Bırakılmış Biri
BIRAKILMIŞ BİRİ ÜZERİNE VAROLUŞSAL BİR OKUMA
Orhan Duru’nun ilk öykü kitabına adını veren Bırakılmış Biri, üç kişi arasındaki iletişimsizliği anlatan bir öyküdür. Öykü bir aşevinde başlar. Bu aşevinde Davut ve anlatıcı-yazar yemek yemektedirler. Bu yemek sırasında Davut, birtakım (varoluşsal) problemlerinden anlatıcı-yazara bahseder. Davut’un bu sorunlarından bahsetmeye başlamasıyla Davut ve anlatıcı-yazar arasındaki iletişimsizlik kendini gösterir. Anlatıcı-yazar, Davut’tan ayrıldıktan sonra, onunla ilgili bilgi edinmek üzere arkadaşı Süleyman Ari’ye gider. Bu sırada biz Davut ile Süleyman Ari arasındaki ilişkinin niteliğine ve Süleyman Ari ile anlatıcı-yazarın iletişimsizliğine tanık oluruz. Bırakılmış Biri, üç kişi arasındaki ilişkileri anlatıyor gibi görünmekle beraber, derininde varoluşsal bazı problematikler barındırır.
“Acaba ondaki bu değişme fizyolojik yapısının bozukluğu sonucu mu (yani dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, midesinin bulanması gibi) ortaya çıkmıştı? Yoksa duygularındaki bu değişiklik fizyolojik yapısının bozulmasına mı sebep olmuştu? İşte meselenin çözümü bu soruların cevaplarındaydı.”[1] diyen öykü anlatıcısı, öykünün temel problemiyle ilgili ilk ipucunu okuyucuya verir. Düşünsel bir sıkıntının, kişinin fizyolojik yapısında bir sorun meydana getirmesi akıllara ister istemez varoluşçuluğun temel kavramlarından bunaltıyı getirir. Sartre, bireyin seçimlerinde kendinden sorumlu olmakla birlikte tüm insanlıktan da sorumlu olduğunu, varoluşçuluğun önemli kavramlarından bunaltı kavramının da bu sorumluluk duygusundan doğduğunu dile getirir. “Bırakılmışlık, bunaltıyla beraber yürür”[2] diyen Sartre, bırakılmışlığı da insanın bu dünyaya atılması ve Tanrı tarafından terk edilmesiyle açıklar.
Bireyin bırakılmışlığının temel izlek olduğu bu öyküde, bırakılmışlığın yanı sıra yalnızlık, umutsuzluk, kaygı gibi kavramlar da ele alınmıştır. Bu kavramlar etrafında öyküyü incelediğimiz zaman bırakılmışlıktan sonra en öne çıkan kavramlardan birinin de kaygı olduğunu söyleyebiliriz. “Hiçbir şeyin farkında değildim. Şimdi artık her şeyi ayırt edebiliyorum. Oldukça iyi düşünebildiğimi sanıyorum.”[3], “Düşündükçe, birçok şeyleri daha yakından görünce işkence altında gibi kıvranıyorum.”[4] diyen Davut’un bu sözleri Kierkegaard’ın “tinin nitelik kazanması”[5] olarak tanımladığı kaygı kavramını imler. Davut, düşündükçe hiçbir şeyden zevk almaz olduğunu, eski mutluluğunu kaybettiğini[6] söyler. Davut’un bu sözlerini yine Kierkegaard’dan yola çıkarak tinle kaygı arasındaki ilişkiye bağlayabiliriz. Kierkegaard, tin yoksunluğunda kaygının da olmadığını, kaygının bu süre zarfında bir yerlerde beklediğini, tinin gelişmesiyle kaygının da kendini göstermeye başladığını söyler.[7]
Kaygısını dişlerinin dökülmesi, başının ağrıması, kuruntuların üzerine çökmesiyle[8] açıklayan Davut’un bu sıkıntılarının gelecekte de devam edeceğini düşünmesi onun kaygılandığı şeyin geçmişte kalmadığını, gelecekte de var olacağını gösterir. Kaygının nesnesinin hiçlik olduğunu düşünürsek Davut’un kaygısının temelinde de onun içine düştüğü varlık-hiçlik probleminin olduğunu söyleyebiliriz. Davut’un “Okumasaydım. Bir dükkân açardım. Bir kadın alırdım. Gündüz kalkar millete kazık atar, gece karımla yatardım. Cuma günleri namaza giderdim. Mesut olurdum. Okudum dertsiz başıma dert açtım. Belki alay edeceksin. Bir kere böyle olmuşum geri dönemem.”[9] sözleri onun içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını gösterir. Farkındalığı dolayısıyla toplumun değerlerinden ayrı düştüğünü söyleyen Davut, mutsuzluğunun, sıkıntısının temelinde de bu farkındalığını görür. Herkes gibi bir hayat yaşamak istediğini söyleyen Davut, bir kere bu farkındalığa varıldıktan sonra geri dönüşün imkânsız olduğunu, kişinin bu toplumda yaşamak için hayvanlaşması, budalaca zeki olması gerektiğini[10] dile getirir. Davut, toplumdan uzaklaştıkça içine kapanır. Fakat Kierkegaard’a göre bu “içe kapanma” isteksiz bir “dışa açılmadır”. Kierkegaard, kişi ne denli güçsüzse, kişinin sırlarının açığa çıkmasının da o kadar yakınlaştığını söyler.[11] Artık içinde bulunduğu durumu kabullendiğini söyleyen Davut kendine bir çare olarak dostluğu bulduğunu dile getirir. Davut’un sırlarını aşevinde anlatıcı-yazarla paylaşması ya da anlatıcı-yazara mektup yazması da bu açıdan dikkat çekicidir. Davut’un bu eylemleri, kendine bir destek bulma çabası olarak yorumlanabilir. Kierkegaard, kişinin böyle bir destek bulamaması durumunda dayanılmaz bir ızdıraba mahkûm olduğunu söyler.[12]
Anlatıcı-yazarın Davut’un soysuzlaştığını söylemesi ve Davut’un “artık bağ tanımıyorum”[13] demesi de onun toplumla olan ilişkilerini kopardığını, bağsızlaştığını gösterir. Davut, bu açıdan ilk adımı dinî, ikinci adımı da ailevî bağlardan kurtulma yolunda atar. “Babamın mezarına bir kere bile uğramadım. Hortlasın. Beni bu duruma sokan odur.”[14] diyen Davut’un bu sözleriyle Âdem’i imlediğini de söyleyebiliriz. Davut’un her şeyin sorumlusu olarak Âdem’i görmesi, eylemlerinin sorumluluğunu tek başına yüklenmek istememesi, bu yükünü paylaşacak birini araması olarak yorumlanabilir. Davut, her ne kadar varoluşunu sorgulasa da, hem sorumluluklarını paylaşacak birini araması hem de intihara yönelmesiyle varoluşçuluğa aykırı eylemlerde bulunur. “Geçen gün bir tabanca aldım. Masanın üzerinde duruyor. “Kendini öldür” diye barbar bağırıyor. Ama yaşamak zorundayım. Onu sırf kendimle didişmek için aldım. Bakalım yenilecek miyim ona? Yenilirsem bil ki gerçekten yaşamaya hakkı olmayan bir insanım.”[15] diyen Davut’un Çehov’un silahı kuralına bağlı kalarak intihar ettiğini ve bu eylemiyle varoluşunu tamamlaktan uzaklaştığını söyleyebiliriz.
Öykünün bir diğer kişisi, anlatıcı-yazar da zaman zaman, özellikle Davut örneği üzerinden varoluşu sorgulamakla beraber, bu konu üzerine uzun uzadıya düşünmez. Anlatıcı-yazarın böyle bir bilince ulaşmış olması fakat bu durumu görmezden gelmesi dikkat çekicidir. Kierkegaard bu durumu ikiyüzlülük ve iftira kavramlarıyla açıklar. Bu kavramların her ikisinin de içe dönmekten aciz olduğunu, kendilerine bakmaya cesaret edemediklerini söyleyen Kierkegaard, bu nedenle her ikiyüzlülüğün kişinin kendine ikiyüzlü olmasıyla sonuçlandığını, çünkü ikiyüzlü kişinin ya iftiraya uğradığını ya da kendi kendine iftira yönelttiğini söyler.[16] Kierkegaard’ın bu açıklamalarına bağlı kalarak anlatıcı-yazarın, varoluş sıkıntısını yaşadığını fakat bunu maskeleyerek ondan kaçtığını söyleyebiliriz. Varoluş üzerine düşünmekle beraber anlatıcı-yazarın da varoluşunu tamamlamadığını söylenebilir.
Öykünün üçüncü kişisi Süleyman Ari ise, varoluşunu tamamlamaktan en uzak olan isimdir. Süleyman Ari’nin öykü boyunca herhangi bir varoluşsal sorgulamaya girdiğini görmeyiz. Davut’un Süleyman Ari’yi “[A]ptal, salak, budala, hayvan gibi anlayışsız herif”[17] olarak nitelendirmesi de Kierkegaard’ın “tin sığlaştıkça kaygı azalır”[18] sözleriyle açıklanabilir.
’50 Kuşağı’nın birçok yazarı gibi Varoluşçuluktan etkilendiğini söyleyebileceğimiz Orhan Duru, bu öyküsünde varoluşçuluğun temel kavramlarını ele almakla beraber, öykü kişilerinin bu kavramlar çerçevesinde kendi benliklerini yaratma çabalarını da anlatır. Öyküde üç farklı düzeyde benlik oluşumu görülür. Fakat bunların hiçbiri varoluşsal bütünlüğüne erişemez. Bu noktada, öykü kişilerinin sadece bırakılmış değil aynı zamanda umudunu yitirmiş bir kuşağın [19] öykücülerinden birinin kaleminden çıkmış olması da önem kazanır.
[1] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, Bırakılmış Biri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.;
[2], Jean-Paul Sartre Varoluşçuluk, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 53.
[3] Orhan Duru “Bırakılmış Biri”, Bırakılmış Biri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 99.
[4] A. g. e. s. 100.
[5] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, Kaygı Kavramı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 35.
[6] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, Bırakılmış Biri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 101.
[7] A. g. e. s. 92.
[8] A g .e. s. 101.
[9] A. g. e. s. 103.
[10] A. g. e. s. 103.
[11] Søren Kierkegaard,, “Kaygı Kavramı”, Kaygı Kavramı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 128.
[12] A. g. e. s. 70.
[13] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, Bırakılmış Biri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 103.
[14] A. g. e. s. 103.
[15] A. g. e. s. 103.
[16] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, Kaygı Kavramı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 145.
[17] Orhan Duru, “Bırakılmış Biri”, Bırakılmış Biri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 102.
[18] Søren Kierkegaard, “Kaygı Kavramı”, Kaygı Kavramı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 36.
[19]Adnan Özyalçıner, “Orhan Duru ile Konuşmasından”, Cumhuriyet Kitap, 2 Temmuz 1998.

On dakikadır yazdığınız yazı için teşekkür etmeye çalışıyorum ama yazdığım teşekkür notunu beğenmeyip sürekli değiştirme ihtiyacı hissettiğim için bir türlü yazamıyorum. Bunu değiştirmediğim için okuyabiliyorsunuz. Yakın dönem edebi yazarlarımızdan birinin tanıtılmasına katkıda bulunduğunuz için teşekkür ederim.