Bir Şeyler Eksik

“Çok güzel.”

Öncelikle, karmakarışık bir yazı olacak bu. Çünkü yeniden üretim ile sonradan güçlendirilmiş bir beğeni ifadesi değil yukarıdaki; oluştuğu, biçimlendiği ânda çok güzel olan bir şeyin tanımı. Ben ne zaman beğensem aklım karışır, tedirginleşirim. Temkinsiz yakalandıysam da açıklamaya girişir, karıştırırım. Bülent Somay’ın “Bir Şeyler Eksik”i, kapağındaki penissiz Musa’dan, epilogu “Hakikat ise bu devrimci pratikten başka bir şey değildir”e kadar ‘çok güzel’ bir ‘şey’. Roland Barthes, korkunç eseri Fragments d’un discours amoureux (Bir Aşk Söyleminden Parçalar)’da aşık’ı ‘bekleyen’ olarak tanımlamıştı, ömrü vefa etseydi de bu kitabı okusaydı değerlendirdiği tüm o metinlere bir tane daha eklenirdi.

Kitapçıya girdiğimde çalışan bana, “Bu kitap ne?” diye sordu. “Deneme, deneme olarak geçiyordur sanırım,” dedim. Kitabı alıp çıktıktan ve Douglas Adams’ın “42“siyle açılan ilk cümlesini okuduktan sonra uzun süre gülümsedim:

<<Bu kitabın bir “ne” olduğundan ben de pek emin değilim aslında. Deneme olduğu kuşkusuz, ama yer yer deneme biçiminden uzaklaşıyor, daha “akademik” bir tartışma üslubuna özeniyor.>>

Yazarının bile tek bir tanıma oturtmakta zorluk yaşadığı kitabı okumaya başlama serüvenim böylesi bir tatlı tesadüfle oldu.

Kitabın derdi belliydi. Eksiğiz, eksik kalacağız, bunu bilmek bizi tümlemeyecek belki, ama “hiçbir eksiğimiz olmasaydı başkalarına ne ihtiyacımız olurdu ki?

Woody Allen’ın 1971 yapımı Bananas filmi bu kitap için önemli. Kitabın hareket noktası olan bu filmde, Nancy’nin (Louise Lasser) Fielding Mellish (Woody Allen)’e söylediği o ilişki bitirici cümleden alıyor adını kitap: “Bir şeyler eksik”. Somay, eksik olanla doğduğumuzu, tamamlanmayacak olanın laneti ile büyüdüğümüzü, yaşlandığımızı ve öldüğümüzü söylerken aklıma Metin Üstündağ’ın Langadank‘ındaki “Doğmakla yitirdiniz hiç olma şansınızı” cümlesi geldi hemen. Adlandıramadığımız eksik’imizle geçirdiğimiz bir dizi zamanın toplamı olan bu hayattan enstantanelerle, termodinamiğin ikinci yasası olan entropinin buyurduğu gibi “dönüşsüz” çoklu yitirilişlerin sıralı ifadeleriyle ağır ağır kanıma ilerleyeceğini sezdim kitabın. “Fallus, bir eksiğin göstergesidir” diyordu Somay. Peki bu ne demektir? Bir öğretmenin öğrencisini dövmesidir bu, bir babanın çocuğunu taciz etmesi ya da bir polisin yurttaşını öldüresiye coplaması. “Demokrasi götürülen topraklar”daki zulüm de aynı şeydir, bir başbakanın “Kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız.” demesi de. Muktedirlik yanılsaması geride işkenceyi, savaşı, kanı, ayrımcılığı bırakan oldukça eski ve tehlikeli bir hastalıktır. Yaşamın her ânında gücün simgesi fallus’un gösterdiği eksik, Bananas’ın Mellish’inin eksiği ile aynı: “Özgüven“. İşte Somay burada kartlarını açıyor ve soruyor: Hiç sahip olmadığımızın eksikliği tam olarak nedir, diye. Renkli gözlü, uzun boylu, geniş omuzlu, retoriği kuvvetli, başarılı, sosyal biri olsaydım ne olacaktı(m)? Bunları tümünü kaybetmediysem, öyleyse benden çalınmış olmalılar. Örneğin o zaman daha dil yoktu. Kıskanacağım bir kardeşim ya da bu hayattaki yegane yekpare parçam olan “annem” ile arama girecek bir babam olduğunun farkında değildim. Ya da bir baba figürü. Dil-öncesi arkaik zamanda mutlu, tam, “eksiksiz”dim. Büyümek benden her şeyimi aldı. Mülkiyetimdekini kaybettim. Benden çalınan bir şeyle büyüdüm. Belki bu hastalıklı bir bağlılık duygusu oluşturmadı, bir Norman Bates olmadım elbet, ama yine de eksik eksiktir, değil mi? Yazarın sorularıyla bunları düşünüp sonunda onun haklı olduğuna kanaat getiriyorum. Yani Nancy (orgazmı tadamamış eksik kadın), elbette Mellish’in sahte sakalına tav olacak ve takke düşüp de don görününce (sakalın sahteliği anlaşılınca) “Biliyordum bir şeylerin eksik olduğunu” diyecekti. Bizdeki eksiğin kamuflajı bile mümkün olmuyor çünkü.  Sakal takmak bizi seksî, olgun, arzulanır yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Kıskançlık peki? Yazar, Adam Phillips’in “Çift, üç kişiden oluşur“una getirip sözü, duygusal ilişkilerde gözlemci ve onaylayıcı bir üçüncü’ye ihtiyacımız olduğunu açıklamaya girişiyor: “Abi çok yakışıyorsunuz”, “Allah nazarlardan saklasın tü tü”lerin bir ilişkinin sürdürülebilirliğindeki tartışılmaz etkisinden dem vurduktan sonra da, aslında kıskanmanın bile tek kişilik olduğunu, bir ikinciye, bir üçüncüye izin vermediğini söylüyor. Çamlıbel’in “Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur“unun bundan net açıklaması olabilir mi yoksa; kıskanılan sussa, konuşmasa, olmasa da olur. Yok hatta. Tek kişilik dram, tek kişilik bir sinema. Kitapta sıralanmış aforizmalardan uğursuz sayı 13’e denk gelen şu pasaja dikkat:

Çünkü genellikle, sevmeyi beceremeyecek kadar kendi benliğimizden feragat etmeyi bilmiyor, arzulamayı becerecek kadar da bilinmeyene ve tehlikeli olana yelken açmaya cesaret edemiyoruz. Sevemediğimiz ve arzulayamadığımızz zaman da geriye yalnızca kıskanmak kalıyor.

Buraya kadar eksik olduğumuzu, yalnız olduğumuzu, kıskanırken bile kendimizle olduğumuzu okuduk. Somay bunu Lacan‘dan el alarak ileri götürüyor, “Cinsel ilişki yoktur“u açımlıyor. Anlayabildiğim kadarıyla (derdi ve söylemi çok anlaşılır biri değil zaten) Lacan burada bireysel farkındalığın müsaade etmediği bir durumdan bahsediyor. Oto-farkındalığımız hazzımızı (jouissance‘ı dilimizde açıklayabilecek tam bir sözcük yok) baltalıyor, Ferrari’mizin olmasına ya da Miami’de bir yazlığımızın olmasına tam sevinemiyoruz. Bunları hayâllerken, yarattığımız fantazi paketi ile mutlu mesut geçiniyorduk fakat sonra eriştik, sahip olduk ve elimizde devam ettirebileceğimiz bir fantazi kalmadı. İçi boş bir membran sadece. Jean Baudrillard‘ın simulacrum kavramı bu noktada görüş açımızı netleştirebilir. Her şey imge (image)’dir, göstergedir ve sanaldır. Televizyon bize tam anlamıyla tatmadığımız bir dünya sunar. Sanat yapıtları özendirici bir etki bırakır benliğimizde. Her şey, bize dairdir; bize ait değildir. Cinsellikten haz almamak değil, cinsel birleşme sonrası ayırdına varılan bir “organ bütünleşmesinden başka ne ki şimdi bu?” burukluğu. Lacan cinselliğin bir hayâlkırıklığı olduğunu söylüyordu, bu yüzden hiçbir aşk Shakespeare sonnet’lerindeki benzemiyor, hiçbir cinsel birleşme porno endüstrisinin basmakalıplarına uymuyordu belki. Bir şeyler eksik kalıyordu. Cinsellik toplumun, ahlâk kurallarının ve aile yapısının dayatmalarıyla kısıtlanıp/ tabulaştırılıp bastırıldıkça ona ulaşmanın, onu tatmanın yüce, ulu bir gaye olduğunu sanmak ile ‘sapkınlaşmak’ arası bir histeri krizi yaşanması da bu eksikliğe işaret ediyor. “Sevişme!”, ataerkil bir emir, bir yasaktır. Bertrand Russell’ın kabaca “günümüz gençleri işi iyice abarttı”ya gelen yorumunda biraz da bunun payı var. Çünkü “Sevişin!” de aynı ölçüde bir eksikliğe, gedik’e yol açar: Cinsellik elimizden alınır. Et’in et ile münasebetinin Freudiyen süperego-haz açmasına sürüklenmesi gibi. Cinsellik yoktur, yalnız fantazi vardır. “Ben daha farklı olacağını sanmıştım,” beyanı/düşüncesi bu anlamda acıklı bir duruma işaret eder. Lacan işi ilerletip de, “la femme n’existe pas” (“kadın yoktur” ya da “kadın var değildir”) dediğinde durum daha da karmaşıklaşır. Kadın elbette vardır; sadece Duygu Asena’nın da dediği gibi “kadının adı yok”tur. İnsanlık tarihi, erkek’in tarihidir. Anlatılan erkeğin tarihi, erkeğin hikâyesidir. Feministlerce yanlış yorumlanıp cinsiyet ayrımcılığı olarak kaşelenen bu ifade, toplumda kadının rolünü anlatıyor oysa. Çünkü “History is his story”. Bu yüzden feminist kuramdaki cam tabaka (glass ceiling) tabiri iş hayatında, kariyer yolunda azınlıkların ve özellikle kadının  önüne konan bariyerlerin en güçlüsünü ifade ediyor. Semavi dinlerde bilinen bir kadın peygamberin olmaması da bunun bir göstergesidir belki. Eva Peron, Margaret Thatcher, Condoleezza Rice gibi örnekler geliyor hemen aklımıza, ya da II. Dünya Savaşı sonrasının en genç Alman şansölyesi Angela Merkel. Peki kadının adı olsa da, iktidarı gerçekten var mıdır? Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın TÜSİAD’ın ilk kadın başkanı olması, yerini yine bir kadın olan Ümit Boyner’e bırakması? Somay bu soruyu Şarkı Okuma Kitabı‘nda şöyle yanıtlıyordu:

Erkek için iktidarı kurmanın ve korumanın çeşitli yolları var dünyada: Milletvekili olursunuz, başbakan olursunuz, sanayici olursunuz, polis olursunuz, ne bileyim, general ya da işkenceci olursunuz. Bunların hepsini kadınlar da yapabilir, ama bu yollarla ‘iktidar sahibi’ olamaz büyük çoğunluğu. Güç edinirler belki, ama iktidar edinemezler. Politik, psikolojik ve biyolojik çağrışımları bünyesinde toplayan bir kavram olarak ‘iktidar’ erkeğe özgüdür. Kuşkusuz kadınların da bu ‘iktidar’la ilişki kurma yolları var, ama daha dolaylı; dolaylı olduğu için de hem şiddet daha sıkı bir kontrol altında bu ilişkide, hem de mekanizmaları daha iyi gözlenebilir, daha iyi anlaşılabilir.

Erkekler için ‘iktidar’ daha bebeklikten çıkar çıkmaz devreye giren, psikolojik kuruluşlarında çok daha köklü bir yer tutan bir kavram. Temelinde de elastik, büyüyüp küçülebilen bir et parçası var. Ya da en azından erkeklerin büyük çoğunluğu buna inandırılmışlar iki-üç yaşlarından beri. Herkesin bu kadar şiddetle inandığı bir şeye de gerçek olmaktan başka çare kalmıyor tabii.

Biraz düşününce, gerçekten kadının adı da yok ve yine Lacan haklı. Önce cinsellik, şimdi kadın. Peki ne var? Eksiklik. Saltık dediğimiz bir eksiklikler, yoksunluklar toplamı. Bizi bütünleyecek bir eşlenik arama gailesi hep. Bazen hınç var: dişi karadullar ve peygamberdeveleri cinsel birleşme sonrası erkeklerini yerler. Canice mi?  Trouble Every Day, sürekli partner değiştiren ve seks sırasında partnerlerini yiyerek öldüren bir çiftin hikâyesini anlatan, Claire Denis tarafından çekilmiş bir filmdi. Seksüel kanibalizm eş’in doğadaki rolünün sonlanmasının metaforu olabilir mi? Türün devamlılığı için gerekli olan gen aktarımı noktalanmış, görev tamamlanmış artık – “Artık sana ihtiyacım yok ve bu yüzden cani mi oluyorum?”

Aşk iki kişinin birbirini öldürme çabası olarak tanımlanmıştı Novalis tarafından. Daha acısını yine Lacan’dan öğrendik: Sahip olmadığımız bir şeyi onu bizden istemeyen birine verme uğraşımız. Peki uzak etimolojik kökeni nedir aşk dediğimizin? “Vahdet-i vücud” kavramının isim babası Muhyiddin İbn-i Arabi‘ye göre ‘aşakatü’. Gündüzsefası da denen çit sarmaşığının adı. Arabi aşkın yüreği sırnaşık bir bitki gibi sardığını söylüyor. Biyokimyasal olarak çok fazla çikolata yemiş olmaktan pek bir farkı olmayan bir duygu için onca kitap, film, şiir, resim, öykü, masal, tanımlama. “Olmayanın mübadelesi”ne (s)övgüler. Yine Barthes’a dönersek:

“Aşık mıyım? — Evet, beklediğime göre.” Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: ben bekleyenim. (Fragments d’un discours amoureux, syf. 43, çev. Tahsin Yücel)

Herhangi bir şey, tek bir şey ile açıklanamıyor. Varoluşa dair en temel eksik bu bile olabilir. Verili bir düzen içerisinde tersi ile anlamlı pek çok kavram: Yalnızlığı kalabalık, mutluluğu mutsuzluk, umudu umutsuzluk ile açıklamaya gayret ediyoruz. Antagonizmatik kavramların en popülerlerinden olan burjuva sınıfı-proleterya gibi. Fakat konuştuğumuz konu eksiklik olunca, karşımızda da tamamlanmış, bütünleşik bir kavram olmayınca durum karmaşıklaşıyor, sınırlar muğlaklaşıyor. Durulmayan kafa, saçmalayan kafa. Pierre Louÿs’in La Femme et le Pantin‘i (yine Tahsin Yücel tarafından 1989’da “Kadın ve Kukla” adı ile çevrildi) sinemaya 3 kez uyarlandı. Bunlardan sonuncusu 1977 yılında Luis Buñuel tarafından çekilmiş Cet obscur objet du désir (The Obscure Object of Desire: Arzunun O Karanlık Nesnesi) idi. Kahramanımız Stevenol Sevilla sokaklarında aylak aylak dolanırken yanından arabayla geçen femme fatale Conchita’ya vurulur. Aynı gün tanıştığı Don Mateo Diaz adındaki adamın bu kadınla yaşadığı bazı şeyler olduğunu öğrenir. Bundan sonrası karanlık, belirsiz arzu nesnesinin (objet petit a) hikâyesi, merak edenler filme bir göz atsınlar derim.

Neden Kadın ve Kukla’dan bahsettim? Burada saçmalayan, karışık kafanın en güzel örneklerinden birine rastlıyoruz da ondan: <<Özgürüm! Senden kurtuldum! Yaşamım boyunca özgürüm! Bedenim de bağlı, kanım da! Oh! Girmeye çalışma, kapı çok sağlamdır! Ama biraz daha kal, yüreğimde çöreklenen her şeyi söylemedikçe rahatlayamayacağım.>> Aşk bizi salak ediyor da, hani aşk yoktu? Hani yanılsamaydı, olmayandı, olmayanın takasıydı? Burada Somay devreye giriyor ve şöyle diyor: “Yanılsama diyerek hemen aşağılamayalım aşkı; yanılsama olmayan ne var ki hayatımızda zaten? Aşk, gerçek olmayabilir, ama belki de bize bir hakikatin ipucunu vermektedir, kimbilir.

O hakikatin ne olduğunu, bu sıkıcı yazının hemen başında kitabın epilogunu açık ederek belirtmiştim. Kitaba başlamadan önce kafamda oturmamış onlarca fikir, anahtarlarını bekleyen onlarca kilit vardı. Tekil ve/veya çoklu ilişkilere yönelik atipik ve ufuk açıcı yine onlarca cümle okudum Somay’ın kaleminden. Kilitlerin çoğu açılsa da bazıları hep kapalı kaldı. Özne olarak müdahil olmam gereken o kadar çok şey olduğunu fark ettim ki Lacan’cı bir hayâlkırıklığı yaşadım diyebilirim. Durdum, “bir şeyler eksik” dedim kendime. Hem de daha önce benim olmamış bir şeyler, eksik. Üzülemezdim artık, kalktım ve kendime bir kahve yaptım.

Herkese iyi okumalar dilerim.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

2 Comments

  1. mesele ne şimdi, hiç olmamamız ve birşey olamamaz mı? bu adam delirtmeye mi çalışıyor? okumam ben korkarım. :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir