardan bahsedecek değilim, hele hele &#8216;sürükleyici&#8217; tabiriyle tanıştığı günden beri arası limoni (sürüklemeyen okunur mu ki?) olan biri olduğumdan, direkt geçiyorum. Ne diyordum.. Sebastian Knight. Yani Vladimir Nabokov. Onunla tanışmama ön ayak olan herkese bir de buradan teşekkür ediyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Bu şekilde girmiş olsam da, bahsetmek istediğim bir başka Nabokov eseri olan &#8216;Kamera Obskura&#8217;. Türkçe&#8217;ye İletişim Yayınları&#8217;ndan ilk kez 1993&#8242;te <em>&#8220;Karanlıkta Kahkaha&#8221;</em> adıyla çevrilen kitabın Rusça isminin kökeninden bahsetmek isterim: Camera obscura;  &#8216;karanlık oda&#8217;. Çok kurcalamazsak fotoğraf makinesinin, fotoğrafın ortaya çıkış  nedeni. Güneşli bir günde tamamen karanlık bir odanın içinde güneş  ışığının sızmasına müsaade edecek kadar küçük bir delik açıldığında dış  dünyanın tüm imgelerini serbest bırakan bir sistem. Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde  yansıttığının farkına varıp, çok küçük bir delikten geçen ışığın  yarattığı ters görüntüyü yazılarına kaydeden ilk kişi: Sene M.Ö. 5. yy.  Sonra, Metis Yayınları&#8217;ndan 2005&#8242;te çıkmış  &#8220;<em>İmgenin Pornografisi</em>&#8221; isimli ulu eserinde Zeynep Sayın&#8217;ın dediğine de değinmeden geçemiyorum: &#8220;<strong><em>Camera  obscura imgeyi bakışa açılan ve gözü edilgenleştiren bir pencereye   dönüştürürken görülen imgenin ardında yatan görünmeyen gerçeğini bilerek   ihmal etmiş, görünenle görünmeyeni bile isteye eşitlemiştir</em></strong>&#8220;. Mevcut ifadesiyle Sayın, önce sürrealizm&#8217;e, oradan da tümden algılara hitap eden şiirsel  sanatın diplere sinmiş güçlü kökenine bizi bir kez daha indirmiş olsun, ve bu uzun, bitecek gibi durmayan sıkıcı girizgâhtan sonra, kitaptan bahsedebileyim.</p>
<p style="text-align: left;">&#8220;<em>Kamera Obskura</em>&#8220;, Karanlıkta Kahkaha&#8217;nın ilk kez 1932&#8242;de Rusça yayımlanmış adı. Yazarı tarafından İngilizce&#8217;ye çevrilip 1960&#8242;da yeniden gözden geçirilen bu sade ama sarsıcı başyapıtta Nabokov, belki de  en fenasına Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8217;nda tanıklık ettiğim hikâye anlatıcılığını yine yüze tokat ediyor. Elbette, bir Berlin dönemi romanı. Hatta anlatıcısı ilk cümleden kartlarını açık oynuyor ve şöyle diyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Bir zamanlar, Almanya&#8217;nın Berlin ketinde Albinus adında bir adam yaşardı. Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terk etti; sevdi sevilmedi ve yaşamı felaketle son buldu.</p>
<p style="text-align: left;">Öykünün hepsi bu kadar. Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alıp kâr elde edebileceğimizi bilmeseydik. Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.</p>
</blockquote>
<p>Kuşkusuz, Nabokov çok büyük bir yazar.</p>
<p>&#8220;<em>Saydam Şeyler</em>&#8221; (Transparent Things)&#8217;de, İngilizce ana dili olmamasına rağmen, silme deyim ve &#8216;lokal ağız&#8221; (<em>vernacular</em>) kullanarak çevirmenlerimizi hayli uğraştırmış bir dil ve anlatı gurusu. Kaba tabirle klasik,  alışılagelmiş herhangi bir durumdan birini, kendisine has öyle şık bir ambalajla sunuyor ki bir okur olarak  hayretlere düşmek ve sevinç nidaları atmak kalıyor size. Albinus adındaki orta yaşlı entelektüelin, aşkından öldüğü Margot için o monoton ama şahane hayatını mahvedişine anbean tanıklık ederken, Nabokov&#8217;un burjuva evliliğini yerin dibine sokarkenki  karanlık kahkahalarını duyabiliyorsunuz. Lolita ile edebiyat ve sinemada çığır açan yazar burada, sanat çevresinde alaycılığı ile ün yapmış bohem ressam Rex ile, Albinus ve Margot&#8217;u buluşturuyor. Albinus&#8217;un eşi Elisabeth, kayınbiraderi Paul, seçkin sanat camiasından müstehzî isimler (Rex&#8217;in, &#8220;Tolstoy&#8217;u okunuz mu?&#8221; diyerek iğnelediği Dorianna Karenina gibi) ve Nabokov&#8217;un herhangi biri başyapıt olan eserlerinden birinde yer bulmakla şereflendirilmiş sıradan hayatlar. Özgürlük arayışlarına masumiyetlerini kaybederek başlayan yıkılmaz görünümlü korkak sersem Albinus&#8217;la, dünyaya gözlerini açtığı ândan itibaren itilmiş olan ezik sömürgen Margot&#8217;un romanı. Pınar Kür&#8217;ün pek sevemesem de incelikli bulduğum çevirisiyle.</p>
<p>Acınası, üzülünesi durumlardan trajediler ve dramlar türetilebildiğini elbette biliyoruz; bize ironiler, gülünç yalnızlıklar ve hüngür hüngür kahkahalar sunacak bir yazarsa her zaman çıkmıyor. Fakat şimdi orada. Karanlıkta. Sinir bozan bir kahkaha biçiminde; Lolita&#8217;nın ayak sesi.</p>
<p>&#8220;Ve dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz bir duygu yoktur.&#8221;</p>
<p>Herkese iyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-4055"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Hora Do Diabo</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=a-hora-do-diabo</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Dec 2010 23:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[A Hora Do Diabo]]></category>
		<category><![CDATA[Fernando Pessoa]]></category>
		<category><![CDATA[Işık Ergüden]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Saati]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3686</guid>
		<description><![CDATA[-Okültist Aleister Crowley ile satranç oynarken- &#8220;Kalıcı olmak bir arzudur, sonsuzluk ise bir yanılsama.&#8221; Kişilik bölünmesi, çoklu kişilik sendromu, dissoyatif kişilik bozukluğu vb. aşina olduğumuz psikolojiden ödünç kavramlar gerek sinemada gerekse de edebiyatta irdelenmiş, irdelenen, irdelenecek derinlik ve tuhaflıkta; merak uyandırdıkları ve kesin bir tanıları olmadığından ucu açık sonlara müsait  mefhumlar. Aklıma kötü bir Mustafa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Aleister-Crowley-Fernando-Pessoa.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-3687" title="Aleister Crowley &amp; Fernando Pessoa" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Aleister-Crowley-Fernando-Pessoa-300x209.jpg" alt="" width="300" height="209" /></a></p>
<p style="text-align: center;">-<em>Okültist Aleister Crowley ile satranç oynarken</em>-</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: right;">&#8220;Kalıcı olmak bir arzudur, sonsuzluk ise bir yanılsama.&#8221;</p>
<p>Kişilik bölünmesi, çoklu kişilik sendromu, dissoyatif kişilik bozukluğu vb. aşina olduğumuz psikolojiden ödünç kavramlar gerek sinemada gerekse de edebiyatta irdelenmiş, irdelenen, irdelenecek derinlik ve tuhaflıkta; merak uyandırdıkları ve kesin bir tanıları olmadığından ucu açık sonlara müsait  mefhumlar. Aklıma kötü bir Mustafa Altıoklar filmi olan Beyza&#8217;nın Kadınları geliyor öncelikle. Ve sonrasında hâlâ dünya ve Hollywood sinemasının yüzaklarından biri olarak anılan, Imdb&#8217;de de aynı şekilde yüksek bir puanla taçlandırılan kült David Fincher yapımı Fight Club var: Chuck Palahniuk&#8217;un aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan filmde kapitalizm, anarşizm, bireycilik, tüketim toplumu gibi yine çok değinilen konular işlenmişti. Adını bile bilmediğimiz kahramanımız zihninde yarattığı Tyler Durden karakteriyle belki kendisini buluyor belki de kendisini bir daha bulamamak üzre kaybediyordu. Ucu açık bırakılmış bir sondu.. Böyle bir giriş yapmamın nedeni, küçük yaşta babasını yitirip üvey babasının izinden önce Durban&#8217;a giden ve oradan da yine doğduğu Lizbon topraklarına dönen Portekiz&#8217;li yüce edebiyatçı, şair, düşünür Fernando Pessoa&#8217;ya sözü getirmek istemem. Kendisinin &#8220;<strong>Şeytanın Saati</strong>&#8221; ismindeki kitabını okuduktan sonra duramadım. Işık Ergüden ve Hür Yumer emeği birkaç sayfa süren Pessoa girizgâhından sonra Ergüden çevirili monolog biçiminde bu anlatıyı bir çırpıda okudum. Soframda görmek isteyeceğim bu iki değerli edebiyat işçisinin, farklı türde eserler bırakmış ufku geniş, anlaşılması zor ve özgün isimleri dilimize kazandırmış (Proust, Yourcenar, Verne, Guattari vd.) önemli iki şahsın adının geçtiği bir kitaptan beklentilerim tabii ki oldukça yüksekti.</p>
<p>PESSOA, bazılarımızın bildiği gibi Portekizce kişi, hiçkimse gibi bir anlama geliyor. Maske anlamına gelen &#8216;<em>persona</em>&#8216; sözcüğünden (sinema tarihinin ulularından İsveç&#8217;li yönetmen Ingmar Bergman&#8217;ın toplumsal maskeleri deştiği başyapıtlarından birinin de ismidir),  yine Pessoa tarafından türetilmiş. Silik geçen memuriyeti sonrası Orpheu dergisinde yazmaya başlayan Pessoa&#8217;da, çoklu kişilik sendromu ilişkilendirebilecek özel bir duruma sahip. Ölümünden sonra el yazması binlerce sayfalık bir ganimet bırakan &#8220;çoğul bir şair&#8221; ; Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos gibi &#8220;kökteş&#8221; şairlerle (yaklaşık 24 adet daha &#8216;alter&#8217;i vardır) kendini, düşüncelerini değilleyen; tezat, uzlaşmasız türlü kavramlara farklı isimlerle farklı sorular sorup farklı cevaplar veren,  bir taraftan tüm kökteşlerinin ustası sayılan Alberto Caeiro ile pagan bir şairken  diğer yandan Alvaro de Compos ile deneysel aylaklığın dibine vuran, Bernardo Soares ile açık nihilizmin/ Tanrı&#8217;yı bile alt edebilecek bir soğuk mantığın yegâne temsilcisi olan Pessoa, çok katmanlı, hızlı bölünüp hızlı çoğalan düş ve düşün imgelemleriyle Avrupa&#8217;nın en kıymetli isimlerinden biri.</p>
<p>Nihayet, Şeytanın Saati&#8217;ne gelirsem, John Milton&#8217;un Paradise Lost&#8217;undan bir alıntıyla<strong>:</strong> <strong>No light, but rather darkness visible</strong> (&#8220;<em>Bu yalımlardan, ışık değil</em> / <em>görünür bir karanlık fışkırır</em>&#8220;) açılan kitap, Pessoa&#8217;nın sandığından çıkan eserlerinden biri. Farklı cinsten edebî türlerinin bir harmanı, ortak buluşma noktası diyebileceğimiz şiirsel, ezoterik bir dilde felsefî, dinsel, kültürel açımlanmalarla çağıldayan kısacık bir Faust öykünmesi. Son sözleri &#8220;Işık, daha çok ışık&#8221; olan  Goethe&#8217;ye, Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) ile metafizikte çığır açmayı istediği kuşku götürmez Immanuel Kant&#8217;a sık sık selam çakan Pessoa, yaratmış olduğu masalsı atmosfere okuru öyle bir hapsediyor ve yerleşik değer yargılarını öyle bir tersyüz ediyor ki şeytanla anlaşma imzalayacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. Alaycı, kışkırtıcı Şeytan&#8217;la uçurum kenarındaki diyalogunuz kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör, dilinizi lâl edebilecek bir noktaya götürebiliyor sizi. Bu anlamda güçlü, esaslı, neredeyse bir kutsal kitap dokunaklılığında inanılmaz güzel bir eser Şeytanın Saati. Portekiz literatüründe &#8220;geçmişe duyulan matemli özlem&#8221; olarak da bilinen <em>saudade</em> kavramına (Cesária Évora&#8217;nın Sodade&#8217;ı) ve şimdiki zamanın nostaljisine yaslanarak kendi dünyası ile ideasındaki dünya arasında tam bir zamansızlık, mekânsızlık yaratan Pessoa, maskeli balo dönüşü kendisini Şeytan&#8217;la uzun, meşakkatli ve sarsıcı bir diyalogda bulan (sorularıyla şeytanı monologa davet eden) Maria&#8217;dan, onun doğmamış çocuğu İsa&#8217;dan devşirerek varoluşsal, varlıkbilimsel bir mimâri yapı içerisinde trajik bir konumda bırakıyor okuru.</p>
<p>Düş kurmanın bir karşı çıkış, adeta şeytan&#8217;la tokalaşma olduğunu yine Şeytan&#8217;ın kendisinden öğreniyoruz. İsrailoğullarından önce kötü hüküm sürmüş Edom krallarının tanrısı olduğunu iddia eden teklifsiz Şeytan kendisini pek çok kez tanıtladığı pasajlardan birinde şöyle diyor:  &#8220;<strong>Ben dünyanın başlangıcından beri varım ve oldum olası bir alaycıydım. Zira, bilmeniz gerekir ki bütün alaycılar, bazı doğruları telkin etmek için alaya başvurmak istemeleri dışında, zararsızdırlar. Benim, hakikati söylemek gibi bir iddiam olmadı asla &#8211; kısmen, bu hiçbir işe yaramadığından, kısmen de, hakikati bilmediğimden. Ağabeyim, Kadir-i Mutlak Tanrı&#8217;nın da hakikati bildiğini sanmıyorum. Ama bunlar ailevi sorunlar.</strong>&#8221;</p>
<p>Samimi ve yoldan çıkarıcı Şeytan, insanların birer hayvan olduğunu, hayvanlarınsa hayvan olduklarını bilmedikleri için insandan bir kademe altta yer aldıklarını, yani dünyayı ve dünyevi yaşamı kirli ihtirasları, gelecek kaygılarıyla yoğrulmuş su bazlı umutsuzlukları ve uçsuz canavarlıklarıyla kirleten insanların sarıldıkları her şeyi boğduklarını söylerken semavi ve semavi olmayan dinlere, fetişleştirilen tanrılara, taştan yontma paçavra putlara iri iri gülümser. Dilek ağaçlarına, türbelere, taşlara, mezarlara kutsîyet atfeden insanoğlunun kendine has riyâkar inanç ve ruh otomatizmasına öyle güzel yerleştirir ki lâfı, sözünü sakınmadan öyle aleni der ki meramını, kişiliği bölünenin, farklılaşanın yalnız Pessoa değil tüm bir insanlık olduğuna ve yalnız düşlerle, simli sihirli hayâllerle bu total manâsızlıktan sıyrılabildiğimize kanaat getirmemiz işten değildir. Şeytanın oyununa mı geldim? Pessoa der ki o tüm oyunların oyuncakların ve uçurtmaların kendisidir. &#8220;<strong>Uzun, sıcak ikindilerde, o kadar düş görürdün ki düş gördüğünü düşlerdin hani, sana tüm mutluluğu verecek, seni sonsuza dek kucaklayacak birinin buğulu, hızlı karaltısını düşlerinin derinlerinden geçerken görmedin mi? Bendim o.</strong>&#8221;</p>
<p>Ölümünün üzerinden geçen onca yıldan sonra hâlâ aynı iştahla okunan ve okunmayı sonuna dek hakeden Pessoa&#8217;yı kökteşlerinden gemi mühendisi profesyonel aylak Alvaro de Compos&#8217;tan bir alıntıyla uğurlamak belki de en güzeli: &#8220;<strong>Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.</strong>&#8221;</p>
<p>İyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-3686"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Papalagi&#8217;yiz hepimiz</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/papalagiyiz-hepimiz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=papalagiyiz-hepimiz</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/papalagiyiz-hepimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 2010 08:10:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Akdemir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2951</guid>
		<description><![CDATA[Samoa&#8217;lı yerli Tuivaii Avrupa&#8217;ya gelip, medeniyet diye dayatılan bu toprakları görünce neler düşünür? Başta yadırgar; ama sonra sonra öyle laflar eder ki yerli olası gelir Avrupalının. Ayrıntı Kitabevi&#8217;nden çıkan Göğü Delen Adam ve bulmakta biraz zorlandığım Göğü Delen Adam Samoa&#8217;yı Anlatıyor&#8217;u ardarda okumak iyi geldi Eylül ruhuma. Olmak istediğimiz Avrupalı görünümün dert ettiği para, ev, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/2008051607083477720.jpg"><img class="size-medium wp-image-2955  alignleft" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/2008051607083477720-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" /></a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/gogu-delen-adam-papalagi.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-2952" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/gogu-delen-adam-papalagi-195x300.jpg" alt="" width="195" height="300" /></a></p>
<p>Samoa&#8217;lı yerli Tuivaii Avrupa&#8217;ya gelip, medeniyet diye dayatılan bu toprakları görünce neler düşünür?</p>
<p>Başta yadırgar; ama sonra sonra öyle laflar eder ki yerli olası gelir Avrupalının. Ayrıntı Kitabevi&#8217;nden çıkan Göğü Delen Adam ve bulmakta biraz zorlandığım Göğü Delen Adam Samoa&#8217;yı Anlatıyor&#8217;u ardarda okumak<br />
iyi geldi Eylül ruhuma.</p>
<p>Olmak istediğimiz Avrupalı görünümün dert ettiği para, ev, giysi, zaman(sızlık), nesne kavramlarının aslında ne de yersiz olduğu şaşkınca ve bir yandan hicivle anlatıyor Tuivaii.</p>
<p>Özellikle &#8220;zaman&#8221; için ettiği lafları pek severim.<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
&#8220;Ah sevgili kardeşlerim! Biz zaman için hiç dertlenmedik. Onu olduğu gibi sevdik. Siz hiç peşinden koşmadınız zamanın. Ne dertop etmeye ne sonra parçalamaya çalıştınız. Zaman bize ne az geldi ne de bıkkınlık getirdi. Hepimizin istediği kadar zamanı var, biz de onunla yetiniyoruz.&#8221;</p>
<p>Gelişen, geliştikçe devleşen Avrupa medeniyetine inat durmanın, yavaşlığın, sadeliğin değerinin yerli dilden güzellemesi bu kitaplar.</p>
<div class="shr-publisher-2951"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/papalagiyiz-hepimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>On The Road</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/on-the-road/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=on-the-road</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/on-the-road/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 18:08:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Selin Ozdemir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Jack Kerouac]]></category>
		<category><![CDATA[On The Road]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2944</guid>
		<description><![CDATA[[Neal ve Allen] önlerine çıkan her şeye hasta olarak sokaktan aşağıya fırtına gibi indiler, sonradan şimdi çok daha kederli ve idraklı hale gelen o zamanki kendilerine has tarzlarıyla.. ama o vakit sokaktan aşağı ruh hastaları gibi dansederek indiler ve ben ayaklarımı sürüyerek peşlerine takıldım hayatım boyunca ilgimi çeken insanların peşlerine her zaman takıldığım gibi, çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/yolda-kerouac.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2945" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/yolda-kerouac-203x300.jpg" alt="" width="203" height="300" /></a></p>
<blockquote><p><em>[Neal ve Allen] önlerine çıkan her şeye hasta olarak sokaktan aşağıya fırtına gibi indiler, sonradan şimdi çok daha kederli ve idraklı hale gelen o zamanki kendilerine has tarzlarıyla.. ama o vakit sokaktan aşağı ruh hastaları gibi dansederek indiler ve ben ayaklarımı sürüyerek peşlerine takıldım hayatım boyunca ilgimi çeken insanların peşlerine her zaman takıldığım gibi, çünkü benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır. yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen? ama gece boyunca meytaplar gibi yanan, yanan, yanan.</em></p></blockquote>
<p>Kitabı okuduktan sonra kafamda çok bir yere oturtamamıştım ama kitabın orijinal rulosunun  yayınlanmış halinin üzerine eklenen &#8221;kitap üzerine&#8221; kısımlarını okurken kaçırdığım çok fazla yeri yakalama imkânı buldum. Çok fazla üzerine gidilen, zamanın gözlükleriyle değerlendirilen, kapana kıstırılmak istenen bir kitap olmuş <em>Yolda</em>. Zamanında cesaret edilip basılamasa ve edildikten sonra bile defalarca kırpılıp sığlaştırılmış hali basılsa da, her gerçek eser gibi ancak yaratıcısı öldükten sonra beklediği coşkuyu görebilmiş. Bu durumda kitap amacına ulaşmış ama gerekeni yapamamış oluyor. Yani yerini ve zamanını kaçırmış ün çok da bir şeye yaramıyor. Kendisinden sonra gelenlere cesaret, özgür ruh merakı ve gözü karalılık tohumları serpiştirse de, onca yıl uğrunda uğraşılan ve üzerine yığılan beklentileri gerçek sahibi adına gerçekleştirememiş olan kitap, kime, neye, ne kadar yetebilir bilemiyorum. Meyvesini gerçek hakedeni toplayamamış bir eserden faydalanmak aslında biraz hırsızlık olarak değerlendirilebilir bu bağlamda.</p>
<p><em>Beat Kuşağı</em> olarak adlandırmışlar hayatın halihazırda getirdiklerini dahası dayattıklarını hayatın renkleri yanında yetersiz ve fazla öldürücü bulan nesli. Kendi hayatlarını bir şekilde gün ederken birçoklarınınkini de gittikleri yolda yanından geçtikleri bataklıklara sürüklemişler. En nihayetinde bu çılgınlıkları yaşamakla, hayatta yanıbaşınıza oturtmaya çalıştığınız insanın çılgınlıklarına ve kafa saatlerinin sorumsuz çalışmalarına maruz kalmak çok farklı şeyler. Bunlarla herkes başa çıkamaz. Çıkmayı göze alabilmek için de ancak onlar kadar geleneklere sığmayan ve ruhun içinde tıkılı olduğunu hissettiren bedenlerde olunması gerekir. Kitapta bu deliliklere ve zamansızlıklara maruz kalan sözüm ona yan ve kadın karakterler tam da bu yüzden üzerinde durulması gerekenlerdir. Sonsuz sevgi ve anlayış beraberinde onlarda da delilik eylemlerinde bulunmaya kadar gitmiş. Sözüm ona kapı dışarı etmeler, hep yollanan bir mektup veya ülkede bir baştan diğer başa giderken kapıdan uğramalarla yeniden bir araya gelmeler şeklinde son bulmuş ama yine de bu dengesizlikler sonsuza kadar gidiyor. Neyin başlangıç neyin son olduğunu anlamak pek mümkün değil zaten kitabı okurken. Çünkü yazar öyle bir düş denizinde yüzüyor ki yaşadıklarını anlatırken, adama nerede can simidi atmanız gerektiğini kestiremiyorsunuz. Sonunda zaten onu kendi deliliğinde boğulmak için bırakmaya ikna olduğunuzda kitabın içine girebilmiş ve zevk almaya başlamış oluyorsunuz. Daha doğrusu bende böyle oldu. Ve kitaba başlarken yola çıkış noktamdan çok sonralarında bulmuştum kendimi bitirdiğimde. Aksi mümkün değildi zaten.</p>
<div class="shr-publisher-2944"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/on-the-road/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Feux</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/feux/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=feux</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/feux/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 01:38:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ateşler]]></category>
		<category><![CDATA[Feux]]></category>
		<category><![CDATA[Marguerite Yourcenar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=2499</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Umarım bu kitap hiç okunmaz.&#8221; M. Yourcenar Onunla tanışmam bir tesadüf eseri gerçekleşti. Sonra tabii ki bir çırpıda etkilenme, akla gelen pasajlar, sözler, koca koca lâflar. Karşınızda &#8220;Gururdan kirli bir şey yoktur&#8221; diyen bir yazar varsa hayranlığınızı itiraf etmeniz kolaylaşıyor; kendinizi adeta teslim ediyorsunuz. Feux, yani Ateşler, Brüksel doğumlu Fransız biseksüel yazar Marguerite Yourcenar&#8217;ın uzun, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: right;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/marguerite-yourcenar.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2501" title="marguerite yourcenar" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/marguerite-yourcenar-255x300.jpg" alt="" width="255" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;<em>Umarım bu kitap hiç okunmaz.</em>&#8221;<br />
M. Yourcenar</p>
<p style="text-align: left;">Onunla tanışmam bir tesadüf eseri gerçekleşti. Sonra tabii ki bir çırpıda etkilenme, akla gelen pasajlar, sözler, koca koca lâflar. Karşınızda &#8220;Gururdan kirli bir şey yoktur&#8221; diyen bir yazar varsa hayranlığınızı itiraf etmeniz kolaylaşıyor; kendinizi adeta teslim ediyorsunuz.<em> Feux</em>, yani <em>Ateşler</em>, Brüksel doğumlu Fransız biseksüel yazar Marguerite  Yourcenar&#8217;ın uzun, lirik, mensur şiirinin adı. Okunmayı, paylaşılmayı  hakettiğini düşündüğüm ciddi bir eser. Yazarının da belirttiği gibi, bir  aşk şiirleri derlemesi sayılabilir. Aşk kavramını Antik Yunan  karakterleri -Magdalalı Meryem hariç- ile birlikte ele alan, onların  gerek mitik gerekse de efsanevi deneyimleriyle yalan, umutsuzluk,  intihar gibi kavramlar arasında bir bağ kurmaya çalışan, bu bağı  kurarken de politik, toplumsal ve elbette ki kişisel görüşünü açık eden  sarsıcı bir kitap. <em>Marguerite Antoinette Jeanne Marie Ghislaine  Cleenewerck de   Crayencour </em>olan esas adını babasının soyadından  türettiği bir   oyundan ötürü Yourcenar olarak değiştirmiş olan yazar,  en çok bilinen  kitabı olan <em>Hadrianus&#8217;un Anıları</em>&#8216;ndan önce yazmış  olduğu ve &#8216;tipik bir aşk bunalımının ürünü&#8217; dediği Ateşler&#8217;de; öz  oğluna aşık olan Phaidra&#8217;yı umutsuzlukla, korkusuz savaşçı Akhilleus&#8217;u  yalanla, (Lesbos adasında doğduğundan) lezbiyenlik kavramına adını veren  Sappho&#8217;yu intiharla özdeşleştirirken mitolojiyi seven ve ilgilenen  herkesi bilgisine ve diline adeta hayran bırakıyor. Bakar mısınız..</p>
<p style="text-align: center;">&#8220;<em>Mutsuz aşk yoktur: sahip olmadığımıza sahibizdir yalnız.<br />
Mutlu   aşk yoktur: sahip olduğumuza sahip değilizdir artık.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Ateşler, daha önce de dediğim gibi karakterlere yüklenen kavramların ve imgelerin bir alaşımı. Hemen ardından da bilinç akışını andıran tuhaf, erotik bir lirizmle bezenmiş italik şiirler. Bu, paragraflara bölündüğü için okunması oldukça kolay olan fakat yazarının (yoksa şairinin mi demeliyim?) yaşamış olduğu ağır bunalımı gözönüne aldığınızda sizi derinden sarsan düzyazı-şiirlerin her birinde işlediği konuyu kişiselleştiren, mitos&#8217;tan arındıran ve okuyucuya gerçekten bir &#8216;son ürün&#8217;müş gibi sunan biriyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: left;">Örneğin Magdalalı Meryem ya da selamet&#8217;i izleyen sayfalardan birinde şöyle diyor Yourcenar:</p>
<p style="text-align: left;">&#8220;<em>Demek gidiyorsun? Gidiyor musun?.. Hayır, gitmiyorsun: seni alıkoyuyorum&#8230; Ruhumu bir palto gibi ellerime bırakıyorsun.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Metis&#8217;ten çıkma Sosi Dolanoğlu çevirili Ateşler&#8217;i çok sevdim ben.</p>
<div class="shr-publisher-2499"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/feux/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 15:45:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>soida</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Ve Yüzlerimiz Kalbim Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=1570</guid>
		<description><![CDATA[İngiliz yazar John Berger&#8217; in &#8217;84 çıkışlı kitabı. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü zaman, ikincisi ise uzam üzerine. Bir arkadaşımdan hediye aldığım vakitlerde kitap ve yazar üzerine araştırma yaparken okuduğum bir yazıda, yazar hakkında şöyle bir alıntı var: &#8221;Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="../wp-content/uploads/john-berger.jpg"></a><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1577" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger1-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a></p>
<p>İngiliz yazar John Berger&#8217; in &#8217;84 çıkışlı kitabı. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü zaman, ikincisi ise uzam üzerine. Bir arkadaşımdan hediye aldığım vakitlerde kitap ve yazar üzerine araştırma yaparken okuduğum bir yazıda, yazar hakkında şöyle bir alıntı var:</p>
<p>&#8221;Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekondu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri &#8221;Yedinci Adam&#8221;ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.&#8221;</p>
<p>Türkiye ile yakın ilişkileri bulunduğunu öğrendiğim John Berger&#8217;in beni etkileyen esas yönü sanat eleştirmenliğinden daha çok Marksist hümanist duruşuyla &#8220;insan değeri&#8221; üzerine sarf ettikleri. Sanki telefonun diğer ucunda sakin ve kendinden emin bir ses tonuyla konuşan bu adam size gerçekleri abartısız bir uslüpla dillendiriyor siz de çıt çıkarmadan dinliyormuşsunuz gibi.<a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/john-berger.jpg"><br />
</a></p>
<p>Zaman üzerine söylenegelenlerin ciddiyete sığdırılma çabasının aksine samimiyetini yalınlık ve devrikliğine borçlu bir kitap bu. Tarihin &#8220;Bir Zamanlar..&#8221; diye başlayan sayfasında seçilen herhangi bir yaşantının, Berger&#8217;e bıraktığı fotoğrafı resmediyor gözlerimize. Deneyimi: gözlem ve betimlemeye eş tutuyor öncelikle. Kimi zaman sosyolojik çıkarımlarla güçlendiriyor fotografı kimi zaman da hayal gücünüzü kısa yolculuklara uğurluyor. Zaman kavramına yorarak anlattığı kareleri, okurun hayal gücüne tamamlatma çabası sevindirici.</p>
<p>Öte yandan yazar, kitabın bir çok yerinde felsefi yönü ağır basan çıkarımlarda bulunuyor ki beni esas ilgilendiren bu yerlerde siyasal ya da ekonomik etkenlerle ele aldığı paragraflardır. Öyle ki bir önceki sayfada zaman üzerine yazılmış bir kaç sade dize bir sonrakinde Hegel ve Marx arası  tarih-zaman-insan bilinci kıyasına dönüşüyor. Akabinde insanın zaman içinde kötüleşen konumuna binaen sistem düzensizliğine dayanan sosyolojik entropi kavramını irdeliyor.</p>
<p>&#8220;Başlangıçta belki,<br />
mesafe doğruran zaman<br />
ve ikizi &#8220;gözün görebildiği&#8221;<br />
bir gün tam ağarmadan<br />
aynı anda ulaşıp<br />
kapıyı sarhoş sarhoş<br />
birlikte tekmelemişlerdi.<br />
&#8230;<br />
Zamanın bir koşuldan bir kuvvete dönüşümü Hegel ile başlamıştır. Hegel&#8217;e göre, tarihin kuvveti olumludur; Hegel&#8217;den daha iyimser bir düşünür az bulunur. Daha sonra Marx bu kuvvetin -tarihin kuvvetinin- insan eylem ve seçimlerine bağımlı olduğunu kanıtlamaya girişti. Marx&#8217;ın düşüncesinde hep var olan sahne, Marx diyalektiğinin özgün karşıtlıkları, Marx&#8217;ın zamanın yalnızca bu üstün kuvvete dönüşümünü kabul etmekle kalmayıp bu üstünlüğü insanın hizmetine iade etme çabasından kaynaklanır. İşte bu yüzden, Marx&#8217;ın düşüncesi -kelimenin tam anlamıyla- devasadır. İnsanın boyutu -potansiyeli, gelecekteki gücü- Marx&#8217;a göre, zamansız olanla yer değiştirecektir.<br />
&#8230;<br />
Bugün, Batı&#8217;da, kapitalizm kültürü bir kültür olma savını terk edip Anlık-Pratik uygulamalara dönüşürken, zamanın kudreti karşı konulamaz bir yok edici olarak gösteriliyor. Gezegenimiz dünya ve evren bir çöküş içinde. Düzensizlik geçen her zaman birimiyle daha da artıyor. Hiç bir eylemin yer almayacağı azami entropi durumuna ölüm-sıcaklığı adı veriliyor.<br />
Entropi kuramı, zamanı hep bir ayraç olarak görür ve bu ayraçtan önce ya da sonra neyin gelip gelmeyeceği konusunda söyleyebilecek şeyi olmadığı gibi söyleyebileceği şeyleri de es geçmiştir. Entropinin masumluğu işte bu arada yatar.<br />
&#8230;<br />
Yaşamın bir Düşüş olarak görülebileceği düşüncesi, insan imgeleminin içkin bir öğesidir. Düşlemek, düşüşün mümkün kılındığı yüksekliği kavramaktır.&#8221; syf.43-44</p>
<p>Kitabın ikinci bölümü daha çok mesafeler-insan aşk ve mekanlar üzerine yazılmış şiirler ve bunlar ardına yazılmış düz yazılardan oluşuyor. Ev ve ev bilinen olgu, insan mutluluğu ve modern yaşam üzerine söyledikleri bugüne kadar hiç farketmediğiniz orada duran gerçek gibi şaşırtıyor insanı.</p>
<p>Durup düşünmeniz ve hazmetmeniz için gayet &#8220;uzun&#8221;. Kapak fotografı ile iç ısıtan 110 sayfalık bu kitap üzerine yazdıklarımı, beni en çok sarsmış dizeleriyle birlikte sonlandırıyorum:</p>
<p>&#8220;Senin adana<br />
daha mı geç iner gece?<br />
Senden ilerde yürümem<br />
yılan sokmasın diye mi<br />
sandaletli ayaklarını</p>
<p>Denge asla kurulamaz.<br />
Bunun için susar yıldızlar<br />
açmazlar ağızlarını.</p>
<p>Nasıl geçer bir mevsim<br />
nasıl<br />
Neyle ölçülür<br />
yokluğunun takviminde?</p>
<p>Nasıl ölçmeli<br />
altüst ışığımın<br />
akış hızını<br />
olanlarda<br />
ve olacağın dağında?</p>
<p>Denge asla kurulamaz.</p>
<p>Neyse ki gözlerimiz geceleri<br />
yansılar birbirini<br />
ve geçer tüm baş dönmeleri.&#8221; syf.50-51</p>
<div class="shr-publisher-1570"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

