<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tramvay Durağı &#187; Alıntılar</title>
	<atom:link href="http://www.tramvayduragi.com/category/edebiyat/alintilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tramvayduragi.com</link>
	<description>Göğe Bakma Durağı..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 22:27:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Yemek</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/yemek_a/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yemek_a</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/yemek_a/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Aug 2011 13:28:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayşen Arıkazan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=6597</guid>
		<description><![CDATA[Garson masaya Beth’in çorbasıyla birlikte bir tabak saç getirince, duruma kibar karşılık vermek zordu. Yine de Beth kibar olması gerektiğini hissetti, çünkü hoş bir restorandalardı, aylardır ilk defa bir randevudaydı, üstüne üstlük de gerçekten hoşlandığı bir adamla. Adı Dave’di, tıraş kremi ve metro kokuyordu. Beth, Dave’in bir tabağa, bir kendisine bakışından, tabağı o lavabodayken sürpriz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: justify;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mow.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-6598" title="Museum of Weird" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/mow.png" alt="" width="355" height="306" /></a>Garson masaya Beth’in çorbasıyla birlikte bir tabak saç getirince, duruma kibar karşılık vermek zordu. Yine de Beth kibar olması gerektiğini hissetti, çünkü hoş bir restorandalardı, aylardır ilk defa bir randevudaydı, üstüne üstlük de gerçekten hoşlandığı bir adamla. Adı Dave’di, tıraş kremi ve metro kokuyordu.</p>
<p>Beth, Dave’in bir tabağa, bir kendisine bakışından, tabağı o lavabodayken sürpriz olarak ısmarlayıp ısmarlamadığını anlayamadı. Biraz önce, evvelki yıl gittiği egzotik yerleri anlatmıştı – Bali, Peru, Madagaskar yakınlarında bir yer &#8211; ve ilginç yemek ve geleneklerin Dave&#8217;in bu gezilerin bir parçası olduğunu varsayıyordu. Dave&#8217;in tatlı dili ve yatıştırıcı gülümsemesiyle geceyi o ana kadar hızlıca geçirmişti.</p>
<p>Kaşığını çorbasına daldırdı. Maceraperest bir karar verip havuçlu-zencefilli çorbayı istemediğinden dolayı kültürsüz görünmekten kormuş, Dave’e yan bir bakış atarak kremalı domates çorbası söylemişti. Dave de bir salata söylemişti. Daha gelmemişti, bu da bakışlarını Beth’e yoğunlaştırmasına zaman tanıyordu. Beth kaşığını bıraktı.</p>
<p>“Lütfen,” dedi David, “Başla. Beni bekleme.”</p>
<p>“Tadına bakmak ister misin?” dedi Beth. Dave’in, ikisinin tam ortasında, tabağında düğümlenmiş saça hamle edeceğini umuyordu. Hatta saç tabağının ona ait olduğu anlaşılmıyordu, ama garson yemekleri getirdiğinde &#8211; güvercin antresinin sonradan gelecek olmasına rağmen &#8211; ona doğru eğilmiş ve iyi dileklerini sunmuştu. Beth birden heyecanlanarak güvercinin düşünüdüğü küçük bir kuş değil de bir tabak saç olmasına ihtimal verdi.</p>
<p>“En azından birini denemelisin.” dedi umutla.</p>
<p>Dave kafasını iki yana salladı. Hala gülümsüyordu, ama bakışları Beth&#8217;in dudaklarına inmişti. Yani ya onu öpmek istiyordu (dergilerde bu tekniği okumuştu), ya da artık yemek yemesini, bir tutam saç almasını (neyle, çatalıyla mı?) ve bir yudum kırmızı şarapla mideye indirmesini, düğümlü kütlenin banyo borularını tıkayan şeyler gibi boğazından aşağı yolculuk etmesini.</p>
<p>Beth gözlerini saç dolu tabaktan ayıramıyordu. Unutulmuş kaşığına sığınak olan çorba, arka planda kalmıştı. Saç koyuydu, belki de siyah. Öyle bir şekilde üst üsteydi ki, şef saçından kocaman bir düğümü kesip öylece oraya koymuş gibiydi.</p>
<p>“Gitmek ister misin?” diye sordu David.</p>
<p>Aklını okumuştu sanki, ama ona baktığında, bunun samimi bir teklif olmadığını anladı. Rezervasyonlarını yaptırmak için uğraşması gerekmişti sonuçta, ikisine bir masa ayarlamak profesyonel duruşuna az da olsa etki etmiştir mutlaka. Beth’in dergilerden okuduğuna göre, erkekler bir şeyler istemekten hoşlanmazdı.<br />
Neşeyle kafasını salladı birdenbire. Saçı yemek zorunda kalacaktı, farkındaydı. Dave izliyordu. O da farkındaydı.</p>
<p>Amelia Gray, Yemek (dinner) &#8211; Museum of the Weird kitabından.</p>
<div class="shr-publisher-6597"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/yemek_a/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bréviaire du Chaos</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=breviaire-du-chaos</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Apr 2011 23:15:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Caraco]]></category>
		<category><![CDATA[Bréviaire du Chaos]]></category>
		<category><![CDATA[Işık Ergüden]]></category>
		<category><![CDATA[Kaos'un Kutsal Kitabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5501</guid>
		<description><![CDATA[O, umutsuzluğun isimlerinden biri.  Doğarak öldüğümüzü, üstelik birbirimizi de öldürdüğümüzü söyleyen çatallı dil. Cioran&#8217;ı aşan bir karamsarlığın, Nietzsche&#8217;de bile görülmemiş bir doğrudanlığın yegane temsilcisi. Karamsarlığın, sınıflandırılamaz nefretin habercisi. O ne nihilist ne anarşist, yalnız ailesi üzülmesin diye intiharını geciktirecek kadar düşünceli ve matrak. 73&#8242;ün Eylül&#8217;ünde, babasının ölümünden birkaç dakika sonra, bu dünyada kalması için herhangi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Albert-Caraco.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-5503" title="Albert Caraco" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Albert-Caraco-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></p>
<p>O, umutsuzluğun isimlerinden biri.  Doğarak öldüğümüzü, üstelik birbirimizi de öldürdüğümüzü söyleyen çatallı dil. Cioran&#8217;ı aşan bir karamsarlığın, Nietzsche&#8217;de bile görülmemiş bir doğrudanlığın yegane temsilcisi. Karamsarlığın, sınıflandırılamaz nefretin habercisi. O ne nihilist ne anarşist, yalnız ailesi üzülmesin diye intiharını geciktirecek kadar düşünceli ve matrak. 73&#8242;ün Eylül&#8217;ünde, babasının ölümünden birkaç dakika sonra, bu dünyada kalması için  herhangi bir nedeni kalmadığına karar verip intihar edecek kadar &#8216;net&#8217; ve aldırışsız. Albert Caraco, ülkemizde çok bilinen bir isim değil. Fetişleştirilmemiş bir ahir zaman yolcusu.  Noam Chomsky&#8217;e göre &#8220;ne yaptığının bilincinde, eğlenceli bir şarlatan&#8221; olan Jacques Lacan&#8217;ın da diline doladığı, dilimize Sosi Dolanoğlu tarafından çevrilmiş Maurice Blanchot eseri <strong>Thomas l&#8217;obscur</strong> (Karanlık Thomas)&#8217;dan bu yana okuduğum en <em>hırpalayıcı</em> kitap olan Kaos&#8217;un Kutsal Kitabı&#8217;nın yazarı Caraco. Öncesinde yazdığı, bize yine saygıdeğer Işık Ergüden aracılığı ile ulaşmış bir Post Mortem&#8217;i  var.  Belki de yaşadığımız yüzyılın bu &#8216;<em>son peygamberi</em>, bağırıyor, haykırıyor, dövüyor. Sait Faik&#8217;e inat, şunu diyor:</p>
<blockquote><p><em>Dünyayı ahlaksızlık kurtaracak; dinlenme ve gevşeme, her türden fedakârlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak, erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kâbustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder. Savaş erkeğin iklimidir, erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir ve tıpkı Tarih&#8217;ten önce, kadının hem efendi hem rahibe olduğu o zamanlarda olduğu gibi daimi barışa kavuşmuş olsaydık, dünyevi iktidar ile manevi iktidar erkeğin elinden düşmüş olurdu ve elli yüzyıl önce olduğu gibi hiçliğe gömülürdü, ölümün onu çekip çıkardığı hiçliğe gömülürdü: Ölüm, ahlak düzeni, savaş ve militan erdemlerin gerekliliği, yasal barbarlık aygıtı ve sistematik gayri insaniliğin inşası. Erkek, felaketi örgütleyerek kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak zorunda, kendini ancak bu bedelle vazgeçilmez kılıyor, ama bu bedeli biz daha ne kadar ödeyebiliriz?</em></p></blockquote>
<p>Okuyun dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-5501"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/breviaire-du-chaos/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Crimes Exemplares</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/crimes-exemplares/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=crimes-exemplares</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/crimes-exemplares/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2011 23:06:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Crimes Exemplares]]></category>
		<category><![CDATA[Max Aub]]></category>
		<category><![CDATA[Örnek Suçlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=5030</guid>
		<description><![CDATA[Ölümden korkan biri onu tiye de alabilir. Love and Death yeterli olsa da Woody Allen&#8217;dan şu da hatırlatılmalı: &#8220;Ölümden korkmuyorum, sadece o geldiğinde orada bulunmak istemiyorum&#8221;. Uzatmak istemiyorum, Son Nefesim kitabında Luis Buñuel, &#8220;Bazen ölüm ne kadar çabuk gelirse o kadar iyidir diye düşünüyorum &#8211; sevgili dostum Max Aub&#8217;un ölümü gibi, bir poker masasında, ansızın.&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: left;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Max-Aub.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-5031" title="Max Aub" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Max-Aub-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Ölümden korkan biri onu tiye de alabilir. <em>Love and Death</em> yeterli olsa da Woody Allen&#8217;dan şu da hatırlatılmalı: &#8220;Ölümden korkmuyorum, sadece o geldiğinde orada bulunmak istemiyorum&#8221;.</p>
<p style="text-align: left;">Uzatmak istemiyorum, Son Nefesim kitabında Luis Buñuel, &#8220;Bazen ölüm ne kadar çabuk gelirse o kadar iyidir diye düşünüyorum &#8211;  sevgili dostum Max Aub&#8217;un ölümü gibi, bir poker masasında, ansızın.&#8221; diyerek yeteri kadar anlatmış.</p>
<p style="text-align: left;">Herkes tarafından okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitap &#8216;Örnek Suçlar&#8217;. Max Aub&#8217;un sürgünlerle geçen ömrünün kahkahası. Mitos&#8217;tan Memet Baydur çevirisi ile Haziran 93&#8242;te çıkmış, fikrimce muazzam bir eser. Aşağıya kısa, tadımlık alıntılar bırakıp, kitabın tümünü okumanızı sağlayacak linki ise finale saklayacağım; halen hayattayken, iyi okumalar.</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Crimes-Exemplares.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-5032" title="Crimes Exemplares" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Crimes-Exemplares-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Onu önce düşümde öldürdüm. Sonra, bunu gerçekleştirmek zorundaydım. Başka yolu yoktu.</p>
<p style="text-align: left;">Benim gibi düşünmediği için öldürdüm onu.</p>
<p style="text-align: left;">Benden kuvvetli olduğu için öldürdüm onu.</p>
<p style="text-align: left;">Ondan kuvvetli olduğum için öldürdüm onu.</p>
<p style="text-align: left;">Canını sıkmamak için öldürdüm onu.</p>
<p style="text-align: left;">Bana gerizekâlı dedi. Kimsenin anneme hakaret etmesine izin veremem.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=917">Bir suç da sen işle.</a></strong></p>
<div class="shr-publisher-5030"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/crimes-exemplares/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saçmasapan Bir Şiir</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sacmasapan-bir-siir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sacmasapan-bir-siir</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sacmasapan-bir-siir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2011 09:21:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ergin Günçe]]></category>
		<category><![CDATA[Saçmasapan Bir Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4958</guid>
		<description><![CDATA[&#8221;Kedi Pepik&#8221;. Evet, Kendisi bir çeşit bilgelik taşır &#8221;Çuv Köpek&#8221; ise öldü. Ömrümün yorgun kısımlarıdır Aklımla ben birbirimizi oynatıyoruz Tarlam yağmura esintiye deliliğe açıktır Kaç gündür boş duran bir tabanca gibiyimİnsan şapkasız da delirebilir kumral ve sarışınsa Aklımdan geçenler bugünlük bunlar ve tabii birtakım hovardalıklar Vergi ödemeden yaşıyor olmalıyım Yüzüm de bir kedidir boş zamanlarımda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/engingunce.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-7519" title="engingunce" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/engingunce.jpg" alt="" width="175" height="225" /></a></p>
<div style="text-align: center;">&#8221;Kedi Pepik&#8221;.<br />
Evet, Kendisi bir çeşit bilgelik taşır<br />
&#8221;Çuv Köpek&#8221; ise öldü.<br />
Ömrümün yorgun kısımlarıdır<br />
Aklımla ben birbirimizi oynatıyoruz</div>
<div style="text-align: center;">Tarlam yağmura esintiye deliliğe açıktır<br />
Kaç gündür boş duran bir tabanca gibiyimİnsan şapkasız da delirebilir kumral ve sarışınsa</p>
<p>Aklımdan geçenler bugünlük bunlar<br />
ve tabii birtakım hovardalıklar</p>
<p>Vergi ödemeden yaşıyor olmalıyım</p>
<p>Yüzüm de bir kedidir boş zamanlarımda<br />
Kalbimde kuş kadar bir köpek havlar<br />
Kafkas Haritasından Çerkes köylere indik biz</p>
<p>Atlarını vurdu ve gömdü, kente yerleşti<br />
Gümüş eğerlerini karartıp sakladı<br />
Ne diye homurdanır sanki Dedem<br />
İğdiş geyik gibidir Çerkes tabanca olmayınca<br />
Çaresi arada kovboy sinemaları<br />
Kamu düzeni ile aramda fark var</p>
<p>Şakayla öfkeyle geçti şu son beş on yılın delilikleri<br />
Bir köpektir Çerkes aklı, ağzından bulutlar akar<br />
Ben maymundan falan türemek istemedim<br />
Kediden, köpekten ve attan gelirim<br />
Evde herkesten daha iyi yazarım</p>
<p>Arada bir pencereden bakarım ve daha eğlencelisi<br />
Yokuştan ilk çıkanı öldürmektir işim</p>
<p>Tuhaf bir adamım arada tabancam tutukluk yapar</p>
<p>Aklımdan geçenler bugünlük bunlar<br />
Ben asılırken bile gülen adamım<br />
Sevr ve Lozan bana vız gelir</p>
<p>Çerkesler bile eskir zamanla Fakat<br />
Şimdi anladım ki bende Ölüm kokan bir dalgınlık yaşar</p>
<p>Kaç kere söyledim evdekilere<br />
&#8221;N&#8217;olur bir kedi alalım, n&#8217;olur bir köpek alalım<br />
&#8221;İnsan boş bir tabancadır ama bakarsın bir gün patlar!</p>
<p>Komşulardan çekinmesen hüngür müngür ağlarsın<br />
O zaman da hergele gazeteler yazar</p>
<p>Aklımdan geçenler bugünlük bunlar<br />
Oğlum Ergin sen galiba üzüntülü adamsın<br />
Tanrı bile baksana senle oyalanıyor</p>
<p>Çerkesce konuşmayı bilmezsin, Lazca bilmezsin<br />
Unuttun bıçak atmayı ve saplamayı<br />
Adam olsan bir köpek ve bir tay edinirdin<br />
Ellerini yalar keçilerin sabah esintisinde</p>
<p>Bana kalırsa kendinden boşan<br />
Bir celsede boşanırsın</p>
<p>Yeter artık bu kadar yabancılaşman!</p>
</div>
<div class="shr-publisher-4958"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sacmasapan-bir-siir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sleep Has His House</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sleep-has-his-house</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2011 13:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Anna Kavan]]></category>
		<category><![CDATA[Sleep Has His House]]></category>
		<category><![CDATA[Uyku Tanrısının Evi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4508</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gece, benim annemdi.&#8220; Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür? Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği Şarkı Okuma Kitabı&#8216;na göz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4509" title="Anna Kavan" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Anna-Kavan-297x300.jpg" alt="" width="297" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;Gece, benim annemdi<em>.</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: left;">Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı &#8216;aile&#8217; kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür?</p>
<p style="text-align: left;">Şimdilerde Bülent Somay&#8217;ın Metis&#8217;ten ilk olarak Nisan 1999&#8242;da çıkmış ve 2009&#8242;da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş &#8216;çeyrek otobiyografim&#8217; dediği <strong>Şarkı Okuma Kitabı</strong>&#8216;na göz gezdirirken, bir Sting şarkısı olan <em>Fragile</em>&#8216;ın ona söylettiği şu cümle üzerinde durakalıyorum: &#8220;Bir tokatla ölmeyecek kadar büyüdüğünüz ândan itibaren dayak yersiniz&#8221;. Sevgisizlik ve onun yakın arkadaşı şiddet, her ne kadar tartışmaya açıksa da, önce adına &#8216;aile&#8217; dediğimiz kurumda başlıyor ve taşıdığı meşruiyetle okula, topluma, devlete, orduya sıçrıyor. Bireyden beklenenler var, çeşitli ödev ve yükümlülükler, sonra uyulması gereken kurallar kanunlar. Bitmeyecek bir iç savaş.<strong> Let Me Alone</strong> (Beni Rahat Bırak) isimli kitabındaki bir karakterden adını alan Anna Kavan da, kendisini sevmediğini bildiği bir anne tarafından büyütülmüş, henüz Helen Emily Woods adında bir çocukken yitirdiği babasının yerine amcasını koymaya çalışmış bir sevgisizlik mağduru; bir doğarken kaybeden.  İleride, Kadın Özgürlüğü Hareketi (<em>Woman&#8217;s Liberation</em>)&#8221;nin önemli bir simgesi olacak olan kitabından cımbızladığı bu ismi sahiplenmeden önce, hayatındaki eksik &#8216;baba figürü&#8217;nü iktidar sahibi olduğuna inandığı bir başka erkekte tamamlamaya çalışması bunun net bir göstergesi sayılabilir.</p>
<p style="text-align: left;">Kurgu aşağı yukarı bellidir; ailede başgösteren hastalık bireyleşen Anna&#8217;nın özel hayatına da sirayet eder: erken, yanlış bir evlilik. Kokainle erken yaşta tanışmak. Hızlı bir metastazdır bu, ve eğer &#8216;talih&#8217; yaver gitmiyorsa yakanızı kurtarmanız zordur. Anna, &#8216;genç kızlık&#8217; depresyonundan ve sonraları hayatını tümüyle etkisi altına alacak olan majör depresyondan sıyrılabilmek umuduyla evliliğinini noktalandırır. İleride şehit düşeceğini bilmediği oğlu Brian yanında olsa da, artık yalnızdır. İlk kitabını bu sıralarda, adını alacağı Anna Kavan&#8217;ı yarattığı kitabını ise bundan sonra yazar. Sonra yeni bir evlilik, yeni bir çocuk, ama yine eski kayıtsızlıklar, bitmeyen karı-koca kavgaları, artık huyunu suyunu bildiği kokainden eroine serin bir atlayış. Birkaç yakınının desteğiyle yatırıldığı hastanede yakınlaştığı psikologunun ölümü ile gelen &#8216;gerçek kaybediş&#8217;. 67 yaşında, Londra&#8217;da, kalp krizi nedeniyle dünyevi yaşama elveda derken bile elinde &#8216;Bazooka&#8217; adını verdiği eroin dolu şırıngasının olmasının temel nedenlerini bu şekilde özetleyebiliriz sanırım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4510" title="Helen Woods" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Helen-Woods-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-İNSANLAR ÇOĞUNLUKLA GECE DOĞAR VE ÖLÜRLER</strong>-</p>
<p style="text-align: left;">Mitos&#8217;tan &#8217;94 yılında ilk baskısını Şefika Komçez çevirisiyle yapan Sleep Has His House, <em>Uyku Tanrısının Evi</em>, ile tanışıklığımın üzerinden birkaç ay geçti. Kitap bir çırpıda bitirilmek istenmeyecek kadar lezzetli ve bir çırpıda bitirilemeyecek kadar da karanlıktı. Gerçek sorular soran cümlelerle açılıyordu:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Annemi anlatmak kolay değil. Uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetinin günlük yaşamla hiç ilgisi yoktu. Güzel olduğunu ve beni sevmediğini söylememe gerek var mı? Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">Çocukluğun el değmemiş masumiyetiyle dolu düşlere ait cümlelerden, tümüyle şiirsel bir kurguya oturtulmuş eşsiz bir anlatım dilinden mürekkep, etkileyici bir kitap Sleep Has His House. Kendisine ev olarak geceyi seçmişler için bir yol haritası. Dekorun, karakterlerin, renklerin, seslerin rüyayı görenin istediği şekilde olduğu bir yarı aydınlık ve yarı karanlık bir dünyada tin tin adımlıyoruz. Anna, yine de mutsuz olma ihtimalimiz saklı olduğundan, silkinmemiz için bizi biraz dövüyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Burayı yine de sevmediniz mi? Vaktiniz varken neden buradan çıkmıyorsunuz o zaman Tanrı aşkına? Şu an ağlayıp inleyecek zaman değil. Güçlü olun ve kalabalığa bu işi başarabileceğinizi gösterin. Siz yetkin bir bireysiniz, değil mi? Öyleyse onları neden umursuyorsunuz? Buradasınız çünkü kalabalığa ayıracak hiç zamanınız yok. Öyleyse onların lanet olası cenneti de onların olsun.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">&#8220;Ruhun en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıdır. Daha  ego bilinci yokkenki ve ego bilinci ne kadar gelişirse gelişsin ruhun  varlığını sürdürdüğü zamanlardaki kozmik geceye açılır ruh rüyada. Bilinç ayırt edicidir.&#8221; demişti <strong>Carl Gustav Jung</strong>. Kelimesi kelimesi olmasına da bu tanım aklımdan çıkmaz.  Çünkü Jung gece konusunda haklıdır: kozmik ışınımların etkisindeki gece, ruhun arazisi, bisiklet yoludur. Gece, insan kusurlarını örten; gece, kadınları güzelleştiren (<em>Ağır Roman</em>&#8216;ı hatırlayalım); gece, hayvanlarına saklanma imkânı sağlayan; vampirlerini özgür kılan gece; Anna&#8217;ya da ev olmuştur işte. Tanrı olabileceği bir ev. Tanrı olarak ölebileceği bir ev. Ve dahası.</p>
<p>*</p>
<p>Sene 2000. David Tibet arkadaşlarıyla kurduğu Current 93 adlı grubuyla Sleep Has His House adında bir albüm çıkarır. Meraklananlar için albüm <a href="http://www.mediafire.com/?7f4lchby4bfl2lr">linki</a>.</p>
<p>Ve iyi okumalar/dinlemeler.</p>
<div class="shr-publisher-4508"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/sleep-has-his-house/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Echo&#8217;s Bones</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/echos-bones/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=echos-bones</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/echos-bones/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Jan 2011 17:56:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Echo's Bones]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Beckett]]></category>
		<category><![CDATA[Suat Kemal Angı]]></category>
		<category><![CDATA[Yankının Kemikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4365</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gördüğümüz, söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir.&#8221; Michel Foucault Ülkemizde yakın zamanda bir sergi ile de andığımız büyük İrlanda&#8217;lı &#8216;hiççi&#8217; Samuel Beckett, o büyük, epey  yanlış algılanmış ama defalarca sahnelenmiş ve üzerine düşünülmüş başyapıtı Waiting for Godot&#8217;nun hiç gelmeyen Godot&#8217;su için şöyle diyor:  &#8220;Onu tanımıyorum, eğer tanımış olsaydım bunu bir oyunumda yazardım&#8221;. Kendisinden en çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: right;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Samuel-Beckett.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4366" title="Samuel Beckett" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Samuel-Beckett-274x300.jpg" alt="" width="274" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;Gördüğümüz, söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir.&#8221;<br />
<strong>Michel Foucault</strong></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">Ülkemizde yakın zamanda bir <a href="http://www.tramvayduragi.com/beckett/">sergi</a> ile de andığımız büyük İrlanda&#8217;lı &#8216;hiççi&#8217; Samuel Beckett, o büyük, epey  yanlış algılanmış ama defalarca sahnelenmiş ve üzerine düşünülmüş başyapıtı Waiting for Godot&#8217;nun hiç gelmeyen Godot&#8217;su için şöyle diyor:  &#8220;Onu tanımıyorum, eğer tanımış olsaydım bunu bir oyunumda yazardım&#8221;. Kendisinden en çok alıntı yapılan &#8216;gerçek kişi&#8217;ler arasında Noam Chomsky, William Shakespeare ve Oscar Wilde&#8217;ın ardındadır diye tahmin etsem de, şu &#8220;<em>Ever tried, ever failed. No matter. Try again, fail again, fail better.</em>&#8221; sözü yeteri kadar biliniyor. Tişörtlerden magnetlere ve hatta kahve kupalarına kadar taşınmış bu sözü ya da bir başkaları; herhangi bir karakteriyle ya da iç fısıldamaları aracılığıyla bize intikal etmiş herhangi bir sözü ile tanımlayabileceğimiz bir &#8216;insan&#8217; değil elbette.</p>
<p style="text-align: left;">1969&#8242;da kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü&#8217;nü almaya bile gitmeyen, felsefe yapıtlarını anlamadığından ve metinlerini felsefî terimlerle yazabilecek olsa roman yazmaya asla kalkışmayacağını dillendiren bu ulu adamın Periferi Yayınları&#8217;ndan Suat Kemal Angı çevirisi ile 2008 yılında 2000 adet basılan şiir kitabı Echo&#8217;s Bones (Yankının Kemikleri)&#8217;u okuyunca daha da iyi anladım ki, Beckett kolay anlaşılabilecek bir yazar değil: En azından benim için.</p>
<p style="text-align: left;">Çabuk okunan ama çabuk kurtulanamayan bu 4 bölümlük eserde, insanüstü bir emekle uzun seneler sonunda hazırlanmış ve yayına sunulmuş bu ceset deposunda (önce Whoroscope yani <em>Orospuölçer</em>, ardından sırasıyla <em>Yankının Kemikleri</em>, <em>İki Şiir</em>, <em>Dört Şiir</em>) absürdizmin ve umutsuzluğun belirli bir noktasına kadar iniyoruz yine. Çünkü Beckett&#8217;te umutsuzluk Camus&#8217;deki gibi işlemiyor, çünkü neredeyse umut yok. Şöyle diyor <em>Enueg I</em>&#8216;de:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Sonra kilometrelerce sadece rüzgâr<br />
ve suda sessizce emekleyen kamçı izleri<br />
ve güneye açılan dünya<br />
dağlara dek uzanan kırların kötü taklidi karşısında<br />
ve gece mantarını gübrelemeye<br />
pis bir yeşile bürünüyor ölü doğmuş akşam<br />
ve rüzgârda enkaza dönen<br />
lağvedilmiş insan aklı.</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">Ben umudun ne olduğunu tam olarak bildiğimi sanmıyorum. Bu yüzden umutsuzluk için de çok kesin bir tanımlama yapma cesaretim yok. Hüzün nedir biraz biliyorsam,<em> Serena II</em>&#8216;sindeki şu dizeler bendeki tanımı yeterince yapıyorlar:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">çocukluğun kırmızı harflerinin benzeri bir yerden<br />
iki nehir havzası arasındaki setin üstüne çekip kaldırdı beni<br />
melezçamların sahibi tepelerin çatlaklarından bak<br />
parlayan Meath&#8217;e geri dönüş yolu yok<br />
izlerin bozgununda ve denize kaçan derelerin<br />
çan kuleli anaokulları ve sonra liman<br />
göğüslerini örtmeye çalışan bir kadın gibi<br />
ve terk etti beni</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;"><strong>Not</strong>: Çekim tarihlerine göre sıralanan filmlerini izlemek için linkler aşağıdadır.</p>
<ul>
<li> <a href="http://www.ubu.com/film/beckett_film.html">Film (1965)</a></li>
<li><a href="http://www.ubu.com/film/beckett_not.html">Not I (1973)</a></li>
<li><a href="http://www.ubu.com/film/beckett_quad.html">Quadrat 1+2 (1982)</a></li>
</ul>
<p>Nice Beckett&#8217;lere.</p>
<div class="shr-publisher-4365"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/echos-bones/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamera Obskura</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kamera-obskura</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2010 01:52:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Kamera Obskura]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlıkta Kahkaha]]></category>
		<category><![CDATA[Laughter in the Dark]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Kür]]></category>
		<category><![CDATA[Vladimir Nabokov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=4055</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221; William Faulkner Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221; * Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: center;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4056" title="Vladimir Nabokov" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Vladimir-Nabokov-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;İyi bir yazar, merhametsizdir.&#8221;<br />
<strong>William Faulkner</strong></p>
<p style="text-align: left;">Negatif bir önkoşullanmayla, sevmeyeceğinizi düşündüğünüz bir şeyden nasıl etkilenebilirsiniz? Yavan sit-com senaryoları ayarında, handiyse Yeşilçam melodramları dokunaklılığında bir aşk romanından örneğin? Ya da daha zoru: &#8220;Klişe hep kötü müdür?&#8221;</p>
<p style="text-align: left;">*</p>
<p style="text-align: left;">Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8221;nı bitirdiğim sıralar hayatımın en kötü dönemiydi. Bazen sinema ya da müzik yetmeyince, eğer sıkılacak kadar zamanı olan biriyseniz, sıkı bir dostun tavsiyesiyle okunacak sıkı bir kitap zihninizde derin izler bırakıp hayatınızla ilgili kararlar almanızda etkili telkinlerde bulunabilir. Şimdi kalkıp uzun uzadıya bir kitabı iyi yapan unsurlardan bahsedecek değilim, hele hele &#8216;sürükleyici&#8217; tabiriyle tanıştığı günden beri arası limoni (sürüklemeyen okunur mu ki?) olan biri olduğumdan, direkt geçiyorum. Ne diyordum.. Sebastian Knight. Yani Vladimir Nabokov. Onunla tanışmama ön ayak olan herkese bir de buradan teşekkür ediyorum.</p>
<p style="text-align: left;">Bu şekilde girmiş olsam da, bahsetmek istediğim bir başka Nabokov eseri olan &#8216;Kamera Obskura&#8217;. Türkçe&#8217;ye İletişim Yayınları&#8217;ndan ilk kez 1993&#8242;te <em>&#8220;Karanlıkta Kahkaha&#8221;</em> adıyla çevrilen kitabın Rusça isminin kökeninden bahsetmek isterim: Camera obscura;  &#8216;karanlık oda&#8217;. Çok kurcalamazsak fotoğraf makinesinin, fotoğrafın ortaya çıkış  nedeni. Güneşli bir günde tamamen karanlık bir odanın içinde güneş  ışığının sızmasına müsaade edecek kadar küçük bir delik açıldığında dış  dünyanın tüm imgelerini serbest bırakan bir sistem. Çinli filozof Mo Ti, objelerin ışığı her yönde  yansıttığının farkına varıp, çok küçük bir delikten geçen ışığın  yarattığı ters görüntüyü yazılarına kaydeden ilk kişi: Sene M.Ö. 5. yy.  Sonra, Metis Yayınları&#8217;ndan 2005&#8242;te çıkmış  &#8220;<em>İmgenin Pornografisi</em>&#8221; isimli ulu eserinde Zeynep Sayın&#8217;ın dediğine de değinmeden geçemiyorum: &#8220;<strong><em>Camera  obscura imgeyi bakışa açılan ve gözü edilgenleştiren bir pencereye   dönüştürürken görülen imgenin ardında yatan görünmeyen gerçeğini bilerek   ihmal etmiş, görünenle görünmeyeni bile isteye eşitlemiştir</em></strong>&#8220;. Mevcut ifadesiyle Sayın, önce sürrealizm&#8217;e, oradan da tümden algılara hitap eden şiirsel  sanatın diplere sinmiş güçlü kökenine bizi bir kez daha indirmiş olsun, ve bu uzun, bitecek gibi durmayan sıkıcı girizgâhtan sonra, kitaptan bahsedebileyim.</p>
<p style="text-align: left;">&#8220;<em>Kamera Obskura</em>&#8220;, Karanlıkta Kahkaha&#8217;nın ilk kez 1932&#8242;de Rusça yayımlanmış adı. Yazarı tarafından İngilizce&#8217;ye çevrilip 1960&#8242;da yeniden gözden geçirilen bu sade ama sarsıcı başyapıtta Nabokov, belki de  en fenasına Sebastian Knight&#8217;ın Gerçek Yaşamı&#8217;nda tanıklık ettiğim hikâye anlatıcılığını yine yüze tokat ediyor. Elbette, bir Berlin dönemi romanı. Hatta anlatıcısı ilk cümleden kartlarını açık oynuyor ve şöyle diyor:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">Bir zamanlar, Almanya&#8217;nın Berlin ketinde Albinus adında bir adam yaşardı. Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terk etti; sevdi sevilmedi ve yaşamı felaketle son buldu.</p>
<p style="text-align: left;">Öykünün hepsi bu kadar. Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alıp kâr elde edebileceğimizi bilmeseydik. Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.</p>
</blockquote>
<p>Kuşkusuz, Nabokov çok büyük bir yazar.</p>
<p>&#8220;<em>Saydam Şeyler</em>&#8221; (Transparent Things)&#8217;de, İngilizce ana dili olmamasına rağmen, silme deyim ve &#8216;lokal ağız&#8221; (<em>vernacular</em>) kullanarak çevirmenlerimizi hayli uğraştırmış bir dil ve anlatı gurusu. Kaba tabirle klasik,  alışılagelmiş herhangi bir durumdan birini, kendisine has öyle şık bir ambalajla sunuyor ki bir okur olarak  hayretlere düşmek ve sevinç nidaları atmak kalıyor size. Albinus adındaki orta yaşlı entelektüelin, aşkından öldüğü Margot için o monoton ama şahane hayatını mahvedişine anbean tanıklık ederken, Nabokov&#8217;un burjuva evliliğini yerin dibine sokarkenki  karanlık kahkahalarını duyabiliyorsunuz. Lolita ile edebiyat ve sinemada çığır açan yazar burada, sanat çevresinde alaycılığı ile ün yapmış bohem ressam Rex ile, Albinus ve Margot&#8217;u buluşturuyor. Albinus&#8217;un eşi Elisabeth, kayınbiraderi Paul, seçkin sanat camiasından müstehzî isimler (Rex&#8217;in, &#8220;Tolstoy&#8217;u okunuz mu?&#8221; diyerek iğnelediği Dorianna Karenina gibi) ve Nabokov&#8217;un herhangi biri başyapıt olan eserlerinden birinde yer bulmakla şereflendirilmiş sıradan hayatlar. Özgürlük arayışlarına masumiyetlerini kaybederek başlayan yıkılmaz görünümlü korkak sersem Albinus&#8217;la, dünyaya gözlerini açtığı ândan itibaren itilmiş olan ezik sömürgen Margot&#8217;un romanı. Pınar Kür&#8217;ün pek sevemesem de incelikli bulduğum çevirisiyle.</p>
<p>Acınası, üzülünesi durumlardan trajediler ve dramlar türetilebildiğini elbette biliyoruz; bize ironiler, gülünç yalnızlıklar ve hüngür hüngür kahkahalar sunacak bir yazarsa her zaman çıkmıyor. Fakat şimdi orada. Karanlıkta. Sinir bozan bir kahkaha biçiminde; Lolita&#8217;nın ayak sesi.</p>
<p>&#8220;Ve dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz bir duygu yoktur.&#8221;</p>
<p>Herkese iyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-4055"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/kamera-obskura/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Her şeyin sonundayım&#8221; Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/her-seyin-sonundayim-tezer-ozlu-ferit-edgu-mektuplasmalari/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=her-seyin-sonundayim-tezer-ozlu-ferit-edgu-mektuplasmalari</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/her-seyin-sonundayim-tezer-ozlu-ferit-edgu-mektuplasmalari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Dec 2010 22:10:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Songül Sabırsız</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Edgü]]></category>
		<category><![CDATA[Her Şeyin Sonundayım]]></category>
		<category><![CDATA[Tezer Özlü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3933</guid>
		<description><![CDATA[[Ankara,Eylül,1966]Cuma [Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye] Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro,ev,ben,beni yoramıyor artık. Uyanmam için de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tezer-özlü1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-3934" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/tezer-özlü1-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: right;">[Ankara,Eylül,1966]Cuma</p>
<p>[Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye]</p>
<p>Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro,ev,ben,beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.</p>
<p>Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi.  Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.</p>
<p>Gülebilir miyiz dersin?</p>
<p>Gülebilir misin?</p>
<p>Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım.Üç  kelime okuyabildim. Elim,elimden çıkan kelimeler,benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri  yazamam.Bir şey geçmiyor çünkü.</p>
<p>Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında , bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem ,camdan odaya bir adımımı atsam ,düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.</p>
<p>Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin?Nereye? Niçin?</p>
<p>Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden?Niçin?Hiç bir yerde olmak istemiyorum ki.</p>
<p>Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.</p>
<p>Gene bir  yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?</p>
<p>Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.</p>
<p style="text-align: right;">Tezer</p>
<div class="shr-publisher-3933"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/her-seyin-sonundayim-tezer-ozlu-ferit-edgu-mektuplasmalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Photocopies</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=photocopies</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2010 01:20:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Fotokopiler]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Photocopies]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3734</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.&#8220; Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p style="text-align: right;"><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3735" title="John Berger" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/John-Berger.jpg" alt="" width="240" height="203" /></a></p>
<p style="text-align: right;">&#8220;<em>Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.</em>&#8220;</p>
<p>Antonin Artaud &#8220;Yaşayan Mumya&#8221;sında edebiyatı &#8220;domuzluk&#8221; olarak görüyordu, George Bataille ise &#8221; salt kötülük&#8221;. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? Melankoli bir yasak mıydı? Duygusallık acziyet miydi?</p>
<p>İkisinin de hayatları boyu pek iyimser olamadıkları gerçeği şöyle dursun, ben, merak edip durduğum o hep iyimser olabilen, umutlu bakabilen, bardağında su eksilmeyen adamlardan biri olan John Berger&#8217;le tanışmam ertesi Kafka, Dostoyevski, Tolstoy gibi ( &#8216;dünya edebiyatı&#8217; dendiğinde akla ilk damlayan) isimlerin karamsarlığı, nihilizmi, gnostizmi &#8220;insan doğası&#8221;nı farklı algıladıkları için farklı işlemiş isimler oldukları gerçeğiyle yüzleştim. Bir kısım literatürde<em> </em>abartı hislenme, uzadıkça uzayan tasvirler (Selam Balzac!) ve sonu gelmez bir melankoli ile yazıyı okunaksızlaştırmaya<em> &#8220;purple prose</em>&#8221; deniyor. İşte Berger,  tam o arada, zemini kayganlaştırmadan, tabiri caizse <em>paçavra</em> gibi kalmanıza neden olan hislerin yazarlarından, bozunuma uğrayan bir melankoliden de, bilimsel soğukkanlılıktan da uzak.</p>
<p>Hem, bu ilk değil;  Berger Tramvay&#8217;a önceden de <a href="http://www.tramvayduragi.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu/">binmişti</a>. Şimdilerde Fransa Alplerinde bir dağ köyünde yaşayan yazar, ressam, sanat tarihçisi ve şair Berger, Metis&#8217;ten 1993 yılında Cevat Çapan çevirisiyle çıkmış ve otobiyografisi sayılabilecek eseri <em>Fotokopiler</em>&#8216;de, birbirinden tamamiyle ilgisiz, bağlantısız kişilerin, yerlerin ve ânların kendisindeki  izdüşümleriyle bir süspansiyon hazırlamış (yazarı tarafından politikleştirilmiş türlü nüansların &#8216;katı&#8217;lığı okur tarafından &#8216;sıvı&#8217;laştırılabildikçe); ona  etkiyen, aklında ve yüreğinde ve belleğinde kral dairesi tahsis ettiklerini kaleme almış. Su gibi geldi.</p>
<p>29 kısa özgür metinden oluşan kitap sayesinde, uydurduğu masallarda yaşayan Kathleen&#8217;le, dağbaşlarının mizahçısı Marcos&#8217;la, -unutmadan- Berger&#8217;in yakın dostu Abidin Dino&#8217;yla olduğu kadar, &#8220;kucağı köpekli kadın&#8221;, &#8220;bisikletli kadın&#8221;, &#8220;Antigone gibi kız&#8221; vd. gibi Berger için kıymetli kişilerle tanışmanıza ön ayak olacak. &#8220;Masaya oturmuş yemek yiyen erkekler ve kadınlar&#8221;ı gördükçe, &#8220;atının gemini tutan adam&#8221;dan &#8220;şapkalı bir genç kadın&#8221;a adımladıkça irkilmenize, duyarsızlaşma ile açıklanabilecek bir tereddüte düşmenize yol açacak. &#8220;Bir kayanın altındaki iki köpek&#8221;ten sonra &#8220;bir sepette iki kedi&#8221;yi seveceksiniz. Hayat&#8217;ın diğerleri diyebileceğimiz güruhtan ayrı kabul edilemeyeceği bir çağın yolcusu olduğumuzu bir türlü kabul edemiyorsak, &#8220;<em>Ben bir başkasıdır</em>&#8221; diyen Rimbaud&#8217;ya göz kırparken &#8220;<em>Cehennem başkalarıdır</em>&#8221; buyuran Sartre&#8217;a surat çeviremiyorsak, değdiğimiz ama dokunamadıklarımız varsa ve bu tereddütle yaşlanıyorsak,</p>
<p>yalnız kalmayacağız.</p>
<p>En azından kararsızlık konusunda.</p>
<p>Çünkü Berger şöyle diyecek,</p>
<blockquote><p>[ ... ]</p>
<p>Adam bununla ilgili bir hikâyeyi anlatıyor.</p>
<p>Başlangıçta bir tutam çamurla dört kol ve dört bacak varmış. Bir gün Tanrı bunu iki eşit parçaya bölmeye karar vermiş. Sonra da bu iki gövdeyi kestiği yerlerden iplikle dikmesi gerekmiş. Yanında bir tutam iplik varmış. Bu ipliği dişiyle kendince uzunluğu eşit iki parçaya ayırmış. Ama bu işi yaparken yanılmış. Parçalardan biri ötekinden daha uzunmuş. Kısa olan parçayla gövdelerden birini dikmiş, ama iplik bu iş için biraz eksik kalmış. Öbür parça ise biraz artmış; bunun üzerine de artan parçayla bir düğüm atıp ucu sallansın diye bırakmış!</p>
<p>Sobanın yanında oturan adam hikâyede kendisini kolayca tanıdığı için gülümsüyor. Ama şu iki kedi konusunda hiçbir yanlış yapılmadığı belli. Adam ateşe bir kütük atıyor. Dışarısı soğuk. Dondurucu soğuk. Adam başlangıçla ilgili başka bir hikâye hatırlıyor.</p>
<p>Tanrı insanlara özgür irade vermeye karar vermiş. Özgür irade diye bir şey ortaya çıkar çıkmaz, doğal gereklilik yasaları da &#8211;bütün neden-sonuç yasaları&#8211; yürürlüğe girmiş. Erkeklerle kadınların anlattıkları her hikâye bir yanıyla bu yasaların aldırmazlığına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Sarman ana kedi, arka ayağını kızı olan kara kedinin üzerine atıyor.</p>
<p>Hayat çok güç ve acımasız bir hale gelmiş. O kadar acımasız bir hale gelmiş ki, erkekler ve özellikle de kadınlar, bir başkasına hayat vermek istemez olmuşlar. Doğmamak, daha doğrusu doğurmamak daha iyi, bu işe bir son verelim diye düşünmüşler. İşte bunun üzerine Tanrı cinsel zevk veren bütün davranışları ortaya çıkarmış. Bunları da birer birer bulmuş. O zamandan beri, sevişirken kadınlarla erkekler hayatı hoş görürler ve birbirlerine bakarlar&#8230;</p>
<p>Adamın başı öne düşüyor, bacadan duman tüterken uykuya dalıp çenesi göğsüne değiyor. [ ... ]</p></blockquote>
<p>İyi okumalar dilerim.</p>
<div class="shr-publisher-3734"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/photocopies/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Hora Do Diabo</title>
		<link>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=a-hora-do-diabo</link>
		<comments>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Dec 2010 23:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fırat Aydın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitap Okudum]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[A Hora Do Diabo]]></category>
		<category><![CDATA[Fernando Pessoa]]></category>
		<category><![CDATA[Işık Ergüden]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Saati]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tramvayduragi.com/?p=3686</guid>
		<description><![CDATA[-Okültist Aleister Crowley ile satranç oynarken- &#8220;Kalıcı olmak bir arzudur, sonsuzluk ise bir yanılsama.&#8221; Kişilik bölünmesi, çoklu kişilik sendromu, dissoyatif kişilik bozukluğu vb. aşina olduğumuz psikolojiden ödünç kavramlar gerek sinemada gerekse de edebiyatta irdelenmiş, irdelenen, irdelenecek derinlik ve tuhaflıkta; merak uyandırdıkları ve kesin bir tanıları olmadığından ucu açık sonlara müsait  mefhumlar. Aklıma kötü bir Mustafa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- Start Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetTop Automatic --><p><a href="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Aleister-Crowley-Fernando-Pessoa.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-3687" title="Aleister Crowley &amp; Fernando Pessoa" src="http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/uploads/Aleister-Crowley-Fernando-Pessoa-300x209.jpg" alt="" width="300" height="209" /></a></p>
<p style="text-align: center;">-<em>Okültist Aleister Crowley ile satranç oynarken</em>-</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: right;">&#8220;Kalıcı olmak bir arzudur, sonsuzluk ise bir yanılsama.&#8221;</p>
<p>Kişilik bölünmesi, çoklu kişilik sendromu, dissoyatif kişilik bozukluğu vb. aşina olduğumuz psikolojiden ödünç kavramlar gerek sinemada gerekse de edebiyatta irdelenmiş, irdelenen, irdelenecek derinlik ve tuhaflıkta; merak uyandırdıkları ve kesin bir tanıları olmadığından ucu açık sonlara müsait  mefhumlar. Aklıma kötü bir Mustafa Altıoklar filmi olan Beyza&#8217;nın Kadınları geliyor öncelikle. Ve sonrasında hâlâ dünya ve Hollywood sinemasının yüzaklarından biri olarak anılan, Imdb&#8217;de de aynı şekilde yüksek bir puanla taçlandırılan kült David Fincher yapımı Fight Club var: Chuck Palahniuk&#8217;un aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan filmde kapitalizm, anarşizm, bireycilik, tüketim toplumu gibi yine çok değinilen konular işlenmişti. Adını bile bilmediğimiz kahramanımız zihninde yarattığı Tyler Durden karakteriyle belki kendisini buluyor belki de kendisini bir daha bulamamak üzre kaybediyordu. Ucu açık bırakılmış bir sondu.. Böyle bir giriş yapmamın nedeni, küçük yaşta babasını yitirip üvey babasının izinden önce Durban&#8217;a giden ve oradan da yine doğduğu Lizbon topraklarına dönen Portekiz&#8217;li yüce edebiyatçı, şair, düşünür Fernando Pessoa&#8217;ya sözü getirmek istemem. Kendisinin &#8220;<strong>Şeytanın Saati</strong>&#8221; ismindeki kitabını okuduktan sonra duramadım. Işık Ergüden ve Hür Yumer emeği birkaç sayfa süren Pessoa girizgâhından sonra Ergüden çevirili monolog biçiminde bu anlatıyı bir çırpıda okudum. Soframda görmek isteyeceğim bu iki değerli edebiyat işçisinin, farklı türde eserler bırakmış ufku geniş, anlaşılması zor ve özgün isimleri dilimize kazandırmış (Proust, Yourcenar, Verne, Guattari vd.) önemli iki şahsın adının geçtiği bir kitaptan beklentilerim tabii ki oldukça yüksekti.</p>
<p>PESSOA, bazılarımızın bildiği gibi Portekizce kişi, hiçkimse gibi bir anlama geliyor. Maske anlamına gelen &#8216;<em>persona</em>&#8216; sözcüğünden (sinema tarihinin ulularından İsveç&#8217;li yönetmen Ingmar Bergman&#8217;ın toplumsal maskeleri deştiği başyapıtlarından birinin de ismidir),  yine Pessoa tarafından türetilmiş. Silik geçen memuriyeti sonrası Orpheu dergisinde yazmaya başlayan Pessoa&#8217;da, çoklu kişilik sendromu ilişkilendirebilecek özel bir duruma sahip. Ölümünden sonra el yazması binlerce sayfalık bir ganimet bırakan &#8220;çoğul bir şair&#8221; ; Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos gibi &#8220;kökteş&#8221; şairlerle (yaklaşık 24 adet daha &#8216;alter&#8217;i vardır) kendini, düşüncelerini değilleyen; tezat, uzlaşmasız türlü kavramlara farklı isimlerle farklı sorular sorup farklı cevaplar veren,  bir taraftan tüm kökteşlerinin ustası sayılan Alberto Caeiro ile pagan bir şairken  diğer yandan Alvaro de Compos ile deneysel aylaklığın dibine vuran, Bernardo Soares ile açık nihilizmin/ Tanrı&#8217;yı bile alt edebilecek bir soğuk mantığın yegâne temsilcisi olan Pessoa, çok katmanlı, hızlı bölünüp hızlı çoğalan düş ve düşün imgelemleriyle Avrupa&#8217;nın en kıymetli isimlerinden biri.</p>
<p>Nihayet, Şeytanın Saati&#8217;ne gelirsem, John Milton&#8217;un Paradise Lost&#8217;undan bir alıntıyla<strong>:</strong> <strong>No light, but rather darkness visible</strong> (&#8220;<em>Bu yalımlardan, ışık değil</em> / <em>görünür bir karanlık fışkırır</em>&#8220;) açılan kitap, Pessoa&#8217;nın sandığından çıkan eserlerinden biri. Farklı cinsten edebî türlerinin bir harmanı, ortak buluşma noktası diyebileceğimiz şiirsel, ezoterik bir dilde felsefî, dinsel, kültürel açımlanmalarla çağıldayan kısacık bir Faust öykünmesi. Son sözleri &#8220;Işık, daha çok ışık&#8221; olan  Goethe&#8217;ye, Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) ile metafizikte çığır açmayı istediği kuşku götürmez Immanuel Kant&#8217;a sık sık selam çakan Pessoa, yaratmış olduğu masalsı atmosfere okuru öyle bir hapsediyor ve yerleşik değer yargılarını öyle bir tersyüz ediyor ki şeytanla anlaşma imzalayacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. Alaycı, kışkırtıcı Şeytan&#8217;la uçurum kenarındaki diyalogunuz kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör, dilinizi lâl edebilecek bir noktaya götürebiliyor sizi. Bu anlamda güçlü, esaslı, neredeyse bir kutsal kitap dokunaklılığında inanılmaz güzel bir eser Şeytanın Saati. Portekiz literatüründe &#8220;geçmişe duyulan matemli özlem&#8221; olarak da bilinen <em>saudade</em> kavramına (Cesária Évora&#8217;nın Sodade&#8217;ı) ve şimdiki zamanın nostaljisine yaslanarak kendi dünyası ile ideasındaki dünya arasında tam bir zamansızlık, mekânsızlık yaratan Pessoa, maskeli balo dönüşü kendisini Şeytan&#8217;la uzun, meşakkatli ve sarsıcı bir diyalogda bulan (sorularıyla şeytanı monologa davet eden) Maria&#8217;dan, onun doğmamış çocuğu İsa&#8217;dan devşirerek varoluşsal, varlıkbilimsel bir mimâri yapı içerisinde trajik bir konumda bırakıyor okuru.</p>
<p>Düş kurmanın bir karşı çıkış, adeta şeytan&#8217;la tokalaşma olduğunu yine Şeytan&#8217;ın kendisinden öğreniyoruz. İsrailoğullarından önce kötü hüküm sürmüş Edom krallarının tanrısı olduğunu iddia eden teklifsiz Şeytan kendisini pek çok kez tanıtladığı pasajlardan birinde şöyle diyor:  &#8220;<strong>Ben dünyanın başlangıcından beri varım ve oldum olası bir alaycıydım. Zira, bilmeniz gerekir ki bütün alaycılar, bazı doğruları telkin etmek için alaya başvurmak istemeleri dışında, zararsızdırlar. Benim, hakikati söylemek gibi bir iddiam olmadı asla &#8211; kısmen, bu hiçbir işe yaramadığından, kısmen de, hakikati bilmediğimden. Ağabeyim, Kadir-i Mutlak Tanrı&#8217;nın da hakikati bildiğini sanmıyorum. Ama bunlar ailevi sorunlar.</strong>&#8221;</p>
<p>Samimi ve yoldan çıkarıcı Şeytan, insanların birer hayvan olduğunu, hayvanlarınsa hayvan olduklarını bilmedikleri için insandan bir kademe altta yer aldıklarını, yani dünyayı ve dünyevi yaşamı kirli ihtirasları, gelecek kaygılarıyla yoğrulmuş su bazlı umutsuzlukları ve uçsuz canavarlıklarıyla kirleten insanların sarıldıkları her şeyi boğduklarını söylerken semavi ve semavi olmayan dinlere, fetişleştirilen tanrılara, taştan yontma paçavra putlara iri iri gülümser. Dilek ağaçlarına, türbelere, taşlara, mezarlara kutsîyet atfeden insanoğlunun kendine has riyâkar inanç ve ruh otomatizmasına öyle güzel yerleştirir ki lâfı, sözünü sakınmadan öyle aleni der ki meramını, kişiliği bölünenin, farklılaşanın yalnız Pessoa değil tüm bir insanlık olduğuna ve yalnız düşlerle, simli sihirli hayâllerle bu total manâsızlıktan sıyrılabildiğimize kanaat getirmemiz işten değildir. Şeytanın oyununa mı geldim? Pessoa der ki o tüm oyunların oyuncakların ve uçurtmaların kendisidir. &#8220;<strong>Uzun, sıcak ikindilerde, o kadar düş görürdün ki düş gördüğünü düşlerdin hani, sana tüm mutluluğu verecek, seni sonsuza dek kucaklayacak birinin buğulu, hızlı karaltısını düşlerinin derinlerinden geçerken görmedin mi? Bendim o.</strong>&#8221;</p>
<p>Ölümünün üzerinden geçen onca yıldan sonra hâlâ aynı iştahla okunan ve okunmayı sonuna dek hakeden Pessoa&#8217;yı kökteşlerinden gemi mühendisi profesyonel aylak Alvaro de Compos&#8217;tan bir alıntıyla uğurlamak belki de en güzeli: &#8220;<strong>Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.</strong>&#8221;</p>
<p>İyi okumalar.</p>
<div class="shr-publisher-3686"></div><!-- Start Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic --><!-- End Shareaholic LikeButtonSetBottom Automatic -->]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tramvayduragi.com/a-hora-do-diabo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

