Bright Star

“Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır. Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünya ile bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır. Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinden birden çakan bir sahne, nerede görüldüğü çıkarılmayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için geçmiş yaşantının özeti oluverir birden…” *

Filmi izledikten sonra yakın zamanda okuduğum bu satırlar düştü aklıma. Jane Campion filmde sanki Fanny’nin yaşadığı aşktan hatırladığı anları toplamıştı. Bu nedenle film hem gerçek, hem de şiir gibiydi.

Yönetmen daha önce de, bildiğimizi sandığımız hikâyeleri başka türlü anlatmayı seçmişti. Sineması “bir de buradan bakalım” der gibiydi hep. Bu filmde de aynı şeyi yapıyor. 25 yaşında veremden ölen romantik şair Keats ile Fanny’nin yaşadığı aşka Fanny’nin gözünden bakıyor. Fanny dikiş dikmeyi seven genç bir kızdır. Keats de şiir yazmaya uğraşan hassas genç bir adam. Âşık olurlar. Ancak Keats’in evlenebilmek için parası yoktur. Fanny’nin ise onun yanında olmak dışında bir isteği. Bir araya gelemezler. Filmin de çok güzel anlatmayı başardığı şey, bu bir araya gelememe durumu. Kumaşlara, kâğıtlara, kediye, kelebeklere dokunarak aşkı hissetmek… Ayrı yatılan odaların duvarlarına, mektuplardaki öpücük izlerine, kâğıt üzerindeki sözcüklere dokunarak birbirini hissetmek… Aşk Zamanı’ndan (Fa Yeung Nin Wa) beri kimse aşkın bu eksik kalan, bir türlü tamamlanamayan yönünü anlatmamıştı böyle.

Campion neredeyse dokunabileceğimiz bir film yaratmayı başarmış. Kelebeklerin odada uçuştukları sahneyi sanırım hiçbir zaman unutamayacağım. Belki de filmi unuttuğum bir gün, sadece bu sahne ya da Fanny’nin siyahlar içinde şiir okuyarak ormanda yürüdüğü sahne çakacak birdenbire belleğimde.

Filmi sadece hissettirdikleri üzerinden anlatmayı deneyebilirdim. Çünkü aynen filmin ele aldığı aşk ve şiir gibi anlaşılabilecek değil hissedilebilecek bir şey bu film de. Ya da Fanny’nin diktiği bir elbiseydi film, özenerek, tüm duygularını katarak yarattığı, ama asla giyemediği.

Not; Filmin geçen ay gösterime gireceği duyurulmuştu, ama girmedi. 12 Mart’ta girecekmiş, umarım bu sefer kesindir.

* Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, s.9, Metis Yayınları.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. sanırım şair rollerinde ben whishaw’dan başkasını göremeyeceğiz artık. :)

    bahsedilen kelebek sahnesi gibi pek çok özel sahneyi de barındıran, şiir ile şiirsellik arasındaki ayrıma pek güzel değinen bu filmin filmin john keats konusunda fazla yüzeysel kaldığını düşünüyorum.

    bir de en iyi kostüm dalında aday olduğunu öğrendiğimde, nedendir bilinmez ödülü bu filmin almasını çok istemiştim. sanki ödüllendirilecek olan diktiği kıyafetler yüzünden franny imiş gibi. bir nevi ‘teselli armağanı’; ölen kelebeklerinin yasını unutsun diye belki.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir