Can

Dikkat! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.

İstanbul Film Festivali’nde altın lale için ulusal yarışma filmlerini izlemeye başladık. İlk film Raşit Çelikezer’in Can isimli ikinci filmiydi. Hızlı bir giriş yaparsak, film patriarkal sinema sektöründeki erkeklerin ürettiği türden kadın düşmanlığı içeriyor. Ayşe ve Cemal’in çocukları Cemal kısırolduğu için bir türlü olmaz. Hatta olması için Cemal Ayşe’ye cinsel şiddet dahi uygular. Bir sevişmelerinde Ayşe üstü başı dağılmış Cemal kan ter içinde yatak odasından çıkar. Ayşe Cemal’in ısrarlarına dayanamayarak  illegal yoldan bir çocuk satın almayı kabul eder.  Ama Ayşe,  Can ismi verilen çocuğu hiç sahiplenmez.  Bu nedenle pasif olduğu ima edilip anlamamız beklenen erkek taraf Cemal evi terk eder.  Zavallı Ayşe’de elinde bebesi Can kalakalır. Bir türlü hiç istemediği “kader”siz bu çocuğu sahiplenmez, sevmez.  Yazıklar olsun Ayşe der seyirci tabii. Kocasının terk ettiği Ayşe beş para etmez bir adamla yatar.  Çocuğuyla hiç ilgilenmez. Hatta “beş para etmeyen adam” evine hırsız gibi girip parasını çalıp  “kader”siz çocuğu döver.  Ayşe eve geldiğinde önce karşısında şiddet görmüş evlatlık oğlu dururken,  parasının derdine düşer.  Vah para delisi Ayşe! Sonrasında intikam için bu adamın  cinsel organını sımsıkı sıkarak ona haddini bildirir ve en erkek-cinsiyetçi küfürlerimizden  “or… çoc…”nu sallar tüküre tüküre.

Buraya kadar nefesimi tuta tuta bu film nereye varacak diye sabırla salonda bekledim.  Acaba Ayşe kadere boyun mu eğecek? İşte burada 3 çocuk doğurun diyen başbakanımız gibi anneliği meşru ve zorunlu gören film, Ayşe’ye anneliği kabul ettirdi.  Bir kadın bakanımız bile yokken kadını aile içinde konumlandırıp anneliği yüceleştiren bu ideoloji filmde birebir görülüyor.  Tüm bu erkeklerden çeken, dayak yiyen, terk edilen Ayşe kadere boyun eğer, Can’ı bağrına basar ve “canım” der.  Vesselam kadın özgürleşmesi  bir yana, oğul ve ana salıncakta sallanırlar. İşte Ayşe’nin özgürleşmesi salıncakta sallanması kadar sakil.

Feminizm ile bu kadar iç içeyken ve kadın özgürleşmesini savunurken bu filmin kadına biçtiği yol-rol çok kaderci ve kabullenici. Ayşe gibi bir kadını anlatarak acaba akıllarımıza kadın için tek seçeneğin annelik mi olduğu söyleniyor. Evet tam da bunu söylüyor film.

Son olarak yönetmenin filmden sonra sorulan soruya verdiği tepkiyi ileterek nice nice kadın düşmanı filmler görmemek umuduyla, yeni Türkiye sinemamızda ataerkil erkek bakışının bitmesini umut ediyorum.

”Filmin ismi Can değil de sanki Cemal ya da Ayşe olmalıydı, Can’dan çok onların hikayesini izledik gibi geldi ve ayrıca filmde duygusallık yönü aşırıya kaçmış gibiydi değerli yönetmenimizin düşüncelerini almak istiyorum.” gibi bir yoruma karşın yönetmen Raşit Çelikezer;

”Cevap mı bekliyorsun ? Ben yönetmenim istediğim ismi koyarım, bundan sonraki filmimde cevabını alırsın.” demesi üzerine de ayrıca mütevazi olamayan, zamanını ayırıp sinemaya gelip izlemiş seyircisini sevmeyen böyle bir yönetmen tavrı görmüş olmakla üzüldüğümü de belirtmek isterim.*

http://enveloppextreme.tumblr.com/post/20730484458/can

Author: Metin Akdemir

Share This Post On

1 Comment

  1. merhaba,
    yazınızı google görsellerde “film şeridi” (galiba) yazıp arama yaparken tesadüf eseri gördüm, yani yukarıdaki resmi gördüm, oradan geldim buraya :)
    ya o gün ben de salondaydım ve filmi izledim. söylediğiniz kadar kötü olduğunu düşünmüyorum.
    “patriarkal sinema sektöründeki erkeklerin ürettiği türden kadın düşmanlığı” ile tam olarak ne demek istediğinizi bilmiyorum (gerçekten bilmiyorum), fakat filmin özetinin belirttiğiniz şekilde “kaba” olduğunu (hızlı bir giriş yapmış olmanızdan da yazınızda öyle duyuluyor olabilir tabi) düşünmüyorum.
    evet, film oldukça erkek cinsiyetçi şeyler içeriyordu, çünkü anlatılan insanların yaşamı tam olarak erkek cinsiyetçiliğin olduğu bir yaşamdı. Film, “olması gerekeni” değil, olanı anlatıyordu ve bence oldukça gerçekçi ve başarılı anlatıyordu. Ayşe’nin çocuğu sahiplenememesi olabilir bir durum, malum kendi doğurduğu çocuğa bile doğum sonrası yabancılık çeken kadınlar oluyor – hatta yaygın denebilecek bir şey bildiğim kadarıyla. Filmin ilk sahnesinde hamile kalmak için heyecanla ve müthiş keyifli bir flörtle oyunlar yapan, ayaklarını sallayan, birbirini seven iki kişi var ve ikisinin ortak bir “çıkışı” olmasını istedikleri, hayal ettikleri (öyle adlandırmasalar bile), umdukları bir şey çocuk. Böyle bir durum varken başka birinin, hiç tanımadıkları birinin, üstelik satın aldıkları çocuğunu (bence ayşe olayın bu tarafına da takılıyor, kendi farkında veya değil; yani parayla çocuk sahibi oluyorlar, burada karakter alt metninde parasızlık, çocuk sahibi olamamak, ahlak dışı bir şey yapmak da var sanki) kabul edememesi, itmesi çok doğal. Sokağın ortasında gün boyu bankta bırakıp işe gitmesi içten içe kurtulma hissiyatını barındırsa da (benim anladığım kadarıyla), aslında gerçekten hiç bırakmıyor çocuğu, bu da kabul etmek, sevmek, yaklaşmak – yakınlaşmak istediğinin göstergesi. Ki, pek çok sefer bir yerlere bırakmayı denedi, çocuğu aldığı kişilere geri göndermeyi düşündü falan..
    Cemal’in evi terk etmesi de olabilirliği bulunan bir durum, çok ciddi bir travma yaşanıyor aslında, çocuk sahibi olamamanın – yani Cemal’in kısır olmasının (erkek cinsiyetçi toplum, mahalle baskısı, “erkek değilmişiz” sözü vardı bir sahnede) üzerine satın alınan çocuk, evde gerginlik, Cemal’in karısını alıştırmak ve istediği aile haline ulaşmak için beklemesi, vs. Ve sonuçta bunun olamaması, oldukça travmatik.. Giden aile bireyleri olabiliyor ne yazık ki, Cemal’in de gitmesi şaşırtıcı gelmedi bana. Daha sonra gördüğümüz üzere, geride bıraktıklarına örtü çekip (inanılmaz ama gerçek olabiliyor, bazı insanların yapabildiği bir şey) baştan kendi istediği şeye ulaşmaya çalışması gerçekçidir. Cemal’in istediği çocuktu, çocuk sahibi olmaktı, ayşe’ye olan sevgisinin üzerindeydi.
    Ayşe’ye şahsen filmin hiçbir yerinde yazıklar olsun demedim  Beş para etmez adamla yattığı zaman – yani filmde yattıklarını gördüğümüz sahnede – önce çocukla oynamasını, gıdıklamasını görüyoruz, bu da ayşe’nin çocuğu sevme merdiveninde yukarı doğru bir basamaktı bana kalırsa. Çocuk yara bere içindeyken para derdine düşmesi de aynı merdivende geri adımıydı.
    Anneliği meşru ve zorunlu gördüğü konusunda da katılmıyorum  Böyle her cümlenize cevap verir gibi oldu ama, gerçekten ben böyle hissetmedim filmde. Anneliği çok fazla yüceleştirdiğini düşünmüyorum, ama annelik çok yüce bir durum bence. Yani yüceleştirse de bu benim için sorun olmaz mesela. Fakat burada ailede anne rolünün yanında, buna ek olarak yani, aynı anne dışarıda çalışan, “baba” rolünü de yürüten ve hayatına aldığı ikinci erkeğin de saçmalaması üzerine aslında onu da iterek – ve hatta sert bir şekilde atarak – gerçekten özgürleşen bir kadın. Yani Ayşe hem annelik yapıyor hem çalışıyor, “eve ekmek getiriyor”.
    “or.. ço..” küfrünü başka türlü pek düşünemezdim şahsen, yani Ayşe kalkıp erkek cinsiyetçi olmayan bir küfür etseydi Ayşe değil, başka bir karakter olurdu.. Küfürlerin çoğu zaten erkek cinsiyetçi bakarsak, “a.. koyayım”, “s..eyim”, “s..ayım”.. gibi.. Ne yazık ki bu devasa bir gerçek ve günlük hayatta çoğumuzun yaptığı bir şey.
    Bu arada kadın bakanımız var diye biliyorum ama bir değişiklik olduysa ve artık yok ise o başka tabi..
    Filmin anlatmak istediği herhangi bir seçenek, rol, kabullenme yok bence kadınla veya anneyle veya hatta babayla ilgili. Aslında baba rolüne daha çok yüklenilmiş, yani yazıklar olsun’u ben esasen babaya söylerdim filmde, bırakıp gittiği için, tamamen sildiği için, vs.
    Filmin sonundaki soruda yönetmen biraz sert cevap verdi, evet. Ben de kaldım yani soru kısmına. Fakat o soru filmden sonra ilk sorulan soruydu ve ilk soruda bu şekilde sübjektif bir yaklaşımla negatif tavır olması da üzücüydü bence.. Bu konudan bahsederken oradaki atmosferi, tam olarak kullanılan sözcükleri ve tonlamaları da eksik belirtmemek lazım, yani sorulan soru burada belirtmiş olduğunuz gibi çok çok nazik bir tonlamada gelmedi benim duyduğum ve hatırladığım kadarıyla ve yönetmenin cevabı da sertti, evet, fakat buradaki gibi kestirip atmak şeklinde değildi – “böyle bir soruyu kabul etmiyorum” dedi, yanlış hatırlamıyorsam.
    İnsanlar bir şey hazırlamış, bunu önemli bir etkinlik yoluyla doğrudan seyirciyle paylaşmaya geliyorlar. Yani ben de bir şey yapsam ve sunsam, sunduğum esnada ilk duyduğum şeyin negatif olması beni üzer (bir de bizde genel olarak önce muhalif olunabildiği için, kendiliğinden bir koruma mekanizması gelişmiş de olabilir. Engin Günaydın’ın “O Hikayedeki Mal Benim” diye bir gösterisi vardı, orada şöyle bir şey diyordu “İstiklal’e kız arkadaşınızla çıktığınız zaman çok yorucu oluyor, çünkü sürekli etrafa kötü gözlerle bakıp kontrol ederek, gözdağı vermeye çalışarak yürümeniz gerekiyor, millet laf atmasın, kızın orasına burasına bakmasın, rahatsız etmesin diye” – bu da o hesap olabilir, yani zaten eleştirilecek, belli, çünkü işte o gün de olduğu gibi pek çoğumuz eleştirmek için izliyoruz veya hatta bazen önce eleştiriyoruz sonra filmi izlemeye geliyoruz ). Veya sorulan şey farklı sorulabilirdi, ilk cümlede belki önce teşekkür edilir (emeklerinden dolayı), ondan sonra belki mesela “filmin ismi neden can? Başka bir isim düşündünüz mü hiç?” vb. şekillerde sorulabilirdi soru.. Bana mesela temelinde – belki soran kişi farkında bile değildi, bilmiyorum – zaten negatif bir ön algı var gibi geldi..
    Evet yönetmen daha filmden önce “benim seyirciyle 10. İzleyişim ve bir eksik göremiyorum” dedi (ki aslında bu çok kayda değer bir şey, demek ki adam içine sinen bir şeyi koymuş ortaya, savsak iş yapmamış, önemsemiş), ama aynı zamanda “umarım becermişizdir” de dedi, hep “nasıl daha iyi yapabiliriz” diye baktıklarını söyledi filmi yaparken.
    Bu, filmin ismi sorusuna benzer 1-2 şey daha oldu, ben sonra fuayede de yönetmenle konuşan bir arkadaşı duydum hatta. Bir işçinin 6 yılda kendini bu kadar “geliştirip” galerici olmasının mümkün olamayacağını söylüyordu yönetmene.. Bunu duymak da baya üzücüydü benim için mesela..
    Sanıyorum konunun ağırlığından ve bu ağırlığın iyi anlatılmış olmasından dolayı da bir tepkisel durum oluşabiliyor bazı filmlere. İzliyoruz ve izlediğimiz şeyin gerçek hayat olduğunu kabul etmek istemiyor bünyemiz. O yüzden bizler de savunma mekanizması oluşturup onun gerçekliğini bozmaya çalışıyoruz, gerçek olmaması için çabalıyoruz. İnsan olmaktan dolayı yani, kötü şeylerin olmasını istememekten dolayı.

    Ben filmi gerçekten başarılı buldum. Belli ki uğraşılmış, belli ki Ayşe karakteri çok sevilerek yazılmış, belli ki anlatılmak istenen şey anlatılabilmiş.
    Tabi ki eksik pek çok şey vardır; eksiksiz olduğunu düşünmüyorum filmin. Her karesi mükemmeldi diyemem ben de mesela, her saniyesi, her repliği, her anı kusursuz değildi. “Eh, olmasa da olurmuş yani..” dediğim şeyler de oldu. Ama övgüyü hak ettiğini düşünüyorum. Çünkü bir “düşmanlık” görmedim, bir yapmacıklık görmedim. Bir “aceleye getirilmişlik” görmedim. Güzel buldum filmi.

    Umarım anlatabilmişimdir derdimi :) – kusura bakmayın çok uzun yazmışım, kaptırmışım bu arada..

    Sevgiler, selamlar,

    zeynep.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir