Cassandra’s Dream

Woody Allen sinemasında önemli bir yol ayrımına girdi ve New York’u terk etti. Ondan sonrasını zaten biliyorsunuz sanırım, Londra’dan başlayarak Barcelona’ya kadar yol aldı, bu sırada da film anlayışı ve konuları işleyiş biçimi epeyce farklılaştı. Scoop ve Match Point gibi birçok insanın sevmediği, benimse hoşuma giden filmlerin ardından Cassandra’s Dream geldi.

Cassandra’s Dream yönetmenin Türkiye’de vizyona giren son filmi. Ewan McGregor ve Colin Farrell’in oynadığı Ian ve Terry isimli kardeşlerin hikâyesini anlatıyor. İngiltere’de sıkışmış kalmış, hayatını bir şekilde değiştirmek isteyen ama ileriye doğru adımını atamayan Ian ile daha saf ama içindehep bir tedirgin yan barından Terry’nin bir anda değişen yaşamı dersem yanılmam sanırım.

Anneleri tarafından her zaman örnek gösterilen ancak babalarının sevmediği zengin Howard dayıları kısa bir ziyaret için Londra’ya gelir, bu sırada da her zamanki gibi sıkışmış olan ve dayılarından yardım isteyen çocuklardan kendinden çok farklı bir iyilik ister. Söz konusu olan iyilik bir “cinayettir” ve doğal olarakdurum zorlaşır. Ian yeni tanıştığı Angela (Hayley Hatwell) ile hayatının aşkını yaşamaktadır ve bu yüzden durumun son şansı olduğunu düşünür, Terry ise başından beri tamamen karşıdır. Ian her şeyi planlayan ve düzenleyen yapısına Terry’i de dahil eder ve onu ikna ettiğini düşünür, ancak cinayeti gerçekleştirdikleri andan sonra Terry’nin düşüşü başlar ve bu düşüşe kısa zaman sonra Ian da katılır. Hiçbir şey doğru gitmez, Ian gittikçe katil havasına bürünür ama hikâye tam o noktada döner.

Genel olarak bir ahlak sorgulaması gibi gözükse de aslında filmin temelde “iki kardeşin hikayesini” anlattığını düşünüyorum. Hayatında bir şeyler olmasını bekleyen Ian ve hiçbir şey olmadan da idare eden Terry gibi abi-kardeşler var. Filmde dayının sürekli vurguladığı “aile” kavramı da bu abi-kardeşler arasında herkesten daha önemli ve farklı bir yapıya sahip. Ian’ın bir an kontrolden çıkması dışında yine de Terry’e zarar verememesi de bu bağın en önemli kanıtı. Hikâyeye eklenen diğer karakterler sadece bu ikiliye ek olmaktan öteye gidemiyorlar, konuyu değiştiren ve ahlâk çatışmasını başlatan dayı bile pek önemli değil. Sadece kardeşliğin altını çiziyorlar.

Colin Farrell’i pek sevmem ama bu filmde belki de rolünden dolayı Ewan McGregor’dan bile çok daha iyi oyunculuk sergilemiş. Sigara içişi bile olması gerektiği gibi, elinin kolunun tedirginliği, bir şey bilmeyen ama şartlanmış davranışları ile harika bir oyunculuk sergilemiş. Ewan da bir türlü yaşlanmıyor, Guy Ritchie filmlerinden çıkan gençler gibi oynamış, ikisi de çok iyi bir performans sergilemişler.

Woody Allen tartışmasız şekilde çağımızın en değerli insanlarından, çok önemli bir yaratıcı. Dün doğum günüydü, filmini izleyerek andık kendisini. Yakında gösterime girecek Vicky Cristina Barcelona’yı da çok merak ediyorum. Sinemasında ilkinden tamamen farklı ama yine de başarılı yeni bir dönem yaşıyor. Belki o ince espriler, harika diyaloglar yok ama farklı konuları farklı şekillerde işliyor. Biz sıkılmasak bile o sıkılmış olabilir, arayışı değişmiş olabilir. O öyle bir yönetmen ki şimdiye kadar iyi ya da kötü taklidi bile gelmedi, hep yarattığı için kimseye arkasınından yürüme izni vermedi. Nice filmlere!

Author: Burak Kartal

Share This Post On

3 Comments

  1. Woody Allen’ın yeni dönemini sevenlerdenim, ama afişlerde önceki filmlerini yok sayarcasına Match Point’in yönetmeninden yazmasından hoşlanmıyorum.
    Ayrıca bir tavsiye; Colin Farrell bu filmden bir yıl sonra çekilen In Bruges’da da bu kadar salak bir karakteri oynuyor. Tuhaf ve eğlenceli bir film, sevebilirsin sanki.

  2. o “yeni dönem” moduna da deyim yerinde ise tam “cool” şekilde giriş yaptı.Keskin bir giriş değil, yumuşak bir düşüş gibi.Bir de kendisinin yer almadığı filmler arasında en iyisi bana kalırsa Cassandra’s Dream.Son eklememi de yapayım, Farrel in oyunculuğu gerçekten çok çok iyi filmde.”Bu adam nasıl Hollywood içerisinde kaldı be?” diyip bırakıyor resmen…

  3. Ben Woody Allen’ın eski dönemini sevenlerdenim. Son filmleri de iyi olmasına rağmen bana Woody Allen filmi gibi gelmiyor bunlar ve bu durumdan hoşlanmıyorum açıkçası. Başka biri çekse çok daha olumlu yaklaşabileceğim filmler Woody Allen’den çıkınca geriliyorum. Love & Death’i ya da Zelig’i ya da Annie Hall’ı (daha da uzar bu liste) defalarca zevk alarak izlemiş ve bir bu kadar daha aynı zevkle izleyebilecekken ne Scoop ne de Cassandra’s Dream bende bir daha izleme isteği uyandıracakmış gibi durmuyor. Ama bu kadar söylenmeme rağmen Vicky Christina Barcelona’yı da merakla ve ümitle bekliyorum.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir