Bir Zamanlar Anadolu’da

Nuri Bilge Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da” gibi gösterişli bir isim verdiği son filminde Orta Anadolu’daki bir kasabada işlenen bir cinayete ve olay örgüsüne dahil edilen karakterlerin yaşamlarına odaklanıyor. İzleyicilerini fazlasıyla beklentiye sokan Bir Zamanlar Anadolu’da yönetmenin önceki çalışmalarında kurduğu dil ve varlık dünyasını büyük ölçüde sürdüren tipik bir NBC filmi. Görüntüye dayalı sinema tekniğinde ısrar eden NBC olup biteni açıklamada ve doğa-insan ilişkisini kurmada diyaloglardan ziyade harekete ve davranışlara önem vermeye devam ediyor.

Senaryosu NBC, Ebru Ceylan ve Ercan Kesal tarafından kaleme alınan filmin konusu kısaca şöyle özetlenebilir: İki kardeş yakın arkadaşları olan oto tamircisini öldürerek bir tarlaya gömerler. Savcı, polisler, jandarma, doktor ve diğer görevliler katili (Fırat Tanış) ve kardeşini de yanlarına alarak cesedin gömüldüğü yeri bulmak üzere sabaha kadar sürecek olan bir aramaya girişirler. Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan) başarısız, beceriksiz, otoritesini kaybetmiş, yorgun ve özürlü çocuğu nedeniyle biraz da ezik bir adamdır ve hayatından bıkmıştır. Savcı Nusret (Taner Birsel) dalgındır ve geçmişinde bir ölüm saklıdır. Sıradan bir kaçamağını öğrenen karısı, çocuklarının doğumundan birkaç gün sonra gizemli bir şekilde hayatına son vermiştir. Karısının ölümünün ağırlığını sırtında taşıyan fakat bu ağırlığı dilediğinde usulca yere bırakan savcı üzerlerinde çalıştıkları cinayet vakasının seyrinde de hayatının geride kalan kısmında olduğu gibi genel olarak izleyici yeri geldiğinde ise sadece görevini yapan biridir. Çocuksuz bir dul olan doktor Cemal (Muhammet Uzuner) ise boşanma sonrası ara dönemi yaşamaktadır. Büyükşehirden Anadolu’nun bu ücra kasabasına sığınmış bir hali vardır doktorun. Ardında bıraktığı evlilik onu da diğerleri gibi dalgın yapmıştır ve aslında hepsi bundan ibarettir. Doktorun gerçekçiliği ve bazı olaylar karşısındaki kayıtsızlığı da dikkat çekicidir. Ekipteki jandarma, kasabanın yerlisi olan şoför Arap Ali (A. Mümtaz Taylan), köy muhtarı (Ercan Kesal) ve diğer görevliler ise bu sıradanlığın içinde, her şeyin uzağında yaşamaktadırlar. Kendi küçük dertleriyle ve içine saklandıkları dar alanlarda hareket etmektedirler.

NBC’nin diğer filmlerinde olduğu gibi bu son filminde de Amerikan sinemasında alışık olduğumuz o bildik “kahramanlar”ı göremeyiz; bir şeyleri başaran, idealleri olan, umut aşılayan ya da “olumlu” anlamda örnek alınabilecek karakterler mevcut değildir. NBC’nin karakterleri daha ziyade umudunu yitirmiş, büyük fotoğrafın dışında kalarak önemsizleşmiş, terk edilmiş, dalgın, suskun, kederli, boş bakan ve keyifsiz insanlardır. Uzak’ta yabancılaşan ve anlamsızlaşan insana gözlerini çeviren NBC, Üç Maymun’da kötülüğe karşı tepkisiz, onu bizzat yapan ya da içselleştirmeye çoktan teşne olmuş, gerçeği ört bas eden/bozan, gizleyen, tepkisiz ve durgun bireyleri anlatır. Bir zamanlar Anadolu’da ise işini iyi yapamayan, kaçamak davranan, başarısız, öz güven sorunu yaşayan, ölüm karşısında bile duyarsız bireylere odaklanır. Bireyler ideallerinden uzaklaşmıştır, dillerde kesik cümleler vardır ve bir şeyler sürekli yanlış gitmektedir fakat hakikatin ne olduğu belirsizdir, bir küskünlük vardır fakat yönü şaşırmıştır, bir kötülük vardır fakat kaynağı müphemdir..

Öyküye geri dönelim: Cinayet anı izleyiciye gösterilmez fakat öncesinde üç arkadaşın akşam sofrasında sohbet edip demlendiklerini görürüz. Sıradan bir kasaba akşamıdır ve bu cinayet dışında kalan her şey tam da olması gerektiği gibidir. Dışarıda gök gürültüsünden, geçip giden kamyonlardan ve köpek havlamalarından başka bir yoktur. Film çilingir sofrasındaki üç arkadaşın neşeli sohbetiyle başlar ve sonradan başarısız olduğu anlaşılan polis sorgusunun akabinde söz konusu ekibin sabaha karşı bir tarlada gömülmüş cesedi bulup çıkarmalarına kadar sürer ve hastanedeki otopsiyle birlikte sonra erer. Cinayet, ceset, ölüm, otopsi.. tüm bu süreç bir yandan bürokratik gereklilik mucibince tutanaklara kaydedilir.

Bu sıradan hikayedeki karakterler aslında vuku bulan gelişmeler kadar belirsizdir. Sıradan ve sıkıcı bir gecede ortaya çıkan ve yine sıradan bir günün sabahında çözüme kavuşan bir olaylar zinciri söz konusudur. Yaşanan şeyin olağan üstü hiçbir yanı yoktur. Güzellik ve ölüm bile bu sıradanlığın şartlarına tabidir. Tüm bu olup bitenler ve bu belirsiz karakterler aradan yüz yıl geçse bile sadece birkaç kişinin hatırlayacağı, kimsenin üzerinde önemle durmayacağı küçük ayrıntılardan ibarettir. Bu kasaba, işlenen cinayet ve buradaki insanlar bir gün gelip unutulacak ve dünyanın geri kalanı onları bilip tanımaya bile değer bulmayacaktır. Zamanla izler silinecek, ölüler de unutulacaktır.

Bu unutulmuş ve dalgın insanlar gibidir biraz da NBC’nin Anadolusu… Mezarlıkların, izbe hastane koridorlarının, soluk fotoğrafların, köpek ulumalarının, karakollardaki karanlığın, sararmış otopsi raporlarının ve tren istasyonlarında biriken kimsesizliğin coğrafyasıdır bu topraklar. Akşamüzeri patlayan hüzünlü yağmurlar vardır sadece, iç burkan yollar, rüzgarda titreyen otlar, karanlığı delen otomobil farları, yol kenarındaki çeşmeler.. Suskun adamların ve gaz lambasında görülen güzel yüzlü kızların yurdudur Anadolu, hepsi bu. Orada, kocası öldürülmüş bir kadının çamurlu bir yoldan yürüyüp kayboluşuna boş gözlerle bakan, yüzüne kan sıçramış adamlar yaşamaktadır.

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler ve Üç Maymun ile Türk sinemasında belirleyici bir unsur haline gelen, Avrupa ve dünya sinemasında ismi bilinen bir yönetmen olarak Nuri Bilge Ceylan kasaba insanının dünyasını, kasaba-kent gerilimini, sıradan insanların küçük dünyalarını, modern insanın yalnızlaşmasını ve yabancılaşmasını anlatan bir dil kurma yolunda yürümeye devam ediyor. “Büyüyen fotoğraf ile birlikte küçülen sosyoloji”yi irdeleyen NBC sineması, öykülerin ve karakterlerin içini doldurmada bilinçli bir tercihin ürünü olarak belirsizlik ile hayal ettiğiyle ortaya koymaya çalıştığı şey arasındaki boşluğun sebep olduğu başarısız bir sinema dili arasında gidip geliyor. Üç Maymunla birlikte senaryo, kurgu ve görsellik arasında bir denge bulmuş gibi görünen NBC, Bir Zamanlar Anadolu’da ile ulaştığı seviyenin gerisine düşmüş diyebiliriz.

Filmi izleyip bitirdikten sonra aklımda ilk beliren düşünce şu oldu: Kentli küçük insanın sorunlarına, yalnızlaşmasına ve giderek yabancılaşmasına temas etmede başarılı gözüken NBC aynı şeyi kasaba insanına yaparken ağır kalıyor. Uzak ve Üç Maymun’da kasabadan kente göçen ve giderek yabancılaşan ve tepkisizleşen (sağırlık, suskunluk, körlük) kentli insanın “Bir Zamanlar Anadolu’da“da kasabaya sığındığını ve Mayıs Sıkıntısı’ndan bu yana çürümeye yüz tutan kasaba insanıyla kurduğu ilişki biçimlerini görüyoruz. NBC burada, kentin kasabaya püskürttüğü ve çok az kimsenin önemsediği bu dalgın, önemsiz ve başarısız insanların kasabanın sıradanlığında akıp giden yaşamlarından bir kesit sunuyor.

Yaklaşık iki asırdan bu yana modernleşmeyle gelenek arasında sıkışıp kalan bu coğrafyadaki yaşam edebiyat, felsefe, sosyoloji ve sinemanın ana temalarından birisi olmuştur. İnsan varoluşundaki derin parçalanma ve ikilemler hakkında “küçülen sosyoloji”nin hakiki teşhisler yapmasını beklemek beyhude. Diğer yandan gerçeklik ile sahte, olgu ile imaj ve insan ile hakikat arasında açılan makasın modern insan tarafından nasıl dengeleneceği de şimdilik meçhul. Lakin özellikle NBC bağlamında söylersek, görüntü (fotoğraf) hala sosyolojiden daha baskın durumda. Onda, fotoğrafın büyürken sosyolojinin küçüldüğünü görmek zor değil. NBC’nin, Uzak’ta sosyolojiden ziyade fotoğrafı büyütürken Üç Maymun’la sosyolojiyi yeniden derinleştirmeyi denediğini ve bunu kısmen başardığını söyleyebiliriz. Bir Zamanlar Anadolu’da ise NBC açısından bir denge arayışı gibi gözüküyor. Her ne kadar mevcut gerçekliğin belirsizliğine işaret etmede NBC’nin sosyoloji ile fotoğraf arasındaki dengeyi metodolojik olarak kurduğunu kabul etsek de önemsizleşmenin, yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın ontolojik sebeplerine işaret etmede başarısız olduğunu ileri sürebiliriz.

Share This Post On

12 Comments

  1. Domuz bağını tekrar bağlasak mı acaba?! Sorusu, senin değindiğin sönük ve beceriksiz bireylerin görsel eleştirisinin yanı sıra oradaki küçük “komite” nin iş yürütümünde çuvallayan bir “kurum” haline geldiğini ve böylelikle N.B.Ceylan’ın sağır ve dilsiz bir sistem eleştirisi yapmaya çalıştığını, bunu yaparken de kendisini bu yerlere getiren (Cannes’e götüren) sistemi fazla hırpalamamaya gayret sarfettiğini görüyoruz. Hasılı kelam yönetmenimiz ‘okul yıllarındaki solculuğuna ayıp olmasın’la mevcutları muhafaza etme güdüsü arasında film yapıp bizi zora koşuyor :)

  2. Mehmet, bu söylediğin aslında kesinlikle üzerinde durulması gereken önemli bir konu. NBC sineması ülkedeki kurulu düzene, bürokrasiye, kapitalizme ve yabancılaşmaya ciddi eleştiriler yöneltiyor iddiasında ısrarlıysak filmlerinin bu anlamda karikatürden öte gidemediğini rahatlıkla görebiliriz. Uzak’taki yabancılaşma ve ideoloji eleştirisi sahici olmadığı gibi Bir Zamanlar Anadoluda’daki domuz bağı, coca cola ve resmi tutanaklar aracılığıyla yapılan göndermeler de meselenin o kadar uzağında kalıyor. Hem yerel, hem solcu hem de evrensel olma iddialarının karşılığının bu olmadığını az çok görebiliyoruz çünkü..

  3. Aslında şöyle birşey var, anti-anlaşılır kelimeler kullanarak (metodojik örneği gibi) kritiğin gerçekliğinden uzaklaştığını gördüm. Düşüncene katılmıyorum, NBC bu film ile çok yüksek bir çıta yakaladı, bunu aşarsa nirvanaya ulaşır. Hem filmi son derece övüp, hemde küçük hesaplardan yermek olmamış bu kritiğe.

  4. Olay Kırıkkale Keskin’de geçiyor. Yola buradan çıkalım. Keskin ilçesi, sınırlarında Ağır Ceza Mahkemesi barındıran tek ilçe. Suç oranı yüksek demek ki. Bir diğeri, domuz bağı, hoşgörülü Anadolu insanının bir yandan istediğinde ne kadar vahşete hazır olabildiğini (madalyonun diğer yüzünü) de bize gösteriyor. Değinilmiyor pek ancak bu filmde oyunculara uygulanan makyaj da çok iyi. Yani yakın çekimde Savcı’nın yüzündeki yaraları bir an oyuncunun gerçek yaraları sandım. Bıraktım filmi falso bir yer aradım. Ayrıca, 3 saat süren bir film sıkmadan sonunu merak ettirir ve sonu sana bu derece güzel bırakırsa, bir daha izlememe olanak sağlar. Ayrıca Doktor’un kadın zaafı var. Kıza bakışı, meftanın karısı ile göz göze gelişi beni şüphelendirdi. Son olarak gırtlağa kaçan toprak, canlı canlı gömüldüğünün işareti? Doktor bunu neden gizledi? Bulamadığım cevap burada. Herşey bir yana, film İç Anadolu insanının vakur hallerini çok güzel irdelemiş. Şahsım adına konuşmak gerekirse hiç bir zaman bir filmi iki defa izlemeyi düşünmemişimdir ancak sorularıma cevap bulmak, kaçırdığım ince noktaları yakalamak adına bir kez daha gideceğim.

  5. Bu filmle ilgili ne zaman “çok iyi buldum ama” diye bir cümle kurmaya kalksam susturuluyorum. Burada da hemen hemen aynı şey olmuş, oysa film bir yanıyla övgüye değer bulunurken başka bir yanı yüzünden eleştirilebilir. Anadolu insanına bakışından rahatsız oldum ben de Nuri Bilge’nin, kentli insanı ve onun yabancılaşmasını anlatırken çok başarılı, ama Anadolu insanına gelince hepimizin sık sık duyduğu birtakım olumsuz genellemelere rağbet etmekten ileri gidemediğini düşündüm. Filmde gördüğümüz neredeyse her yerli karakter üzerinden bu görüşlerini doğrulamakta ısrar etmeseymiş bu kadar gözüme batmayabilirdi. Tabi bu filmi kötü bir film yapmaz, sadece önemli bir eksiklik.

  6. NBC sinemasının genel anlamda insana, özelde ise bu topraklarda yaşayan insanlara yaklaşımını sorunlu bulduğumu söylemeliyim. Bu, elbette NBC’nin fotografik bakışındaki ustalığını ya da görüntü, açılar, kadraj, tonlama veya teknik becerilerini inkar etmeye götürmemeli bizi. Kentli insana ya da kasaba insanına bakışında NBC’nin filmlerinde ısrarla göstermeye, hatta açık bir biçimde dikte etmeye çalıştığı mantığı kusurlu buluyorum. Bu mantık özellikle taşrada ya kentte hayatını idame ettiren insanının kötülüğe bulaşmış yanlarına, düşüklüğüne, aç gözlülüğüne, ucuz hesaplarına gözlerini çeviriyor. Bunu açıkça ve ısrarla yaparken, ülkedeki bürokrasi (polis, savı, doktorun tuttuğu zabıtlar), ideoloji (Uzak’taki sol, Marksist entelektüel yabancılaşma), kapitalizm (coca cola) din ve siyaset (sakallı, takkeli muhafazakar ve siyasi iktidara yakın duran muhtar), hukuku (savcının filmin nerdeyse ilk 45 dakikasındaki tepkisizliği, edilgenliği vs.) ve emniyet (komiserin beceriksizliği) belli belirsiz eleştiriliyor.
    Burada gördüğümüz şey açıkça şu: Bu ülkenin insanı beceriksiz, üç kağıtçı, pisliğe bulaşmış; savcısı kötü, komiseri yeteneksiz, dindarı menfaatçi, doktoru ise içten pazarlıklı ve işini istismar ediyor (otopsideki gerçeğin gizlenmesi).. O halde neden memleketteki sinema yazarları ve entelektüel çevre filme dair eleştirilerinde Bir Zamanlar Anadolu’yu ve NBC’yi göklere çıkarıyor? Neden ballandıra ballandıra “Anadolu, otopsi masasına yatırılmış” nidaları yükseliyor? Neden hiç kimse “Anadolu insanı bu mu” diye sormuyor? Gerçekten bizim insanımız bu mu? Devlet, hukuk, tıp, adliye, emniyet, siyaset bu kadar mı pisliğe bulaşmış? O halde nerde kaldı Anadolu insanının misafirperverliği, gözü tokluğu, ahlakı, terbiyesi, vatan sevgisi, duygusallığı, merhameti, yardımseverliği, hayırseverliği? Bu topraklarda yaşayan bireyler olarak yeri geldiğinde güzel özelliklerimizle, iyilikseverliğimizle övünmez miyiz? Bizler, bu topraklarda yaşayan bireyler bu kadar mı kötüyüz gerçekten? Nerde kaldı iyi yanlarımız? Yine Uzak filminde kentliyiz ve kötüyüz. Kötülük yapılıyor ve ses çıkarmıyoruz? Türk sinemasında sosyal konulara değinen bir çok filmdeki tarafgir bakış açısını neden sorgulamıyoruz? Bir çok Yeşilçam yapımında birey-siyaset ilişkisi hastalıklı gösterilir, dindarlar kötü ve menfaatçidir, şeyh uçkuruna düşkündür, patron işçisinin hakkını yemektedir, erkek kabadır, hoyrattır, toplum erkek-egemendir, kadın ucuzdur?
    Yılmaz Güney’in Baba filmine yaslanan ve “patronun suçunu üstlenerek hapse giren bir şoför ve onun yokluğunda karısını elde eden patron”u anlatan Üç Maymun’u hatırlayalım. Film, bu toplumda veya başka toplumlarda rastlanabilecek birkaç arızalı durumu irdeliyor. Filmde patron kötü, kadın aldatmaya çoktan hevesli, çocuk annesinin bu kötülüğüne sessiz, koca ise razı. Sevgi yok, sadakat yok, inanç yok, kişilik yok.. Bir Zamanlar Anadolu’da ise savcı kötü, doktor kötü, polis kötü, şoför kötü, muhtar kötü? Ortaya çıkan fotoğraf sizi de rahatsız etmiyor mu? Bu toplumu kötü gören, arızalı gören bu bakış ne kadar gerçeğe tekabül ediyor? Biz buna razı mıyız?. Kendi toplumuna kötü bakan, “yamuk bakan” ve hatta bizzat ona yabancılaşan bir sanatsal bakış..
    “Tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem” nerede? Damarlarına kadar kötülüğe batmış bu memleketin nesi güzel diye bir sormamız gerekmiyor mu Nuri Bilge Ceylan’a? Neden bu soru sorulmuyor ona? Çünkü aylar öncesinden başlayan bir PR çalışmasıyla karşı karşıyayız. Müthiş bir zihin yönlendirmesi, büyük övgüler.. Ödüller de alıyor.. Müthiş bir zihni bulanıklık, eleştiriye kapalılık.. Herkesin bir çift gözü var, sinema algısı var, iyilik-kötülük anlayışı var. Ama gözünüzün önünde sizi kirli gösteren, erkeği kaba, kadını hakir gören bir anlayış var ve bunu eleştiremiyorsunuz. Karşı çıkamıyorsunuz? Çünkü PR sağlam, reklam sağlam, iyi fotoğraflar da var.. Oysa senaryo dökülüyor, kurgu dökülüyor, anlayış sorunlu, bakış yabancı.. Ne yapılmış peki filmde, bir cinayet var, secesin izi sürülüyor, yağmurlu bir gece var.. Başka ne var.. her sorunun temelinde kadın var, hepsi muhtarın kızını görünce gözlerini alamıyor, bu çok mistik bir şeymiş, doktor bile maktülün karısıyla ilgili hesaplara girmiş; savcının hikayesinde kadın baş rolde, komiserin karısı dırdırcı, doktor karısından boşanmış, cinayet de kadın yüzünden işlenmiş. Bu çok büyük bir şeymiş.. Gece ceset aranmış, sabah olunca ise her şey açığa çıkmış. Karakterlere sırasıyla odaklanılmış, geçişler kusursuz ve dengeliymiş.. Önceki filmlerinde kimse konuşmuyormuş da bu filmde çok konuşturmuş. E yani lütfetmiş NBC, konuşturmuş, güldürmüş. Diğer yandan hepimiz Anadoluluyuz ya, o yollar neymiş öyle, o yağmurlar, elma daldan düşmüş, suda yuvarlanmış, başka elmalar da varmış, sonra akıp gitmiş elma, gözden kaybolmuş, hayat da böyle değil miymiş.. Filmi izlememişseniz, filme dair eleştirilere baktığınız da her şeyin kusursuz olduğunu filan düşünürsünüz ister istemez. Ama yani sonuçta yaptığınız bir film değil mi? Elbette karakterler olacak, hikaye olacak, bir kurgu olacak, renk olacak, kadraj olacak, diyalog olacak. Sadece peşpeşe fotoğraflar koyunca ortaya bir film çıkmadığını hepimiz bilmiyor muyuz? Dolayısıyla zaten adına film denilen şey için söz konusu gereklilikleri zaten yerine getirmeniz gerekiyor mu? O halde tekrar şunu sormak gerekmez mi? Bu tantana, bu şaşaa neyin nesi? Bize bizi kötüleyen, yerin dibine geçiren, bu sözüm ona Çehov bakışlı, Tarkovsky soslu, Yeşilçam klişesinden kurtulamayan, bol ödüllü filmler bir çözüm öneriyor mu? Adres gösteriyor mu? Hakikat nedir? Neden böyle kötüyüz? Bizi kim böyle kötü yaptı? Bu devlet, bu bürokrasi, bu dindarlık, bu hukuk kimin eliyle, kimin marifetiyle böyle kötü durumda? Biz nasıl oldu da bu noktaya geldik? Aslında en başından beri böyle kötü bir ülke miydi burası, bu insanlar bu topraklarda bir zamanlar hiç mi mutlu olmadılar, hiç mi iyi olmadılar? Bu kentteki, kasabadaki yabancılaşmanın, yalnızlaşmanın, bu kapkara kötülüğün sebebi nedir? Kısacası NBC’nin Anadolusu neden bu kadar kötü? Ve neden bizi böyle aşağılayan yapımlara bol ödüller veriliyor?

    Bütün bu sorulara mantıklı, tutarlı ve dürüst cevaplar vermediğimiz sürece filme ve bize dair gerçeğe ulaşmanın zor olduğunu düşünüyorum.

  7. Doktor’un, maktülün karısı üzerindeki hesaplarından bahsettin ya baba; galiba ben biraz safım. Yazımı okuduysan…

  8. Cesur ve bir o kadar da gerçek bir eleştiri olmuş. Ellerinize sağlık.

  9. Ali Bilal?

  10. filmi çok beğendim özellikle devamlılığını sıkı takip ettim seken bir kaç sahnede ufak detaylar olmasına karşın sanırım maske uygulamasız yapılmış olan günlük makyajın bu denli devamlılığı tutturması ve odenli gerçekçi görünmesi sanki oyuncunun yüzünde gerçek yaralar olduğu hissini uyandırması tüm film boyunca,kanımca çok büyük başarı arkadaşın emeğine sağlık demekten kendimi alamıyorum.

  11. @eleştiririm: Doktorun yaraları uzerine; Cok da onemli bir ayrinti degil belki ama, bazı sahnelerde yaraların daha silik oldugunu belirtmem gerekiyor, hayır ışıkla ilgisi yok.
    @Gereksiz: Doktor bunu neden gizledi? diye sormussun. Benim buldugum yanıt su oldu; Doktor ve katil arasındaki yakınlaşma, katil içememesine ragmen arabaya bindiklerinde sagina hafif bir bakısla yalnızca doktorun duyabilecegi bir sekilde “Sagol” diyor. Bu “sagol” katilin daha fazla ceza almasını engellemek yolunda yol aciyor Doktor’a.

    Doktorun kadın duskunlugunden bahsetmişsin, katılamayacağım. Doktorun eski karısı, ölünün karısı ve muhtarın kızı, birbirlerine cok benzemiyorlar mı?

  12. Süleyman bey, Anadolu’nun herhangi bir kasabasına bağlı herhangi bir köyünde doğdum ben. Anadolu’nun ne olduğunu ya da ne olmadığını gayet iyi biliyorum.

    Anadolu insanına dair filmde çekilen fotoğrafın eksik bir fotoğraf olduğunu, daha da ötesi bu eksikliğin bilinçli bir tutumdan kaynaklandığını ileri sürüyorum. Bunu yaparken de NBC sinematografisinin insana dair kötü, kirli, karamsar, negatif bir tutum aldığını vurguluyorum.

    Diğer yandan Anadolu’yu bu hale kim getirdi, bizler nasıl oldu da böyle bir toplum haline geldik, aslında bizler hep böyle insanlar mıydık diye soruyorum. Yoksa Anadolu’daki kötülük, büyük kentlerdeki kötülük, Rio De Janeiro’daki kötülük, Havana’daki kötülük, Los Angeles ya St. Petersburg’taki kötülük aynı kötülüktür Süleyman bey. Kötülüğün karakteri ortaktır ve Plato’nun dediği gibi kara bir bulut gibi insanlığımızın üzerinde dolaşıp durmaktadır..

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir