Biutiful

Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.

Biutiful, Alejandro González Iñárritu’nun kesişen hayatların hikâyesini anlatmadığı ilk filmi. Uxbal (Javier Bardem), kaçak göçmenlere yasadışı işler ayarlayan bir adamdır. Karısından psikolojik sorunları nedeniyle ayrılmış, iki çocuğuyla tek başına ilgilenmektedir. Uxbal’ın bir işi daha vardır; bu dünyayı terk edip gidemeyen ruhları gitmeye ikna etmek. Bütün bu karmaşık ve karanlık hayatına devam ederken kanser olduğunu, iki ay gibi kısa bir zamanı kaldığını öğrenir. Bundan sonraysa kazandığı paraları biriktirip çocuklarına kendisinden sonra bir gelecek hazırlamaya çalışır. Ancak hasta olduğu süre boyunca diğer ruhlar gibi gitmeyi kabul eder bir hali yoktur.

Öncelikle tek bir karakteri merkezine alan anlatımın Iñárritu’nun sinemasına iyi geldiğini düşündüm filmi izlerken. Yine ayrıntılarda kaybolduğu, yan hikâyeleri fazla detaylandırıp filmini kalabalık hale getirdiği oluyordu, “ama öyle alışmış, o kadar da olur”. Oldukça karanlık bir Barselona atmosferi çizmiş yönetmen, göçmenlerin hayatlarına dair güçlü gözlemlerde de bulunmuş. Ancak Uxbal karakterinin biraz sorunlu olduğunu gerçeğini değiştirmiyor bu. Ken Loach “It’s a Free World”de kaçak göçmenleri çalıştıran Angela’nın hikâyesini anlatırken daha sert ve gerçekçi bir üslup kullanıyor, bu durumu kabul edilebilir hale getirmeye çalışmıyor, düzeni başarıyla sorguluyordu. Ancak Iñárritu, aynı işi yapan ve yine amacı para kazanmak olan Uxbal’ı anlatırken “nasılsa başka biri bu işi yapacak, en azından bu adam daha vicdanlı biri” demeye çalışıyormuş gibi. Kanser olması da onun için üzülmemizi sağlıyor, hatta bir yerde, ölen göçmenlere değil de yine onun vicdan azabına üzülmemizi istiyormuş gibi yapıyor, biz de ona uyuyoruz. Filmin mistik yanında dengeli davranabilmişken keşke karakterini de daha incelikli işlese, senaryonun felaketlerinin dozunu da ayarlayabilseymiş daha iyi bir filme imza atabilirmiş yönetmen.

Yine de sorunlu karakterine, dağınık yapısına rağmen Iñárritu sinemasının farklı bir yöne girmesini umut vaat edici buldum. (Javier Bardem mi alır acaba Oscar’ı?)

Seyir deneyimine dair not: Galleria Prestige Sinemaları’na gitmeme kararını daha önce almıştım. Ancak yakınlarında bulunmak ve seansın denk gelmesi nedeniyle gitmek zorunda kaldım. Bir sinema salonu bu kadar kötü işletilebilir. Yine kapanış jeneriği izletilmedi, hadi ona alıştık diyelim. Makinist, film devam ederken cep telefonuyla konuşarak salona girip çıktı. Ayrıca filmin ikinci bölümünde ses gelmedi, yine makinist cep telefonuyla konuştuğu için bunu fark edemedi, ancak gidip uyarıldığında düzeltti durumu ki o esnada halen telefondaydı. Evet orası bir sinema salonu değil, ticari bir işletme bunun farkındayız, ama o en önemli ticari kurala ne oldu “müşteri memnuniyeti”. Sanırım onu yatırılıp kaldırılabilen çift kişilik koltuklarla sağladıklarını sanıyorlar. Ama bir sinema salonundan rahat koltuklardan daha başka şeyler bekleyen “müşteriler” de var.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir